30 yaşındaki Peter Parker’ın bitmeyen büyüme sancıları: Spider-Man: Brand New Day film incelemesi

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Tom Holland, Zendaya, Sadie Sink, Jon Bernthal ve Jacob Batalan’ı buluşturan Spider-Man: Brand New Day, kalbimizi Kaptan Amerika’nın dönüşüne (!) teslim ettiğimiz günlerde vizyona girdi. Söz konusu hayranlık müessesesi ise, 8/10 bir hayranız. Ancak mesele eleştirmek olunca da dilimizi korkak alıştırmıyoruz. Filme puan vermek de ne demek? E öyleyse, 7 puan kopar bol gönlümüzden. Buyurun.

Tabii ki örümcek ağlarına ve her türlü spoiler’a hazır olmalısınız!

Tom Holland, yaklaşık beş yıl sonra yeniden Spider-Man kostümünü giyerken Marvel cephesinde gözler çoktan bir sonraki büyük kırılmaya çevrilmiş durumda. Kevin Feige’nin bütün enerjisini Doomsday’e yönelttiği bu dönemde, Spider-Man: Brand New Day seyircinin insafına ve hayran bağlılığa oynuyor. Spider-Man, beğenelim ya da beğenmeyelim, bugün beyazperdede vakit geçirmekten en çok keyif aldığımız süper kahramanlardan biri.

Brand New Day ise pek çok açıdan hâlâ bir büyüme hikayesine odaklanıyor. Holland’ın canlandırdığı Spider-Man, New York’a – ait olduğu yere – geri dönerken yazar Chris McKenna ve Erik Sommers karakterin hikayesinin tekrar başladığı hissini vermek için yoğun bir çaba sarf ediyor. Spider-Man’in gerçek kimliğinin en yakın arkadaşları dahil herkes tarafından unutulduğu bir dünyada geriye karakterin üstüne yapışan mutsuz adam rolü dışında bir seçenek kalmıyor. Tabii Peter Parker’ın da fabrika ayarlarına dönmekten başka çaresi yok. Artık depresif, işkolik ve rutinlerine gömülmüş biri o. Spider-Man’in modern dünyanın en çekilmez insan tiplerinden birine dönüştüğünü görmenin yer yer içimizi burktuğunu itiraf etmeliyim. Her beyaz yakalı gibi o da varoluşsal kriz eşiğinde.

Ancak filmin anlatmak istediği onca yan hikaye arasında bu kırılgan ruh hali sağlam bir zemine oturmuyor. McKenna ve Sommers, aynı anda birden fazla alt olay örgüsü anlatmaya çalışıyor, bunu yaparken karakterlerin iç dünyasını derinleştirmeyi ihmal ediyor. Spider-Man, Punisher, Hulk ve Yelena Belova gibi kaybını cesarete dönüştüren, yas tutarak değişen karakterleri bir araya getirmenin zekice bir seçim olduğu aşikar. Her biri geçmişin yükünü sırtında taşıyor, kaybettikleri üzerinden kahramanlığı göğüslüyor. Ne var ki film bu ortak travmayı güçlü bir dramatik omurgaya dönüştürmek yerine yüzeyde bırakmayı tercih ediyor. Bu yüzden film ne tam anlamıyla bir karakter dramasına dönüşebiliyor ne de aksiyon temposuyla bu eksikliği telafi edebiliyor. Ortaya karışık bir hikaye izliyor seyirci.

Büyük meseleleri sırtlamak bel fıtığı yapabilir

Yine de bu hikayenin yönsüz olduğunu söylemek haksızlık olur, zira eleştirel bir gözün dahi inkar edemeyeceği bir gerçek var. Film her ne kadar kendi hipotezlerinin içini doldurmaya çalışırken zaman zaman ağırlığını kaybetse de Holland maskesini çıkardığı her sahnede bu rol için yaratıldığını kanıtlıyor. Karakterini New York hariç her yere götüren ve canlandırma fırsatı bulan Holland, en az Spider-Man kadar New York’u benimsemişe benziyor. Seyircinin bugüne kadar hissetmediği, Holland’ın versiyonunda mahrum kaldığı bu değişiklik içimize akan bir nehir gibi dinginlik veriyor. Fakat Spider-Man’in uzun süre New York’ta kalmayacağı da açık, Doomsday yaklaşıyor. Filmin kapanış jeneriğinde yer alan sahne, Spider-Man’in bir sonraki ekran macerasında uzaya gideceğini kanıtlıyor. O halde bu film neden Spider-Man’in yerel medyanın gözdesi, mahallenin sevecen dostu, New York’un gözbebeği olduğunu kanıtlamak için o kadar uğraşıyor ki? Çünkü Holland’ın versiyonu, hiçbir zaman küçük problemlerin (ya da patateslerin) kahramanı olmadı. Bu perspektifle Brand New Day gerçekten bir geçiş filmi olmanın ötesine geçmiyor.

