Grammy’lerden Berlinale’ye uzanan bir yol: Ödül sezonu mu, demeç sezonu mu?
Ödül sezonuyla birlikte politik konuşmalar yapma sezonu da açıldı. Mark Ruffalo, Javier Bardem gibi isimlerin öne çıktığı Artists4Ceasefire 2024’te oldukça görünür olmuştu. Aynı yıl Oscar Töreni de benzeri bir politik şölene dönüşmüştü. The Zone of Interest gibi II. Dünya Savaşı sırasında Nazilerin yaptığı katliamlara ve cezasızlığın devamlılığına odaklanan filmler ve kırmızı halıdaki protestolar yıl boyunca çok konuşuldu. Krizden başını kurtaramayan Amerika bu yıl da Grammy’lerde Trump’ın desteklediği insanlık dışı uygulamalar ve cezasızlıktan aldığı güçle Kuzey Amerika’yı “daha beyaz ve harika yapmayı” hedefleyen ICE’ı protesto etti.
Özellikle Billie Eillish, Olivia Dean ve Bad Bunny ICE’a daha fazla kaynak sağlanmamasını ve bu sistemin yanlış olduğunu belirttiler.

Bunlarla ilgili daha önce yazılmış olan Dadanizm yazısını okudum ve eli büyütmeye karar verdim. Bu rozetlerin ve artık nereye gittiğini az çok tahmin ettiğimiz demeçlerin ötesinde bir yerlere değen bir aktivizm biçimi var mı? “Ne kadar cesur” olduğunu teslim etmekten öteye gidemediğimiz bu konuşmalar bize ne vadediyor?
Bu konudan bahsetmekte temel motivasyonum, en güncel örneklerden biri olan Berlinale… Biraz geriye, iki yıl önceye gidip Berlinale’nin Filistin’i açıktan destekleyen herkesi nasıl kovduğunu, ekarte ettiğini ve görmezden geldiğini; yayınladıkları açıklamaların ipe sapa gelmezliğini şöyle bir hatırlayalım:
2024’te festivalden birkaç gün önce 60 Berlinale çalışanı ateşkes çağrısının yinelenmesini ve savaşın yarattığı krizle ilgili daha güçlü açıklamalar yapılmasını talep etmişti. “Lights, Camera, Genocide” yazan pankartların sallandırıldığı fuaye alanının fotoğrafları itiraf ediyorum ki beni de heyecanlandırmıştı. 2024 Berlinale festivali sırasında Instagram’da paylaşılan Filistin yanlısı görsel ve mesajlar üzerine Berlinale Basın Ofisi, 26 Şubat’ta Instagram hesabının hack’lendiğini açıkladı ve “Ortadoğu’daki savaşla ilgili antisemitik görseller ve metinler” olarak değerlendirdiği bu içerikler hakkında suç duyurusu yaptığını duyurdu.
2024’ün devamında festival, küratörü Patricia Tuttle’ın orta yolcu açıklamalarıyla düze çıkmaya çalıştı şeklinde yorumlanabilir. Berlinale’nin çoğulcu ve herkese alan açan (politik) bir yer olmaya devam edeceğini vurgulayan konuşmalar, krizi sönümlendirmeye ve tartışmaları yüzeyde tutmaya yönelikti.
Film Workers for Palestine Kasım 2024’te, bir sonraki yıl festivale katılmayı düşünen sinemacılara seslenerek “Berlinale’yi boykot” çağrısında bulundu. O yıl Türkiye’den Aslı Özge’nin babasıyla ilişkisinden otobiyografik parçalar da taşıyan belgeseli Faruk (2024) festivale katıldı.
İsrail’in politikalarına karşı kültürel, akademik ve ekonomik boykotları savunan Boycott, Divestment, Sanctions (BDS) hareketinin çağrılarına rağmen, 2025’te Derek Jarman’la yaptığı Caravaggio (1986) filmi dolayısıyla Berlinale’ye davet edilen Tilda Swinton teklifi geri çevirmedi. (Film yeni değil; ayrıca Swinton bir süre film yapmayacağını da açıklamıştı.) Swinton, BDS’yi desteklediğini ancak bu platformu konuşmak için kullanması gerektiğini düşündüğünü ve kararını kişisel olarak aldığını belirtti.
Bu belki de bundan sonraki “politik demeç” enflasyonunun başlangıcı olacaktı.
2026’ya geldiğimizde, Wim Wenders’in açılışta dile getirdiği “filmler politikaya bulaşmaz” iddiasıyla birlikte yoğun bir demeç trafiği de başlamış oldu.
Sansasyon yaratan bu ifadeden sonra tüm basın toplantıları bir çeşit politik podyum haline geldi. Politik herhangi bir duruş belirtmediğini bildiğimiz pek çok oyuncuya da (geçmiş olsun Neil Patrick Harris…) artık bu konuda ne düşündüğü sorulur oldu. Türkiye’den Berlinale’ye katılan İlker Çatak ve Emin Alper de bu demeçlerden geri durmadı. Emin Alper ödül konuşmasında uzun uzun savaştan ve insanlık suçlarından bahsederken, Çatak farklı bir alegori girişiminde bulunarak “Amerika’da da Jimmy Kimmel var, oradakilere bunu soruyor musunuz?” demeyi tercih etti.
