Giyilebilir plastik çağı: Kalitesizleşen kumaşlar ve daralan kalıplar
Dünyada, her sektörde tüketim hızlandıkça gündelik hayatımızda da bazı şeylerden ödün vermek zorunda kalıyoruz. Bir yandan organik gıdalara erişebilmek için ekstra zaman ve para harcarken diğer yandan üzerimize giyecek pamuklu kıyafet arayışımız da son sürat devam ediyor. Çünkü elimizi neye atsak polyester neye atsak naylon, akrilik… Yüzde 100 pamuk ya da keten bir kıyafet bulmak ve bulduğunu da karşılayabilmek artık büyük lüks. Üstelik gün boyu üzerimizde taşıdığımız o şık poşetlerle gezerken sağlığımızı da riske atıyor olabiliriz…
Eğer anne babalarınızın dolabında gençliklerinden kalma kıyafetler varsa onlara sıkıca sarılın. Çünkü o giysilere dokunduğunuzda elinize gelen tok kumaş sadece nostaljiyi değil, gerçek kaliteyi de hissettiriyor. Annemin trikolarını ve vatkalı ceketlerini, babamın takım elbiselerini, gömleklerini hatırlıyorum da; yıllarca bizimleydiler, ne yıkandıklarında şekilleri bozulur ne de hemen eskirlerdi. Şimdilerde ise her mevsim geçişinde dolabımın çoğunu elden çıkarıp yeni kıyafet arayışına giriyorum. Giydiklerimizin her sene biraz daha kalitesizleşmesi ve buna rağmen pahalanması hakkında dertlenen tek kişi olmadığımı da biliyorum.

Billy Crystal ve meşhur When Harry Met Sally pozunu kopyalamasına izin vermeyen yeni kazağı
Okuma önerisi – Neden kazaklar eskisi gibi değil?: Bir seri üretim serüveni
Amanda Mull, The Atlantic için yazdığı “Your Sweaters Are Garbage” başlıklı makalesinde bu düşüncemizin bir kuruntu olmadığını söylüyor. Çoğumuzun yıkama hatası sandığı tüylenme, sarkma veya dikiş dönmesi gibi sorunlar için “yalnız değilsiniz; kıyafetleriniz gerçekten her geçen gün daha kalitesizleşiyor“ diyor. Bu durumun temel sebebi olarak da yün ve pamuğun yerini akrilik, polyester, poliamid gibi giyilebilir plastik türevlerinin alması olduğunu söylüyor.
Nitekim, Birleşmiş Milletler (FAO) ve Textile Exchange verilerine göre, 1960’larda küresel lif üretiminin yüzde 70’inden fazlasını tek başına karşılayan pamuk, bugün yüzde 20’lere gerilemiş durumda. Petrol türevi polyester ise pazarın yüzde 54’ünü tekeline alarak saf pamuğu vitrinlerden neredeyse sildi. Sonuç olarak da hızlı modanın yılda onlarca mikro-sezona bölünen üretim çılgınlığı plastiği bize “ütü istemez”, “çabuk kurur” vaatleriyle bir inovasyon gibi pazarlarken, arkasında hızla eskiyen ve yeni bir satın almayı dayatan kusursuz bir planlı eskitme işletiyor.

Üstelik nadir de olsa bulduğumuz yüzde 100 pamuklu kıyafetler de eski kalitesinde değil; maliyet baskısıyla en zayıf, kısa liflerden dokundukları için birkaç yıkamada delinen kağıt inceliğinde parçalara dönüşüyorlar. Tabii pamuğun da kendi içinde ciddi bir açmazı var: Geleneksel pamuk tarımı inanılmaz yoğun su tüketiyor. Tek bir pamuklu kot pantolon için 10.000 litreden fazla su harcanabiliyor. İşte bu ekolojik ve maliyet baskısı yüzünden tekstil devleri sentetikleri bir “kurtarıcı” gibi sunuyor. Ancak burada pamuğun alternatifi olarak sentetikler değil; keten, ipek, yün gibi seçenekler çok daha mantıklı ve sağlıklı duruyor. Çünkü pamuktan kaçıp sığındığımız bu petrol limanı maalesef faturayı üreticiye değil bedenimize de kesebiliyor.
En basitinden polyester, naylon veya akrilik gibi lifler temelde plastiktir ve doğaları gereği nemi emmez, yüzeyde tutarlar. Gün boyu derimizle kumaş arasında kalan o sıcak ve nemli hava, mikroorganizmalar için uygun bir ortam oluşturabiliyor; bu da bazı insanlarda mantar enfeksiyonlarından kontakt dermatite uzanan cilt sorunların önünü açıyor. Gent Üniversitesi’nin yaptığı araştırmalar koku üreten bakterilerin polyester liflerinde pamuğa kıyasla çok daha hızlı üreyebildiğini ve yıkamadan sonra bile lif aralıklarından kolay kolay arınmadığını gösteriyor. Ayrıca sentetik kumaşların renklendirilmesinde kullanılan dispers boyar maddeler, alev almayı ya da leke tutmayı önleyen kimyasallar ve bazı spor kıyafetlerinde tespit edilen BPA gibi endokrin bozucular da endişe yaratıyor. Bu maddelerin kumaştan deriye ne ölçüde geçtiği konusu hâlâ tartışmalı olsa da vücudumuzun gün boyu temas ettiği şeyin ne olduğunu sormak için yeterli bir sebep bu.

