Şüpheler, papalar ve şaşırtan sonlar: Conclave film incelemesi
Hollywood’un dönüp dolaşıp ziyaret etmeyi sevdiği bir yer var; Vatikan. Her ne kadar bu fani dünyadan uzak bir teması olsa da Vatikan ve papa etrafında dönen hikayeler (kurgusu bile) dikkatimizi bir şekilde çekiyor ve oldukça izleniyor. Bunlardan biri olan Conclave de geçtiğimiz yıl 51. Telluride Film Festivali’nde prömiyerini yaptığından beri övgüleri topluyor. Ralph Fiennes’in Oscar adaylığı ile taçlandırdığı enfes performansı ve kapalı kapılar ardında yapılan bir acayip papalık seçimiyle zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz desek yeridir. Bulundukları yer ve üstlendikleri görevle tezat oluşturan elektronik sigaraları ve diğer dünyevi alışkanlıkları eşliğinde entrikalar çeviren kardinaller, kesinlikle komik bir görüntü oluşturuyor. Taze taze vizyona Conclave’e dadanıyor ve elbette bolca Ralph Fiennes övüyoruz.
Robert Harris’in 2016 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan Conclave girişte de bahsettiğimiz gibi bir papalık seçiminde olan biteni anlatıyor. Conclave de Latincede “kilitli kalınan/bir araya gelinen yer” ile “kilit” anlamına gelen iki kelimenin bir araya gelişiyle oluşmuş bir kelime. Film hakkında konuşmaya başlamadan önce ise “bir papa nasıl seçilir” konulu bir hikaye anlatmak isteriz size; papalar bildiğimiz gibi Vatikan Şehir Devleti’nin başkanı ve Katolik Kilisesi için büyük anlam ifade eden ruhani liderlerdir. Ve dolayısıyla da bu liderlerin seçimi sadece seçimin yapıldığı yer olan Vatikan için değil tüm dünyadaki Katolikler için oldukça önemli. Bir papa öldüğünde ya da görevinden istifa ettiğinde yerine seçilecek yeni papa için bir konsey toplanır. Bu konseye dünyanın her yerinden seçilmiş Kardinaller çağrılır ve bu kardinallerin üçte iki çoğunlukta oyunu alan kişi yeni papa seçilir. Kardinallerin çoğu papa tarafından dini konularda yardımcı olmak üzere atanan piskoposlar ve başpiskoposlar. Bu seçim süreci Vatikan’daki Sistin Şapeli’nde gerçekleşiyor ve kardinaller burada toplanınca tam bir tecrit başlıyor. Bu tecritte tüm kardinallerin dışarı ile ilişkisi kesiliyor, konsey başlamadan önce şapelin her yeri güvenlik amacıyla didik didik ediliyor ve teknolojik cihazlarla dışarıya sızma olmasın diye sinyal bozucular yerleştiriliyor. Hatta geçmişte çoğunluk sağlanamadığı için aylar süren ve seçim sürecinde hayatını kaybeden kardinaller bile olmuş.

Her seçim sonrası ise oyların yazıldığı zarflar yakılır ve şapelin bacasından siyah bir duman çıkar. Ancak papanın seçildiği seçimin zarfları yakıldığında dumanın rengi çeşitli kimyasallarla beyaza dönüştürülür ve beyaz dumanı gören Vatikan halkı artık yeni bir liderleri olduğunu anlar. Ve nihayetinde de yeni papa Aziz Petrus Meydanı’nda “Habemus Papam” (bir papamız var) ilanıyla duyurulur.

