Düğün arifesinde çöken bir ilişki: The Drama film incelemesi

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Zendaya ve Robert Pattinson’ı bu yıl aynı filmde buluşturan üç projeden biri olan A24 yapımı The Drama, daha duyurulduğu anda bile herkeste büyük bir merak uyandıran filmlerden biriydi ve nihayet izleyiciyle buluştu. Sick of Myself ve Dream Scenario ile rahatsız edici mizah anlayışını toplumsal meselelerin ve sosyal ilişkilerin tam ortasına yerleştirmeyi başaran Norveçli yönetmen-senarist Kristoffer Borgli, bu kez düğün arifesindeki bir çiftin ilişkisini masaya yatırıyor. Ama öyle romantik komedi tonunda bir “evlenecekler mi?” hikâyesi yerine, geçmişe dair yapılan beklenmedik bir itirafın ardından kontrolden çıkmaya başlayan bir ilişkinin içinde kalmayı tercih ediyor; sevginin yerini paranoyanın, arzunun yerini güvensizliğin aldığı oldukça rahatsız edici bir atmosfer kuruyor. Durum böyle olunca, The Drama’ya dadanmak dışında pek bir şansımız kalmıyor.

Uyaralım: Yazının bazı bölümleri hikayeye dair ayrıntılar ve hassas içerikler barındırıyor.

Tüm hikâye, aslında ilk bakışta “tatlı” bir yanlış anlaşılmayla başlıyor. Kafede tek başına kitap okuyarak vakit geçiren Emma ve onu uzaktan fark edip tanışmak için içten içe sabırsızlanan Charlie… Charlie, bulduğu ilk fırsatta Emma’nın masasındaki kitabı internetten araştırıp küçük bir “hamle” planlıyor ve yanına gidiyor; konuşuyor, anlatıyor, kendince tanışmaya çalışıyor. Ama Emma onu duymuyor. Çünkü sağ kulağı duymuyor. Bu basit yanlış anlaşılma, ikiliyi bir anda hem tuhaf hem de şaşırtıcı derecede samimi bir noktaya taşıyor. O an, ilişkilerinin başlangıcını yeniden yazmaya karar veriyorlar ve her şeyi başa sarıyorlar. Sonra günümüze geçiyoruz. Charlie, düğün konuşmasını hazırlarken geçmişe tutunmaya çalışıyor: ilk tanışma anı, en güzel hatıralar, Emma’da sevdiği küçük detaylar… Ve o an anlıyoruz ki bu ikili gerçekten birbirine iyi gelen, birlikte gülebilen, neredeyse kusursuz görünen bir çift gibi duruyor. Ama…

Düğün hazırlıkları sürerken film, asıl çatışmayı görünür kıldığı o masaya bizi yavaş yavaş yaklaştırıyor. Emma ve Charlie, çift arkadaşları Mike ve Rachel ile bir şarap tadımında buluşuyor. Başta sıradan görünen gece, düğün günü DJ’inin uyuşturucu kullanıyor olması üzerine başlayan etik tartışmayla kısa sürede geriliyor ve sohbetin yönü bir anda değişiyor: “Yaptığın en kötü şey ne?” Charlie’nin zorbalığı, Rachel’ın zihinsel engelli komşusunu ıssız bir karavanın dolabına kilitleyip terk etmesi, Mike’ın köpek saldırısında eski sevgilisini siper olarak kullanması… Tüm bunlar bir yana, asıl kırılma Emma ile geliyor. Emma, 15 yaşındayken okulda toplu bir saldırı planladığını, hatta bunun için babasının silahı ile çalışmalar yaptığını anlatıyor. Sağ kulağındaki işitme kaybının da o dönemin bir sonucu olduğunu öğreniyoruz. Rachel bu itirafı kişisel bir yarayla karşılayıp meseleyi büyütürken, masadaki diğer itiraflar bir anda geri planda kalıyor. Tüm dikkat Emma’nın üzerine çöküyor.

Partnerini gerçekten tanıyor musun?

İşte burada mesele sadece karanlık bir itiraftan çıkıp çok daha rahatsız edici bir ilişki krizine dönüşüyor. Charlie, evlenmeye hazırlandığı insan hakkında şimdiye kadar bilmediği sarsıcı bir geçmişle yüzleşirken, partnerinin geçmişinin bugününde de sürüp sürmediğini anlamaya çalışıyor. Emma ise tam tersine, geçmişini hatırlamayı reddeden bir yerde duruyor; o dönemle yüzleşmek istemiyor çünkü bastırma onun için bir savunmadan çok hayatta kalma biçimine dönüşmüş durumda. Ancak Charlie boşlukları doldurmaya çalıştıkça ilişkileri de giderek yabancılaşıyor. Charlie’nin paranoyası büyüyor, Emma’nın ona zarar verebileceğine dair korkuları şekilleniyor. Silah imgeleri, şiddet çağrışımları ve tetikleyici görseller onun algısını giderek bozarken, ilişki hem acı verici hem de tuhaf bir biçimde rahatsız edici bir komediye dönüşüyor.

