Bej cumhuriyetine hoş geldiniz: Sahiden, renklere ne oldu?

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Modadan sinemaya, popüler kültürün her bir köşesinde nostalji rüzgarları esiyor. Alıştık artık. Üstelik o kadar çok nostalji yaptık, geçmişten günümüze o kadar çok şey taşıdık ki 80’ler, 90’ların ve 2000’lerin estetik anlayışı ve kültürel öğeleri bugünün bir gerçeğine dönüştü gibi. Birkaç yıl sonra 2026’nın nostaljisini yaparken andığımız çoğu şeyin 2006’dan kalma olduğunu fark edeceğiz. Ama çok da yüklenmeyelim kendimize, 2026’ya doğru gelirken eğlenceli pek çok şeyden vazgeçtik. En başta da renklerden… Donuk Netflix ışığı tüm dizi ve filmleri ele geçirmiş, kıyafetler bejden daha da bej tonlara bürünmüş, tüm tasarımlar minimalleşmiş ve sadelik göklere çıkarılmışken (merhaba clean girl, merhaba old money) 90’ların ve 2000’lerin iç içe geçmişliği, karmaşası, coşkulu renkleri ve toz pembe kelebek tokaları belki de her zamankinden daha cazip geliyor gözümüze. Yoksa günümüzde renklere bürünebilmenin tek meşru yolu, onları nostalji kılıfına sokmak mı?

Dünyanın renksizleştiğini fark eden ilk biz değiliz elbette. İnternet yıllardır bunun yasını tutuyor. Hatta bu dönüşümü tarif etmek için ortaya atılmış bir kavram bile var: beigeification. Kabaca çevirecek olursak, “bejleşme”. Yani yalnızca kıyafetlerin değil; evlerin, kafelerin, telefon uygulamalarının, otomobillerin, markaların, film ve dizilerin hatta gündelik hayatın genel estetiğinin giderek daha nötr, daha sade ve daha renksiz bir hal alması.

‘Zamansız’ zamanlar

Bir zamanlar çocuk oyuncaklarından teknoloji ürünlerine kadar hayatın her alanında gördüğümüz canlı renkler yerini krem tonlarına, griye, taş rengine ve farklı bej varyasyonlarına bıraktı. Sosyal medya akışları birbirine benzer ev dekorasyonlarıyla dolarken, markalar da “zamansız”, “minimal” ve “sofistike” görünme yarışına girdi. Sonuçta ortaya çıkan şey sadece bir tasarım tercihi değil, internet kullanıcılarının deyimiyle tam anlamıyla bir beigeification çağı oldu.

Bu bejleşme dalgasının en görünür örneklerinden biri de ekranlarda yaşandı. Birçok izleyici son yıllarda film ve dizilerin neden bu kadar karanlık, gri ve desatüre göründüğünü sorguluyor. Sosyal medyada “Netflix lighting” olarak anılan o puslu, soluk ve kontrastı düşürülmüş görüntü estetiği artık neredeyse çağın görsel dili hâline geldi.

Şehirler de çok farklı değil… Artık nereye giderseniz gidin, sizi benzer mekanlar karşılıyor. Nordik bir sadeliğe bürünmüş kafeler, laboratuvar sterilliğinde dekore edilmiş restoranlar, her türlü detaydan vazgeçmiş mağazalar.

Elbette bunun pratik sebepleri de var. Bej duvarlar, nötr renkler ve sade tasarımlar çoğu zaman daha az maliyetli, daha risksiz ve daha uzun ömürlü tercihler olarak görülüyor. Bu tonlar hem daha geniş kitlelere hitap ediyor hem de değişen trendlere karşı daha dayanıklı kabul ediliyor. Ancak mesele yalnızca maliyet hesabı değil; bugün bejin ve minimal estetiğin bu kadar yaygınlaşmasının nedeni biraz da onların yıllardır bize “iyi zevk”, “sakinlik”, “başarı” ve “sofistike yaşam”ın görsel karşılığı olarak sunulması.

Bunu sadece tasarım trendleri üzerinden değerlendirmek de eksik kalır tabii. Sosyal medya da dünyanın giderek birbirine benzemesinde önemli rol oynuyor. (Of her şeyin başı sosyal medya demek istemezdik ama algoritmalar bizi mahveden…) Bir dönem Instagram’ın ideal evi beyaz duvarlar, bej koltuklar ve açık ahşap mobilyalardan oluşuyordu. Pinterest panoları, yaşam tarzı influencer’ları ve dekorasyon hesapları yıllarca aynı görsel dili tekrar etti. Minimalizm başlangıçta tüketim kültürüne karşı bir tepki olarak ortaya çıkmıştı; daha az eşya, daha az karmaşa ve daha bilinçli bir yaşam öneriyordu. Ancak zamanla bir yaşam felsefesinden çok bir estetik standarda dönüştü.

Kültür eleştirmeni Kyle Chayka’nın “AirSpace” adını verdiği olgu da tam olarak buna işaret ediyor. İnternet çağında şehirler, mağazalar ve kültürel alanlar giderek birbirine benziyor; dünyanın farklı köşelerinde aynı estetik tercihlerin tekrarlandığı bir görsel dil oluşuyor. Bir zamanlar şehirlerin, mağazaların ve kültürel alanların kendine özgü karakterleri vardı. Bugün ise dünyanın neresine giderseniz gidin aynı kahve dükkanlarını, aynı iç mimariyi ve aynı renk paletlerini görme ihtimaliniz oldukça yüksek.