Conclave’de de tam olarak bu sürece şahit oluyoruz. Ralph Fiennes, seçim konseyini yöneten kişi, yani Kardinaller Koleji’nin Dekanı Lawrence olarak karşımıza çıkıyor. Film, Papa’nın kalp krizi sonrası öldüğü haberini alan Lawrence’ın endişeli bir şekilde Vatikan sokaklarını adımlamasıyla başlıyor. Şapele gelen Lawrence Papa’nın odasında toplanan kalabalığı görünce hiç gelmemesini umduğu büyük görevi için zamanın geldiğini anlıyor ve seçim sürecini hızlı bir şekilde başlatıyor. Dünyanın dört bir yanından en havalı kırmızı kumaşlardan dikilmiş kıyafetleriyle gelen Kardinaller Sistin Şapeli’nde ağırlanmak üzere hazırlanıyor. Ancak tecrite girmeden önce papalık için ciddi bir aday olan Tremblay hakkında duyduğu bir dedikodu ve de son dakika ortaya çıkan liste dışı bir kardinalin varlığıyla beraber Lawrence için sıkıntılı bizim içinse neredeyse eğlenceli anlar başlıyor.
Buradan sonrası spoiler içeriyor, dikkat!
Afganistan’dan gelen Benitez’i de konseye dahil ettikten sonra Tremblay’ın gerçekten de Papa tarafından kiliseden atılıp atılmadığı konusunda kafa yormaya başlıyor Lawrence. Bu sırada oylamalar epey uğraşılan güvenlik tedbirlerinin ardından başlıyor ve birkaç Lawrence fan’ını saymazsak seçim Tedesco, Adeyemi, Tremblay ve Bellini arasında geçecek gibi duruyor. Adaylardan her ne kadar dini liderimiz, kutsal ruhumuz, yüce İsa’mız gibi çeşitli dini motivasyonlar duysak da kısa bir süre sonra anlıyoruz ki hepsi gizliden yürüttüğü propagandalarıyla birer fani politikacılar aslında. Önce Tremblay’in maskesi düşüyor; Papa’nın ölmeden önce Tremblay’in yeni papalık için diğer Kardinallere rüşvet dağıtmaya başladığını öğreniyoruz önce. Sonra da en dişli rakibi Adeyemi’nin yıllar önce işlediği bir günahı ortaya çıkarmak için sinsi planlar içinde olduğunu. Böylelikle Adeyemi de, Tremblay de işledikleri günahların bedelini ödeyerek papalık yarışmasında saf dışı kalıyorlar. Böylelikle yarış papalığın bir İtalyan’da kalması gerektiğini söyleyen ırkçı ve homofobik lider Tedesco, nispeten ılımlı fakat “para” gibi dünyevi zaafları olan Bellini ve kendini bir an önce bu şapelden dışarı atmak isteyen Lawrence üçlüsünün arasında dönmeye başlıyor.

Filmin ilk yarısı bu görünmez güç savaşlarını takip ederek ve de yönetmen koltuğunda oturan Edward Berger’in bize sunduğu şahane enstantanelere hayranlık duyarak akıp gidiyor. İkinci yarıda ise Lawrence’ın “bana oy vermeyin” bunalımları ve bitmek bilmeyen oylamalarla yer yer heyecanlı ve keyifli geçiyor. Son dakikada çıkıp gelen joker kardinal Benitez’in bu seçimde fark yaratacağını alttan alta sezsek de merakla bekliyoruz sonu. Bellini’nin de seçimden çekilmesiyle artık iki adayımız kalıyor; Tedesco ve Lawrence. Bu sırada dışarıda papalık seçimini sabote etmek için gerçekleştirilen saldırılar sürüyor ve nihayetinde Sistin Şapeli’ne kadar geliyor. Zaten bir süredir tecrit altında kalan kardinaller bu durumdan etkilenip oylarını katı liderleri Tedesco’dan yana kullanmak üzereyken konseyin en aklıselim kişisi olan Benitez damardan yaptığı bir konuşmayla, niyeti bu olmasa da oy üstünlüğünü kazanıp yeni papa oluveriyor. Ancak Lawrence öyle kolay kolay rahat bir nefes alamıyor çünkü asıl sürpriz kitabın/filmin sonunda onu bekliyor; Vatikan’ın artık interseks bir papası var bunu bilen birkaç kişiden biri olarak beyaz duman salınması kararı onun iki dudağını arasında.

Conclave gerçekten de geçtiğimiz yılın en iyi yapımlarından biri olarak anılmayı hak ediyor ve son yılların en sansasyonel Oscar adaylıkları arasında bir inci gibi parlıyor. Su gibi akıp giden bir senaryo, gözümüzü alamadığımız Vatikan manzaraları, birbirinden kaliteli oyunculuklar ve şaşırtıcı bir sona sahip papa seçimlerinden biri. Bir insan papalık seçiminden başka ne ister ki? (Belki Jude Law?) Fiennes’in nerede görürsek görelim huzur bulduğumuz konforlu oyunculuğu filmi taşıyan en önemli unsurlardan biri olsa da Stanley Tucci, Isabella Rossellini, John Lithgow ve tabii ki Edward Berger da döktürüyorlar. Zaten En İyi Yönetmen kategorisinde Berger’in yer almaması bu seneki Akademi adaylıkları arasında en göze batan hayal kırıklıklarından biri ama zaten hangi birini sayalım ki…