Kimin ne söylediğinden öte, bir festivali boykot edememenin ne kadar ikircikli bir pozisyona tekabül ettiğini düşünüyorum günlerdir. Sahiden tüm bu konuşmaların ne anlamı var? Sözde ateşkes sürecinde bile İsrail Gazze’yi bombalamaya devam ederken, tüm ülke iki yılın sonunda neredeyse dümdüz edilmiş, on binlerce savaş suçu işlenmiş, insanlar öldürülmüş, bütün bunlar hepimizin gözleri önünde olmuşken… Ne fark eder? Kim bu konuşmaları hatırlayacak gerçekten?
İnternette sık sık Goddard’ın öğrenci eylemlerine verdiği desteği açıkladığı 1968 Cannes’daki konuşması ve sinemanın politikliği üzerine yaptığı onlarca başka konuşma tekrar tekrar paylaşılıyor. Peki tarihin bu anında hangi kamuoyunu mobilize ediyor bu konuşmalar? Faşizmin ve kutuplaşmanın yükselişiyle beraber okunduğunda belli ki savaşı yaratan mekanizmanın kendisine etki etmiyor. Yankı odası ve kutuplaşmanın daha da azılı hale gelmesi üzerine yazılıp çizilenler de cabası. Yaptığımız konuşmaların yazdığımız yazıların ve hatta çekilen onca filmin bir şeyler değiştirmeye teşne olduğuna hâlâ inanmak istiyoruz. Bu doğru. Tükettiğimiz, bir parçası olduğumuz her şeyin politik olduğu bu evrende artık biz ne kadar politiğiz? Gerçekliğe dönüp baktığımızda bütün bu demeç enflasyonu, bu minik rozetler, Filistin bayrağı çağrışımlı elbiseler nereye etki ediyor? Kaldı ki hepimiz biliyoruz, ödül törenine katılan filmini yarışmaya sokan kimse orada bir politik duruş sergileme peşinde değil. Öyle olsa belki daha radikal eylemler bile görebilirdik. Keza, bu konuda duyarlı, barışı savunan kamuoyu da sokaklara dökülmüyor.
Ne Grammy’ler sadece bir ödül töreni ne de Berlinale sadece bir festival. Tüm bu organizasyonlar halihazırda iktidarda olan üretim ilişkileriyle yakından bağlantılı. Yayınlanan boykot listeleri, üretim ve tüketim ağlarının iktidarlarla, kapitalizmle ilişkisini açık ediyor keza.
Almanya’nın başından beri İsrail’i en güçlü biçimde destekleyen ülkelerden biri olduğu malum. Ayrıca son üç yılda Almanya’da Filistin’e destek ve barış çağrısı içeren eylemlerde, başka protestolarda pek rastlanmayan sertlikte polis müdahaleleri yaşandığı da düşünüldüğünde, aslında parçaların yerine oturması gerekir.
Bu yılki Berlinale’ye Sudan’dan davet edilen filmcilere iltica riski dolayısıyla vize verilmemiş olması tüm bunlara tuz biber oldu. Sahiden daha ne olması gerekiyor Almanya’nın faşist devlet mekanizmasını daha da açık etmesi için?
Film festivallerinde veya müzik organizasyonlarında ne konuşulur, politik olan nedir? Bunların tartışıldığı uzun demeçler yerine savaşların veya siyonizmi aklayan mekanizmanın duracak noktaya getirilmesi gerçekten bir tepki olurdu.
Özetle, meşruiyeti çoktan yok olup gitmiş, ifade özgürlüğünün belli ki fasa fiso olduğu Berlinale boykot edilebilirdi. Belki o zaman başka ortalıklar kurmanın, başka yollar açmanın ihtimali olurdu. Çünkü hedeflediği etki ne olursa olsun bu tip ödül törenlerinde yapılan konuşmalar ‘‘konuşma’’ olarak kalıyor ve gerçekte yaşam tüm acımasızlığı, cezasızlığı, adaletsizliğiyle akmaya devam ediyor. Belki de Arundhati Roy’un Wenders’in açıklamasını duyduktan sonra festivali terk etmesi arkasında durulabilecek bir tavırdır…
Javier Bardem bile politik duruşu ve Filistin’e destek verişi sebebiyle kendisine daha az rol verildiğinden yakınırken, “politik olmamıza gerek yok sanat yapsak yeter” minvalinde cümleler ancak Wim Wenders gibi Avrupalı, ayrıcalıklarının zerre farkında olmayan, cis-erkek bir yönetmen tarafından sarf edilebilirdi. (Avrupalı olmayanı da Nuri Bilge Ceylan’a, ve onun İran’da rejim tarafından düzenlenen 43. Fecr Uluslararası Film Festivali’ne hiçbir beis görmeden katılıp sonra sanatı siyasete kurban etmemeliyiz şeklinde yaptığı talihsiz açıklamaya tekabül ediyor.)
Sanat bu derece kutsal bir şey değil, filmler ve network ilişkileri ile sponsorlukların su gibi aktığı festivaller hiç değil, sadece sanat yaparak temiz kalmak mümkün değil.