Aynı mantık çocuk reyonlarına geldiğinde ise bir de işin içine cinsiyet eşitsizliği de giriyor ve bizi çileden çıkarmaya devam ediyor. Bizler bir pamuklu tişört, keten bir gömlek bulmak için saatlerimizi harcarken, çocuk reyonlarında da başka bir sorun ortaya çıkıyor. Kadın kıyafetlerindeki cepten ve kumaştan çalan, işlevsiz (bkz. pocket inequality) ama daha pahalı sunulan tasarım kurnazlığı, bugün kız çocuk reyonlarına kopyalanmış durumda. Bir mağazanın çocuk reyonunda kız ve erkek kıyafetlerini yan yana koyduğunuzda tasarım çifte standardı tokat gibi çarpıyor yüzümüze: Erkek çocuk reyonundaki pantolonlar dökümlü, kumaşları tok, dizleri dayanıklı ve cepleri gerçekken; kız çocuk reyonundaki parçalar teni sıkan, kumaşı inceltilmiş ve boyu santimlerce kırpılmış şortlardan ibaret. İngiltere merkezli Let Clothes be Clothes tam da bu konuya parmak basıyor ve kız çocuk kıyafetlerinin erkek çocuklarınkine göre daha kısa üretilmesi, erkek çocuk kıyafetlerinin de sadece güçlü ve cesur olmakla ilgili motivasyon baskılarına sahip olması gibi durumlara karşı çıkıyor. Henüz beden algısı bile oturmamış, dünyayı anlamlandırmaya çalışan küçücük çocuklara dayatılan bu dar ve minyatür kalıplar, onları özgürce koşup oynamaktan alıkoyarken; daha çocuk yaşta başlayan bedensel ve zihinsel bir kısıtlamanın ve örtük bir cinselleştirmenin zeminini hazırlıyor.
Sözün özü gardıroplarımız üzerinden yıllardır yürütülen bu değişim sadece kalitenin ve pamuğun kaybından ibaret değil. Bize “daha pratik” ya da “daha şık” argümanlarıyla yutturulan bu sentetik çağ sadece bizi kimyasallarla kuşatmıyor, kadınların ve kız çocuklarının hareket özgürlüğünü, erkek çocuklarının da devamlı güçlü olmama ya da pembe rengini sevme hakkını da tehdit ediyor.
Peki, devasa bir petrokimya ya da hızlı ve cinsiyetçi moda çarkının karşısında çaresiz miyiz? Tamamen değil.
Sistem bize her hafta yeni bir şey almamızı fısıldarken yapılacak en radikal eylem, önce yavaşlamak. Zor olduğunu biliyorum ama gardırobumuzu onlarca naylon türevi yerine az sayıda ama nefes alan doğal parçayla kurmak ilk adım olabilir. Tabii böyle bir durumda fiyatlar da doğrudan iki katına çıkıyor fakat basit bir polyester parçasına bile verdiğimiz paraları düşününce sanki oluru var gibi duruyor. Çocuklara gelince… Asıl soru şu; bir kıyafet hem cıvıl cıvıl olup hem de terletmeyen saf pamuktan üretilemez mi? Bir şort hem tatlı hem de cepli ve özgürce hareket etmeye izin veren rahat bir kalıpta olamaz mı? Bizim itirazımız küçük büyük fark etmeden bedenlerimize daracık, kalitesiz, plastik ve işlevsiz tasarımları dayatmasına. Tüketici olarak markalardan hem çocukları mutlu edecek hem de özgürce oynamaya izin veren pamuklu seçenekleri talep etmek, gerektiğinde de o kurnaz reyon sınırlarını sorgulamak elimizde.
Ve elbette, en başta söylediğim gibi sandıklara, anne baba dolaplarına, ikinci ele ve terzilere yeniden şans vermek. Giysiyi bir “kullan-at ambalaj” değil, onarılabilen bir yaşam parçası olarak görmek, bu plastik hegemonyasına verilebilecek en zarif cevap olabilir.