Bir başka deyişle, bej yalnızca bir renk değil. Aynı zamanda güvenli olanın rengi.

Kontrastı kim düşürdü?

Benzer bir ‘‘dönüşüm’’ sinemada da yaşanıyor. Son yıllarda film ve dizilerin görsel dünyasına baktığımızda renklerin oradan da yavaş yavaş çekildiğini görmek mümkün. Elbette de bunun teknik sebepleri var. Dijital kameraların yaygınlaşması, renk düzenleme teknolojilerindeki değişim ve yayın platformlarının farklı ekranlarda benzer sonuçlar elde etme çabası görüntü estetiğini doğrudan etkiliyor. Ancak ortaya çıkan tabloyu yalnızca teknolojiyle açıklamak da mümkün değil.

2000’lerin başındaki popüler filmlere geri dönüp baktığımızda fark hemen hissediliyor. Romantik komediler o dalgalanan duygulara eşlik edecek şekilde şurup şeker renklerle doluydu. Gençlik filmleri renklerden, desenlerden ve enerjiden çekinmiyordu. (Aklımızda şu an Clueless dönüyorsa var bir sebebi. Yaşasın maksimalizm!) Sonbahar görüntüleri bile ayrı bir parlıyor, belki de en puslu olması gereken sahneler bile capcanlı geliyordu. Görüntülerin kendine ait bir karakteri vardı. Ve hayır, sadece nostaljiye kapılarak söylemiyoruz bunları!

Bugün ise birçok yapım benzer bir renk evreninde buluşuyor. Mavi, gri ve kahverengi tonlarının hakim olduğu, kontrastın düşürüldüğü, daha karanlık ve daha kontrollü bir görsel dil öne çıkıyor. Türler değişse bile görüntüler arasındaki mesafe giderek azalıyor. Bir gençlik dizisi ile bir suç hikayesi, bir bilimkurgu ile bir psikolojik gerilim aynı renk paletinde gezinip duruyor.

İnternet alemi son yılların görsel estetiğini “Netflix görünümü” ya da “Netflix ışığı” olarak tanımlıyor. Elbette bu yalnızca Netflix’e özgü bir durum değil. Daha çok, streaming çağının baskın estetik anlayışını tarif etmek için kullanılan bir kısaltma gibi. Zaten anlatılan hikayeler bir önceki hikayeleri tekrarlarken görüntülerde de aynı benzerlik içerisinde kaybolmak epey can sıkıcı. Devil Wears Prada 2’de mesela, son derece güçlü bir devam filmi izlemek hepimiz için şaşırtıcı olmuştu (bitmiş hikayeleri yok yere devam ettiren yapımların bünyede yarattığı hüsran malum) ama ilk filmin o canlı renkleri, günümüz dünyasında olmadığı gibi, bu devam filminde de yoktu. Aynı şekilde J.K. Rowling’in transfobik açıklamaları yüzünden tartışmalarla karşılanan yeni Harry Potter serisinin ilk fragmanı yayınlandığında da bu büyülü evrene donuk bir filtre atılmış olduğunu görmüştük. J.K. Rowling’in komple bu evrene dair hislerimizi yıkıp geçmesi de değil sadece sebep…

Bir estetik anlayışı yeterince başarılı olduğunda, diğer yapımlar tarafından tekrar tekrar benimseniyor. Algoritmaların müzikte ve sosyal medyada yaptığı şeyi bu kez görsel kültür yapıyor. Sonuçta ortaya çıkan şey daha pürüzsüz, daha güvenli ama aynı zamanda daha öngörülebilir bir dünya oluyor.

Ve renkler ilk kaybolanlar arasında yer alıyor.

Simli pembenin rövanşı

Belki de bu yüzden son yıllarda ortaya çıkan renkli akımlar bu kadar büyük heyecan yarattı. Barbie’nin capcanlı pembe dünyası, Charli XCX’in elma tadındaki brat yeşili ya da Zara Larsson’ın son dönemde sahiplendiği Y2K estetiği yalnızca bir renk tercihi değil aslında. İç içe geçen desenler, parlak tonlar, simler ve kelebek tokalar (taktık kelebek tokaya, ama bir not: bu yazının yazarı ergenliğini 2000’lerde geçirdi ve kelebek tokaları -tabii ki- vardı) düz kesimler ve donuk renkler arasında hiç olmadığı kadar cezbedici geliyor. Evet, sadeliği seven quiet luxury dünyasında renkler epey ‘ucuz’ ve ‘banal’ görülüyor olabilir ama belli estetik dayatmaların ne kadar sıkıcı olduğu da ortada.

Tamam kabul; bej de bir renk! Zaten sorguladığımız mevzu bej değil de, dünyanın her köşesini sarmaya başlayan ve artık bir tür iç sıkıntısı yaratan o tekdüzelik, sterillik. Galiba uzun süren her estetik dönemin sonu aynı yere çıkıyor: İnsanın canı sonunda biraz sürpriz istiyor. Haliyle Zara Larsson’ın o çok orijinal olmayan stili bile şaşırtıcı geliyor. Ama ne yapalım biz de; bej cumhuriyetinde yaşayanların da ara sıra renkli hayaller kurmaya hakkı var sonuçta.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin