Yoko Ono’ya dadanmak: Mitler, gerçekler ve bir sanatçının portresi
Bugün Yoko Ono’nun adını duyduğumuzda aklımıza önce sanatı mı geliyor, yoksa yıllardır tekrar edilen klişeler mi? Sakıp Sabancı Müzesi’nde ziyarete açılan Yoko Onu: İçses ve İçyapı (Music of the Mind & Inner Structure) sergisi, Ono’nun 70 yılı aşan üretimini merkeze alırken, onun hakkında bildiğimizi sandığımız pek çok şeyi de yeniden sorgulatıyor. 27 Aralık’a kadar sürecek olan sergi yalnızca öncü bir sanatçının üretimine değil, yıllarca başkalarının hikayesi içinde gölgede bırakılan bir mirasa da yeniden bakma fırsatı sunuyor.
Yoko Ono, modern sanatın dünya çapında tanınan en güçlü temsilcilerinden biri. Kavramsal sanat, performans ve müzik alanındaki üretimleriyle sanat tarihinde önemli bir yere sahip. Fakat gelgelelim çoğumuz onu hâlâ yalnızca “John Lennon’ın eşi” ya da “The Beatles’ı dağıtan(!) kadın” miti üzerinden tanıyoruz.
Tamam, gelin biraz geçmişe dönüp The Beatles’ın şu gölgesini üzerimizden biraz kaldıralım.
Yoko Ono, Japonya’da ayrıcalıklı bir ailede dünyaya geliyor; ardından New York ve Londra gibi şehirlerde yaşıyor. Ayrıcalıklı bir çevreden geliyor olması ise hayatının hiçbir döneminde onu toplumsal meselelerden ve aktivizmden uzaklaştırmıyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşadıkları hem karakterini hem de sanatını büyük ölçüde etkiliyor; yaşadığı acılar zamanla sanatının da ayrılmaz bir parçasına dönüşüyor. Kavramsal sanat, performans ve müzik… Kendini en iyi ifade edebildiğine ve dünyayı iyileştirebileceğine inandığı araçlar bunlar.
John Lennon ile tanışmadan çok önce, 1960’lı yılların başında avangart sanat sahnesinin ve Fluxus hareketinin kurucu figürlerinden biri olarak bilinmeye başlıyor Yoko Ono. 1964 tarihli Kesme Parçası (Cut Piece) performansında izleyicileri üzerindeki kıyafetleri makasla kesmeye davet ederek beden ve cinsiyet politikalarını sorgulatıyor. Aynı yıl yayımladığı Grapefruit kitabında yer alan şiirsel talimat metinleri (instruction pieces) aracılığıyla izleyiciyi de sanatının bir parçası haline getiriyor. Lennon ile yollarının kesişmesi de yine bu sanat pratiği sayesinde. Painting to Hammer a Nail performansı sırasında tanışan çift, 1969 yılında evleniyor.

Yoko Ono, KESME PARÇASI performansı sırasında, 1964 // Telif Hakkı: Sōgetsu Sanat Merkezi, Tokyo, 1964. Fotoğraf: Minoru Hirata. © Yoko Ono
Ancak evlilikleri boyunca medya, Ono’ya sürekli “Lennon’ın çok aşık olduğu kadın” kimliğini layık görüyor. Sanatçı ve aktivist yönü ise yalnızca John Lennon ile ortak bir projeye imza attıklarında görünür kılınıyor. Evet, döneminde The Beatles çok ünlüydü, hâlâ da öyle. Fakat Yoko Ono’nun özgün sanatsal emeği ve feminist duruşu neden böyle bir magazine yenik düşürüldü?