Paralel hatta ise Rachel gibi karakterler filmin başka bir tarafını görünür kılıyor. İnsanların kendi karanlıklarını kolayca unutup başkasının hatasına yüklenme biçimini kurcalarken, yalnızca modern ilişkilere değil; zor anlarda hızla pozisyon değiştiren sosyal çevrelere ve kırılgan arkadaşlık dinamiklerine de eleştirel yaklaşıyor. Ancak tüm bu sosyal eleştirilerin ne kadar derinleşebildiği kısmı filmde biraz muğlak kalıyor.

İyi günde, kötü günde…

Ve sonunda o merakla beklenen düğün günü geliyor ama ne Emma ne de Charlie tam anlamıyla orada; ikisi de gergin, ikisi de kendi zihninin içinde kaybolmuş hâlde. Charlie’nin yaşadığı duygusal karmaşanın onu sürüklediği büyük hatanın ortaya çıkışı, Rachel’ın tansiyonu sürekli yükselten düğün konuşması ve Emma’nın geçmişinin yeniden masaya yatırılacağı korkusu derken, düğün romantik bir kutlamadan çok patlamayı bekleyen bir gerilime dönüşüyor. Patlama ise Charlie’nin sarhoşken yaptığı konuşmasıyla geliyor; bastırılan her şey bir anda ortaya saçılıyor ve kaos! Ama beklenenin aksine film burada bitmiyor. Charlie ve Emma’yı son kez, düğün sonrası gitmeyi planladıkları hamburgercide görüyoruz ve tıpkı hikâyenin en başındaki gibi “en baştan tanışalım” cümlesiyle karşılaşıyoruz. Film, büyük bir rahatlama sunmadan sona ererken izleyiciyi de “İnsan değişebilir mi?” ve “Geçmişin üstü gerçekten çizilebilir mi?” sorularıyla baş başa bırakıyor.

Rahatsız edici bir estetik

Film bütünüyle izleyiciyi, karakterlerin içine düştüğü etik ikilemlerin pasif bir tanığı olmaktan çıkarıp doğrudan o rahatsızlığın içine sürüklüyor. Kristoffer Borgli’nin sineması da tam olarak burada kendini belli ediyor: absürt durumlar, kontrolsüz çatışmalar ve giderek büyüyen sosyal huzursuzluklar… Sick of Myself ile görünür olma arzusunun insanı ne kadar yıkıcı bir noktaya taşıyabileceğini, Dream Scenario ile ise şöhret ve linç kültürünün birey üzerindeki baskısını anlatan Borgli, The Drama’da ise bu kez gerçek ile olası senaryolar, geçmiş ile şimdi arasındaki sınırlar giderek bulanıklaşıyor. Emma’nın lise yıllarına dair parçaların zaman zaman bugünün içine karışması, filmin gerçeklik hissini özellikle bilinçli şekilde bozuyor. Emma karakteri de tam bu noktada ilgi çekici bir yerde duruyor; film onu ne tamamen aklıyor ne de bir “canavar” hâline getiriyor. Daha çok insanın bastırdığı karanlık ihtimaller üzerinden huzursuz edici bir tartışma açıyor. Ancak film, Emma’nın iç dünyasını derinleştirmek yerine çoğu zaman Charlie’nin büyüyen paranoyasına odaklandığı için, bu tartışma havada kalıyor.

Tüm bunların yanında filmin en zayıf tarafı ise kurduğu estetik dünya ile anlatmaya çalıştığı kaos arasındaki mesafe oluyor. Güçlü oyuncu kadrosuna rağmen bazı sahnelerin ve diyalogların yapay hissettirdiği anlar var; özellikle yıldız oyuncuların tanınırlığı, hikâyenin empati yaptırması beklenen gerçek tarafını zaman zaman zedeliyor. Ama belki de filmin adı burada kendini ele veriyor: The Drama. Çünkü mesele tamamen “inandırıcı” olmak değil; abartının içinden taşan o rahatsız edici hissi sürdürebilmek. Kusurları olsa da filmin bunu belli ölçüde başardığını söylemek mümkün.

The Drama, Zendaya ve Robert Pattinson’ı bu yıl aynı projelerde buluşturan üç yapımdan biri olarak, diğer ikisi The Odyssey ve Dune: Part Three, şimdiden büyük bir izleyici kitlesinin radarına girmiş durumda. İki oyuncu arasındaki beklenmedik uyum da filmi konuşulmaya değer kılan unsurlardan biri. Ancak The Drama’nın kurduğu büyük “drama”nın zaman içinde nasıl bir etki bırakacağı şimdilik belirsiz. Net olan tek şey ise filmin, izleyiciyi doğrudan tuhaf bir rahatsızlığın içine çekmeyi tercih etmesi ve bunu da büyük ölçüde başarması.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin