Domatesplaining: Bir yetişkinlik belirtisi olarak ‘iyi’ domates
“Gerçekten” yetişkin olduğunuzu anlamanın türlü yolları var. Vergi ödüyorsunuzdur, beliniz sebepsiz yere ağrımaya başlamıştır, arkadaşlarınızla buluşabilmek için haftalar öncesinden plan yapmanız gerekmektedir (ki yine de sözünüzü tutacağınız meçhul), güzel bir nevresim takımına beklemediğiniz kadar para vermeyi makul bulmaya başlamışsınızdır… İyi bir zeytinyağının farkını anlıyor, saklama kabı görünce heyecanlanıyor, bir cumartesi sabahını pazarda geçirmekten gerçek bir haz duyuyor olabilirsiniz. Bir zamanlar korkunç bulduğunuz “erken kalkınca gün uzuyor” cümlesinin haklılığını düşünürken yakalamanız da mümkün kendinizi.
Tüm bunların yanında sorumluluklar da biriktikçe birikmektedir elbette. Herkesin yetişkinliği kendine; bunlar bizim ilk aklımıza gelenler.
Ama bizce yetişkinlik kendinizi bir domatese övgüler yağdırırken bulduğunuz o an “resmi” başlıyor. Üstelik mesele yalnızca domatesi sevmek de değil. Bir noktadan sonra iyi domatesi tanıyan insanolmaya başlıyorsunuz. Dost meclislerinde domatesplaining’ler havada uçuşurken size de bir laf düşüyor elbette.
Domates koklanıyor. Altı inceleniyor. Nereden geldiği soruluyor. İlk lokmanın ardından gözler hafifçe kapatılıp “İşte domates bu” deniyor. Kötü bir domatesle karşılaşıldığında ise kişisel bir hayal kırıklığı yaşanıyor.
Ne zaman böyle olduk bilmiyoruz. (Yani biliyoruz da neyse…) Bir zamanlar yazın en heyecan verici tarafı üç ay boyunca okula gitmemekti. Sonra tatiller, festivaller, sabaha kadar dışarıda oturmalar geldi. Şimdi ise Ağustos ayında bir arkadaşımız “Bizim burada bir manav var, inanılmaz iyi domates getiriyor” dediğinde hemen adres istiyoruz. Belki yaş almak biraz da heyecan eşiğinin tuhaf yerlere kayması demek.
Ama işin sinir bozucu tarafı şu: Domates konusunda dayanılmaz insanlara dönüşmemizin bilimsel bir karşılığı da var.
Çok yakında ama bir o kadar da uzakta…
Domatesi artık yılın 12 ayı markette görebildiğimiz için mevsimi olan bir şey olduğunu unutmak kolay. Oysa Akdeniz ikliminde açık tarla domatesinin esas dönemi yaz ayları. Bölgeye ve çeşide göre değişse de Haziran’dan Eylül’e uzanan dönem, özellikle de Temmuz ve Ağustos, domates açısından yılın en görkemli zamanları.
Üstelik iyi domates dediğimiz şey yalnızca “daha lezzetli domates” de değil. Domatesin tadı şeker ve asit dengesinin yanı sıra kokusunu oluşturan çok sayıda uçucu bileşikle ortaya çıkıyor. Çeşit, yetiştiği koşullar, ne zaman hasat edildiği, nasıl olgunlaştığı ve sonrasında nasıl saklandığı bütün bu deneyimi etkiliyor. Kısacası domatesin gerçekten tadı var. Bazılarının ise gerçekten yok.
Daha kötüsü, yıllardır kurduğumuz “Eskiden domateslerin tadı vardı” cümlesi de nostaljiden, yaş aldıkça geçmişi romantikleştirmemizden ibaret olmayabilir. Ticari domates yetiştiriciliğinde yüksek verim, düzgün görünüş, uzun raf ömrü ve nakliyeye dayanıklılık gibi özellikler doğal olarak önem kazandı. Domates lezzeti üzerine yapılan genetik çalışmalar ise bazı ticari çeşitlerde aroma açısından önemli özelliklerin bu süreçte geri planda kalabildiğini gösteriyor.. Yani çocukluğunuzun domatesi gerçekten daha güzel olmuş olabilir. Bu, çocukluğunuzdaki yazların daha güzel olduğu anlamına gelmiyor. Orada hâlâ nostalji yapıyor olabilirsiniz.
Domatesi buzdolabına kim koydu?
Asıl kötü haber burada geliyor. Aileleri yıllardır ikiye bölen, evlilikleri sınayan ve mutfakta sessiz gerilimlere neden olan “Domates buzdolabına konur mu?” tartışmasında, buzdolabı karşıtı cephenin elinde birtakım bilimsel kanıtlar var.