Medyanın bu süreçteki manipülatif etkisi çok büyüktü şüphesiz. 1969 “Barış Yılı” boyunca ikilinin hayata geçirdiği protestoların popüler kültür tarihinde yeri büyük: Vietnam Savaşı’na karşı düzenledikleri Bed-In (Yatakta Barış) eylemleri, kendilerini bir çuvalın içine girerek dış görünüşe dayalı önyargıları protesto ettikleri Bagism performansı, dünya liderlerine barış sembolü olarak meşe palamutu gönderdikleri Acorns for Peace (Barış İçin Meşe Palamutları) projesi ve “WAR IS OVER! (If You Want It)” sloganlarının olduğu devasa billboard’lar… Fluxus felsefesi ile kitle iletişim araçlarının zekice bir buluşması. Üstelik yalnızca sanatsal değil; aynı zamanda politik bir üretim biçimi, küresel ölçekte yankı bulan bir aktivizm.

Ancak basının bu sanatsal ve siyasi ortaklığa yaklaşımı, onu anlamaktan çok çarpıtmak üzerine kurulu. The Beatles’ın menajeri Brian Epstein’in ölümünün ardından grupta zaten var olan iç gerilimler ve sanatsal ayrışmalar büyük ölçüde göz ardı ediliyor; dağılmanın sorumluluğu ise tamamen Yoko Ono’ya yükleniyor. Yoko’nun aktivist kimliğinin Lennon’a sirayet etmesi ve birlikte üretme istekleri, kitle medyası tarafından bir “tehdit” olarak konumlandırılıyor. Sonuçta Ono, çok daha karmaşık dinamiklere sahip bir sürecin bilinçli biçimde seçilmiş “günah keçisi”.
Medyanın çirkinleştiği en karanlık nokta ise Ono’ya yöneltilen açık ırkçılık ve kadın düşmanlığı. İngiliz basını ve kamuoyunun dolaşıma soktuğu anlatı da dönemin en tanıdık kalıplarından biri: Asyalı ve bağımsız bir kadın, “milli hazineleri” olan müzisyeni “yoldan çıkarıyor”. Ardında, yıllar boyunca yeniden üretilen bir nefret dili.
Peter Jackson’ın Get Back belgeseli gibi yıllar sonra ortaya çıkan arşiv çalışmaları ise bu anlatının karşısına bambaşka bir tablo çıkarıyor. Stüdyoda sessizce kendi sanatsal üretimiyle meşgul bir Yoko Ono. Grubun dağılışına dair yıllarca büyütülen bir medya miti. İkisi arasındaki mesafe, basının kurduğu hikaye ile gerçeklik arasındaki uçurumu göstermeye yetiyor.
93 yaşında olan Yoko Ono, ömrü boyunca maruz kaldığı tüm bu cinsiyetçi gölgeleme çabalarına rağmen feminist mücadelesinden, barış eylemlerinden ve deneysel üretiminden asla vazgeçmiyor. Uzun yıllar boyunca başkalarının hikayesinde yan role sıkıştırılan sanatsal mirası ise nihayet hak ettiği görünürlüğe kavuşuyor. Tarihin ona yavaş yavaş iade ettiği şey, yalnızca itibarı değil; kendi hikayesinin merkezindeki yeri.
Bu büyük miras şu sıralar Türkiye’deki sanatseverlerle de buluşuyor. Sakıp Sabancı Müzesi’nde kapılarını açan ve 27 Aralık’a kadar devam edecek olan Yoko Ono: İçses ve İçyapı (Music of the Mind & Inner Structure) sergisi, Yoko Ono’nun 70 yılı aşan sanat pratiğine bugüne kadarki en kapsamlı bakışlardan biri. Sergide sanatçının Dilek Ağacı ve Beyaz Satranç Takımı (Play It By Trust) gibi ikonik işlerinin yanı sıra, şiddet deneyimi yaşamış kadınların göz fotoğrafları ve ifadeleriyle katıldığı son derece güçlü feminist yerleştirme Yükseliş (2013) de yer alıyor.
Yoko Ono gibi kadınları bilmek, yalnızca geçmişi anlamakla ilgili değil. Aynı zamanda bugün karşılaştığımız adaletsizliklere, medyadaki manipülasyonlara ve toplumsal baskılara başka bir gözle bakabilmek. Dünyaya baktığımız merceği değiştiren de çoğu zaman tam olarak bu hikayeler.