Öte yandan film görsel açıdan heyecan verici bir bakış sunuyor. Sam Raimi’nin üçlemesindeki renk ölçeği bu filme uğramıyor, bu yüzden bir çizgi roman estetiğinden bahsetmek mümkün değil. Diyorum ya, Holland’ın canlandırdığı Spider-Man büyük bir dünyanın parçası. Onu çizgi romanın dışına iten bir görsel dünyası var. Ancak bu eleştiriye rağmen filmin görsel yönetmeni Brett Pawlak, seyirciyi hikayenin içine çeken bir ustalık eseri yaratıyor. Özellikle pratik kamera hareketleri ve fiziksel aksiyon koreografileri, seyircinin uzun zamandır hasretini çektiği dinamizmi geri getiriyor. Film, hikayesinde aynı başarıyı yakalayamıyor belki fakat görsel anlatımında karakterin özüne yaklaşıyor. Yönetmen Destin Daniel Cretton’ın da bu başarıda rolü büyük. İyi bir film çekmek istiyor ve bu istek seyirciye yansıyor, karakterin iç dünyasını yakın planlarla görünür kılarken aksiyon sahnelerinde ritmini kaybetmeden yoluna devam ediyor. New York ise (maalesef) geri planda, öteleniyor; Raimi’nin evreninde adeta bir karaktere dönüşen şehir Holland’ın tüm filmlerinde olduğu gibi bu filmde de geriye itiliyor. Kevin Feige’nin “Çok açıldık, bu defa karakter odaklı bir film yapalım” dediğini duyar gibiyim. Ancak Spider-Man ve New York bir bütünken onları ayırıp birine daha fazla ilgi göstermemelisiniz.

Farkındaysanız bu ana dek Sadie Sink ve gizemli karakterinden hiç bahsetmedim. Sink’in kimi canlandırdığına yönelik spekülasyonların arasında tam olarak kimi canlandırdığını anlayan o gruptaydım. Heyecanlanmak yerine, hikayeye nasıl dahil edileceğini anlama sürecinde görev aldım. Seyirci Sink’in hikayeye hükmeden, daima ikna edici, doğal ve çabasız performanslarına alışkın. Stranger Things’in oyuncu kadrosunun içinde en az Millie Bobby Brown kadar parladığı da bir gerçek. Ekran süresinin bu kadar kısa olması talihsizlik elbette. Holland ve Sink, aynı kareyi paylaştıkları sahnelerde güçlü bir uyum yakalıyor; karşılıklı diyalogları filmi izlemeye değer kılanlar arasında. Sink, sınırlı sürede canlandırdığı karaktere dair kalıcı bir etki bırakmayı başarıyor. Performansı, – kuşkusuz – bugüne dek beyazperdeye taşınan uyarlamalar arasında karakterin en başarılı ikinci uyarlaması.

Marvel, Hulk ile ne yapacağını bilmiyor

Filmin sonunda şehirden uzaklaşan Sink’in karakterinin nereye gittiği bir gizem olsa da tahminlerimiz mevcut. Mark Ruffalo’nun hayat verdiği Hulk ise yıllar içinde farklı çizgi roman hikayelerinin peş peşe sinemaya uyarlanması sonucu dünü, bugünü ve geleceği belirsiz bir karaktere dönüşüyor. Anlatısal istikrarını giderek yitiriyor; Marvel da bu karakteri nereye koyacağını, nasıl şekillendireceğini unutuyor. Kaptan Amerika ya da Thor gibi net bir yönü olan bir karakterden ziyade ihtiyaç duyduğu hikayeye göre evirip çevirdiği bir figür gibi davranıyor. Punisher, hikaye içinde pozisyonunu baba, mentör, en yakın arkadaş olarak üstlenirken Hulk’un varlığı daha çok olay örgüsünü ilerletmek için başvurulan “yedek eleman” hissi uyandırıyor.

Brand New Day, ufak tefek kusurlarına rağmen bize neden bu kahramanı bu kadar çok sevdiğimizi hatırlatıyor. Karakteri her yeni macerada büyütme, olgunlaştırma çabası ne kadar gerekli, sadece ondan emin değilim. Hayat bizi Yaprak Dökümü’ndeki Fikret’i savurduğu gibi köşelere itebiliyor, evet. Fakat bazı kahramanlar da değişmekten ziyade halihazırda temsil ettikleri duyguyla aklımızda kalıyor. Holland’ın neyi temsil ettiği ise hala sorgulamaya açık.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin