Röportaj: Mari Froes ile kültürel kökler, hayal gücü ve müziğin evrenselliği üzerine konuştuk

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Mari Froes’un şarkılarında ilk duyulan şey çoğu zaman kelimeler olmuyor. Ritim, ses, kültürel hafıza ve insanı usulca içine çeken bir samimiyet, Portekizce bilmeseniz bile sizi o dünyanın bir parçası hâline getiriyor. MPB’nin yeni kuşaktaki en güçlü temsilcilerinden biri olarak görülen Brezilyalı müzisyenle İstanbul konseri öncesinde; müziğin evrenselliğini, kültürel kökleri, dijital çağda üretmeyi ve Batı dışındaki kültürlerin bugün neden her zamankinden daha görünür olduğunu konuştuk.

Henüz 23 yaşında olmasına rağmen Mari Froes, Latin müziğin dünya çapında yükselen isimleri arasında yerini çoktan aldı. MPB’nin (Brezilya Popüler Müziği) şiirsel ruhunu çağdaş dokunuşlarla buluştururken köklerinden hiç kopmayan sanatçı, türü yeni bir kuşağa taşıyan isimlerden biri olarak öne çıkıyor. Folk, akustik pop ve minimalist düzenlemeleri bir araya getiren müziği, dinleyicisini dilin sınırlarını aşan duyusal bir yolculuğa davet ediyor. Sade sözleri, sıcak melodileri ve onu ilk kez geniş kitlelerle buluşturan YouTube videolarındaki gibi sanki yalnızca kendisi için, odasında şarkı söylüyormuş hissi veren samimi sesiyle Mari, yalnızca birkaç yıl içinde MPB’nin yeni kuşağını temsil eden en dikkat çekici sanatçılardan birine dönüştü.

Mari’nin şarkılarını dinlediğimizde usulca içimize yayılan coşku, birlik ve dinginlik hissi ise tesadüf değil. Brezilya’nın güçlü kültürel mirasından beslenen MPB’nin öncü kuşaklarından ilham alan sanatçı, kalemini yaşadığı döneme eleştirel gözle bakan; müziğini bir duruş ve amaç etrafında şekillendiren isimlerin izinden yürüyerek eline alıyor. “İnsanların Portekizce bilmeseler bile benimle birlikte ritme göre sallanmaları ve o anı benimle paylaşmaları beni gerçekten çok etkiliyor,” diyor. Doğup büyüdüğü toprakların kültürüne, diline ve müzik hafızasına derinden bağlı olan Froes’un müziği belki de tam da bu yüzden karşılık buluyor: “toplumsal” olanı beslemeye ve yaşatmaya yönelik içten bir arzuyla.

“Bir şeyin yalnızca daha fazla izlenmek için mi, yoksa gerçekten tutku ve samimiyetle mi üretildiğini ayırt edebildiğimizi düşünüyorum. İkisinin yarattığı his tamamen farklı. Yapay filtrelerle ve öngörülebilir içeriklerle dolu bir dünyada insanlar artık samimiyete her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyor,” diyor Mari. İlk olarak YouTube’da paylaştığı cover’larla dikkat çeken sanatçı, kadife sesi ve doğal karizmasıyla kısa sürede adını daha geniş kitlelere duyurmayı başardı. 2024 yılında COLORS’a davet edilmesi ise uluslararası yolculuğunda önemli dönüm noktalarından biri oldu. Şimdi ise üçüncü Avrupa turnesine çıkarken, hâlâ ilk günkü heyecanıyla dinleyicileriyle buluşmaya hazırlanıyor.

Bu akşam yani 6 Temmuz Pazartesi günü 33. İstanbul Caz Festivali kapsamında İstanbul’da sahne alacak Mari Froes’a biz de sorduk: Bu kez bizi hangi yolculuklara çıkaracaksın?

Merhaba Mari, nasılsın? 2026 senin için nasıl geçiyor?

Harika geçiyor, teşekkür ederim!

Bu Avrupa’daki üçüncü turnen ve ayrıca İstanbul’a da konser için ilk kez geliyorsun. Dünyanın farklı yerlerindeki dinleyicilerle buluşmak senin için nasıl bir deneyim? 

Gerçekten harika! Karşılaştığım dinleyiciler çok özel insanlar ve bence müziğimi bu kadar farklı ülkede paylaşabilmem çok büyük bir şans. Özellikle şimdi hava ısınmışken ve insanların dans etmeye, canlı hissetmeye dair isteği artarken bunu deneyimlemek pek keyifli oluyor.

Portekizce şarkı sözleri yazıyor ve söylüyorsun; buna rağmen dünyanın dört bir yanından dinleyiciler şarkılarına eşlik ediyor. MPB (Música Popular Brasileira) geleneği içinde, samba ve cazdan beslenen bir müzik yapıyorsun. Bu müzikte dili bilmek ya da sözleri anlamak her zaman elzem değil; çünkü şarkılarının ritmi ve hissi, kelimelerle çevrilemeyen her şeye tercüman oluyor. Aynı dili konuşmadığın dinleyicilerinle nasıl bir bağ kuruyorsun? 

Dinleyicilerin Portekizce bilmemelerine rağmen benimle ritme göre sallanmaları, orada var olmaları beni çok etkiliyor. Müziğin, melodi ve titreşimler aracılığıyla kitleleri birbirine bağlayan özel bir gücü olduğuna inanıyorum. Dili anlamıyor olmaları, duydukları şeyden keyif almalarının önünde bir engel değil. Hatta birçok kişi bana şarkılarım sayesinde Portekizce öğrenmeye başladığını bile söylüyor.

Sesinin en ayırt edici yanlarından biri, müziğe başladığın ilk yıllardan bugüne taşıdığın ve artık seninle özdeşleşen o zamansız, yumuşak armoniler. Müziğinde güçlü bir romantik damar var. İçindeki romantiği nasıl canlı tutuyorsun? Bunu şarkılarına taşırken seni yönlendiren şey ne oluyor?

Tam anlamıyla iflah olmaz bir romantik olduğumu söyleyebilirim ve sanırım her zaman da öyleydim. Hassas, meraklı ve gözlemci bir yapım var. Bu yüzden günlük hayatımda gördüğüm, deneyimlediğim her şey bende bir hayranlık ve keşif hissi uyandırıyor. Sanırım bu da bir şekilde armoniler, yorumlar, şarkı sözleri aracılığıyla müziğime yansıyor. Benim için müzik, kendimi en iyi ifade edebildiğim alan; konuşmaktan ya da yazmaktan çok daha derin ve güçlü bir ifade biçimi. İçimdeki tüm katmanların ortaya çıkmasına ve özgürce var olmasına izin verdiğim bir yer burası. 

Son yıllarda Brezilya’dan çıkan en heyecan verici müzisyenlerden biri olarak görülüyor, aynı zamanda MPB’nin (Música Popular Brasileira) yeni kuşakta dünya çapında öne çıkan temsilcileri arasında sayılıyorsun.

Şiirsel sözleri ve güçlü kültürel kökleriyle öne çıkan MPB, tarihsel olarak yaşadığı döneme eleştirel bir gözle bakan, sanatını güçlü bir duruş ve amaç etrafında şekillendiren müzisyenlerin geleneği oldu. Sen de hem şarkılarında hem de röportajlarında dünyanın bugünkü hâline dair meseleleri ele alıyorsun. Vaitimbora da bunun en güzel örneklerinden biri.

Kendini bu geleneğin yeni kuşaktaki temsilcilerinden biri olarak nasıl konumlandırıyorsun? MPB’nin bugünkü yolculuğunda ne gibi bir rol üstlendiğini düşünüyorsun?

Çok teşekkür ederim. MPB olağanüstü bir tür ve benden önce gelen kuşaklardan büyük ilham alıyorum. Önceki nesiller şiiri özgürlük mücadelesinin bir parçası olarak kullandı, bizim kuşağımız ise şiiri kültürel ruhumuzu, doğamızı ve ruh sağlığımızı korumak için kullanıyor. Aslında Vaitimbora benim yazdığım bir şarkı değil, Seu Pereira’nın kaleme aldığı gerçek bir başyapıt. Şarkıyı kaydederken beni en çok etkileyen şey, geleneklerimizi ve geçmişimizi bu denli zarif ve etkileyici bir şekilde aktarmasıydı. Benim için MPB geleneğini yaşatmak, Vaitimbora gibi güçlü şarkılara yeni yorumlar getirmek, kendi şarkılarımı yazmak ve Brezilya müziğinin köklerine sıkı sıkıya bağlı kalırken aynı zamanda dönüşmeye ve gelişmeye devam ettiğini dünyaya göstermek anlamına geliyor.

Biraz kişisel bir yorum olacak ama Vaitimbora parçasının tercüman olduğu dünya, çocuksu merakını 50’li yaşlarına kadar taşıyan annemi hatırlıyor hep. Çocukluğum, annemin yarattığı hayali evrenlerin ve günlük hayatın monotonluğuna meydan okuyan karakterlerin hikayeleriyle geçti.

Vaitimbora da bir çocuk kitabının sayfalarından çıkmış gibi hissettiren, sihirle bezeli bir hikaye anlatıyor. Şarkının anlattığı hikayeyi çok seviyorum. Çocukluğunda hayali dünyalar kurmak önemli bir yer tutuyor muydu? Hayal gücüyle ve düşsel dünyalarla kurduğun ilişki, sanatını ne yönde şekillendiriyor? 

Bu şarkının sana anneni hatırlatıyor olması ne kadar güzel. Bu parçayla o çocukluk hissine döndüğünü duymak alabileceğim en güzel iltifatlardan biri. Çocukluğum boyunca hayali dünyalar kurmak hayatımın merkezindeydi, bahçede saatlerce hikayeler uyduran, kendine hayali arkadaşlar yaratan o çocuklardan biriydim. Hayal gücü benim için hiçbir zaman sadece bir oyun olmadı, duygularımla başbaşa kalabildiğim ve kendime güvenli bir alan yaratabildiğim bir dünyaydı. Sanatçı olduktan sonra da galiba o oyun alanını hiç terk etmedim. Artık oyuncaklar yerine akorları ve melodileri kullanarak o dünyaları tekrar kuruyorum.

Halk müziğinin ve folklorik anlatıların beni bu kadar cezbetmesinin sebeplerinden biri de bize her şeyin mümkün göründüğü o saf, çocukça bakışı yeniden hatırlatması. Bence büyülü şarkılar birer portal gibi çalışıyor. Gerçek hayatın ağırlığını, kaygılarını ve korkularını alıp onları mistik bir ormanın içine taşıyorlar, böylece yüzleşmesi zor meseleler biraz daha hafif, biraz daha katlanılabilir hale geliyor.

Üretimine yön veren o “amaç” ile nasıl bağ kuruyorsun ve onu tam olarak nerede buluyorsun?

Benim için her şey içimde yankılanan ve kolay kolay peşimi bırakmayan bir duyguyla başlıyor. Oturup “Bugün önemli bir toplumsal mesele hakkında yazacağım” diye düşünmüyorum. Daha çok kendi kaygılarıma, tutkularıma, doğaya ve kültürümüze duyduğum sevgiye ya da dünyaya dair korkularıma dönüyorum. Onlara bir isim vermeye çalışmadan, sadece o anda gerçekten ne hissettiğimi arayarak bir süre o hislerle başbaşa kalıyorum. Sonrasında ise hissettiğim o duyguyu en doğru şekilde yansıtan akorları ve melodiyi bulmaya çalışıyorum, sözler daha sonra ekleniyor. Benim için şarkı yazarlığının en hassas kısmı; çünkü kelimeler güçle dolu!

Şu sıralar en sevdiğin şarkın hangisi?

Şu an favorim yeni albümümde yer alacak olan “Rio, Lua”. Henüz yayınlanmadı ama çok yakında çıkacak. Sürekli onu dinleyip dans ediyorum! 🙂

Kariyerine YouTube’da cover şarkılar söyleyerek başladın. Son yıllarda müzikten sinemaya pek çok genç sanatçı, dijital platformlar sayesinde kendi sesini duyurup dünya çapında görünür olmayı başardı. Yaratıcı sektörlerde yeni isimlere alan açmanın giderek zorlaştığı bir dönemde bu hâlâ umut verici geliyor. YouTube’dan tüm dünyaya yayılan bu kariyer yolculuğun senin tarafında ne şekilde ilerledi?

Benim için oldukça doğal ve güzel gelişen bir süreçti. Kariyerine YouTube’da başlamanın insana çok özel bir temel sunduğunu düşünüyorum. Çünkü ilk aşamada işin içine sektörden insanlar girmemiş oluyor ve kendi odanızdan dış dünyaya kolayca açılıp dinleyici ile doğrudan ve samimi bir bağ kurabiliyorsunuz. Dünya çapında bir başarıya giden bu dönüşüm ise bir yandan dünyamı ve bakış açımı genişlettiğim, bir yandan da kendime sadık kalmayı öğrendiğim bir süreçti. Odamda tek başıma şarkı söylemekten dünyanın dört bir yanındaki festivallerde binlerce insanın karşısına çıkmaya, yeni yerler ve yeni deneyimler keşfetmeye uzanan bu yolculuk inanılmaz büyüleyiciydi. Tüm bu dönüşümü yaşayabilmiş ve kendi gözlerimle görebilmiş olmak beni çok mutlu ediyor, kendimi gerçekten çok şanslı hissediyorum.

İnternette yeteneklerini paylaşarak yola çıkmak isteyen genç sanatçılara neler tavsiye edersin?