Özellikle tam olgunlaşmamış domatesleri uzun süre düşük sıcaklıkta saklamak, domatesin karakteristik aromasını oluşturan bazı uçucu bileşiklerin oluşumunu olumsuz etkileyebiliyor. Başka bir deyişle buzdolabına koyduğunuz domates, domates olmaya devam ediyor ama bir miktar yaşama sevincini kaybedebiliyor.
Tabii ki Ağustos sıcağında mutfak tezgâhında üç gün bekletip çürütmek de çözüm değil. Tam olgunlaşmış bir domatesi bozulmasını önlemek için kısa süre buzdolabında tutmak dünyanın sonu sayılmıyor. Mümkünse yemeden önce oda sıcaklığına gelmesine izin vermek de aromasını daha iyi hissetmeye yardımcı olabilir.
Yine de bundan sonra birinin “Domates buzdolabına KONMAZ” diye bağırdığını duyarsanız kavganın ortasına girmeden uzaklaşın. Bilimsel dayanağı olması, o insanla tatilde aynı eve çıkmanız gerektiği anlamına gelmiyor.
Peki bu domates nereden geliyor?
İyi domates arayışı artık yalnızca lezzet meselesi de değil. Domates yerli mi? Mevsiminde mi? Açık tarlada mı yetişmiş? Organik mi? Pestisit kullanılmış mı? Tohumu ne? Üreticisi kim? Kaç kilometre yol yaptı? Bir noktada domatese background check uyguluyoruz. Kelimenin tam anlamıyla…
Özellikle pestisit meselesi son yıllarda gıda alışverişinin en büyük kaygılarından biri haline geldi. Burada da birkaç miti birbirinden ayırmak gerekiyor. Öncelikle bir domatesin yamuk, küçük, üzerinde toprak olan ve Instagram’da ya da Pinterest’te keten bir bezin üzerinde çok güzel görünecek türden olması onun otomatik olarak pestisitsiz olduğu anlamına gelmiyor.
Aynı şekilde “organik” de hiçbir pestisitin kullanılmadığı anlamına gelmiyor. Organik tarımda kullanılabilecek maddeler ve yöntemler ayrıca düzenleniyor. Avrupa Birliği’nde gıdalardaki pestisit kalıntıları için maksimum kalıntı limitleri bulunuyor ve ürünler buna göre denetleniyor.
Domatesi akan suyun altında iyice yıkamak yüzeyindeki kirin ve bazı kalıntıların azaltılmasına yardımcı olabiliyor ama bütün pestisitleri sihirli biçimde ortadan kaldırmıyor. Sabunla domates yıkamaya ise hiç gerek yok.
Yani “köy domatesi” yazan her domatesi sorgusuz sualsiz kutsallaştırmayalım. Ama güzel kokuyorsa yine de alabiliriz.
Belki mesele domates değildir
Yine de bütün dalgasını geçtikten sonra iyi domates arayışımızda biraz güzel bir şey var.
Modern şehir hayatı mevsimleri birbirine benzetmek konusunda oldukça başarılı. Aralık ayında çilek var, ocakta domates var, dünyanın öbür ucundan gelen avokado her zaman var. Klima sayesinde Ağustos’ta üşüyebiliyor, şubatta tişörtle alışveriş merkezinde dolaşabiliyoruz. Bir şeyin yalnızca kısa bir süre için var olmasına giderek daha az alışığız. İyi domates hâlâ buna direniyor.
Elbette aralık ayında da domates bulabilirsiniz. Ama Ağustos’ta güneşte olgunlaşmış, kokusu daha kesmeden elinize geçen o domatesle aynı deneyimi bulmanız o kadar kolay değil. Belki bu yüzden yazın ilk gerçekten güzel domatesi gereğinden fazla heyecan yaratıyor. Çünkü sadece lezzetli bir şey yemiyoruz. Takvimde olduğumuz yeri tadıyoruz.
Belki iyi domates takıntısının altında, sandığımızdan daha tanıdık bir panik var: Mevsimi kaçırmamak. Çünkü birkaç ay sonra bunların hiçbiri aynı olmayacak. O yüzden yazın iyi domates ararken biraz saçmalamaya hakkımız var. Domatesi koklayabiliriz. Manavımızla sadakat üzerine kurulmuş bir ilişki geliştirebiliriz. Arkadaşımıza poşetle domates taşıyabiliriz. “Buna sadece zeytinyağı ve tuz yeter” diyebiliriz. Hatta belki bir kez, yalnızca bir kez: “Eskiden domateslerin tadı vardı” bile diyebiliriz. Sonuçta yaz kısa. Domatesin de mevsimi geçiyor.