Kendileri olmalarını ve içtenliklerini korumalarını söylerdim. Ayrıca mükemmeliyetçiliğe ya da sadece algoritmalara ve rakamlara fazla takılmamalarını da… Bugün beni bulunduğum noktaya taşıyan ve geniş kitlelere ulaştıran şarkılar, aslında pek de büyük beklentilerle paylaştığım işler değildi ama söylerken en çok heyecan duyduğum şarkılardı.

Bir şeyin sadece daha fazla izlenmek için mi, yoksa gerçekten tutku ve samimiyetle mi üretildiğini ayırt edebildiğimizi düşünüyorum. İkisinin yarattığı his çok farklı. Yapay filtrelerle ve öngörülebilir içeriklerle dolu bir dünyada insanlar artık samimiyete daha çok ihtiyaç duyuyor.

Dijital dünyadan söz etmişken, müziğinin futbol dünyası içerisinde de kendine bir yer bulduğunu söylemek mümkün. Efsanevi Brezilyalı şarkıcı Alcione’nin Figa de Guiné parçasına yaptığın cover, TikTok’ta futbol video editlerinde bol bol kullanıldı. Bir röportajında futbolu çok yakından takip etmediğini ve bu eşleşmenin seni şaşırttığını okumuştum. Bir şarkıyı paylaştıktan sonra onun kendi yolunda ilerleyişini görmek nasıl bir his? 

Bir şarkı onu yayınladığınız anda artık size ait olmaktan çıkıp dünyanın bir parçası haline geliyor. Gerçekten oldukça çılgın ve güzel bir his. Bir şarkı onu yayınladığınız anda artık size ait olmaktan çıkıp dünyanın bir parçası hâline geliyor. 1972 tarihli klasik bir samba olan, kökleri toplumsal geçmişimize, mistisizme ve Brezilya kimliğine sıkı sıkıya bağlı Figa de Guiné’nin TikTok’ta futbol videolarının fon müziğine dönüşmesini görmek benim için büyük bir sürpriz oldu. Özellikle de futbolla çok yakından ilgilenmeyen biri olduğumu düşünürsek 🙂

Bu deneyim bana müziğin gücünü ve sanatın aslında hiçbir sınır tanımadığını öğretti. Şarkı, geleneksel MPB çevrelerinin dışına çıkıp belki de başka türlü müziğimle hiç yolları kesişmeyecek milyonlarca genç insanın ekranına ulaştı. Bir şarkıcı olarak, bir parçayı yorumlarken en önem verdiğim şey, o melodiye kendi duygumu ve samimiyetimi katabilmek. Köklü bir mirası taşıyan bu klasik şarkıya getirdiğim yumuşak ve modern yorumun, futbol gibi enerjisi çok yüksek bir dünyanın içinde kendine yer bulması da müziğin kendi kurduğu köprülerin bir örneği. Bu şarkı önce onu yaratan ustaların ellerinden ayrılarak benim odama geldi, ardından internet onu futbol sahalarına taşıdı. Bence bu, büyük sanat eserlerinin gerçekten yerinde durmadığının en güzel kanıtlarından biri.

Bad Bunny’nin Super Bowl sahnesinden Japonca, Arapça, İspanyolca ve Portekizce eski plakların genç kuşaklar arasında yeniden keşfedilmesine kadar son dönemde dikkat çekici gelişmeler yaşanıyor. Batı dışındaki kültürlerin uluslararası popüler sahnede hiç olmadığı kadar görünür olduğu bir dönemdeyiz sanki.

Bir dinleyici olarak buna şahit olmak beni inanılmaz mutlu ediyor. Peki bu dönüşümün tam ortasında üretim yapan biri olarak sen neler hissediyorsun?

Bu ekosistemde sanatçı olmak tam anlamıyla bir rüya gibi. Uzun yıllar boyunca uluslararası başarıya ulaşmanın yolu Anglo-Sakson merkezli bir kalıba uyum sağlamaktan geçiyordu. Oysa bugün kendi dilimiz, yerel enstrümanlarımız ve kültürel köklerimiz en büyük gücümüz haline geldi. İnsanların ilgisini çeken şey de tam olarak bunlar. Bu dönüşümün yaratıcı tarafında yer almak gerçekten güçlendirici hissettiriyor. Artık anlaşılmak için kimliğimizi tercüme etmek zorunda olmamak çok güzel.İnsanların Portekizce sözlerin tam olarak ne anlattığını bilmeseler bile, o hissi, ritmi ve atmosferi sevdiklerini görmek hoşuma gidiyor. Müziğiniz ne kadar samimiyse, o kadar evrensel olabiliyor. Artık yalnızca belirli çevrelerin keşfettiği bir alanda değiliz, Küresel Güney dünya kültürünün geleceğine yön veren güçlerden biri haline geliyor.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin