Biz korkmaya çok hazırdık ama olmadı: Longlegs film incelemesi
Yaz mevsiminin sinema salonlarında da estirdiği o kurak rüzgarların arasından bir film yükseliverdi geçtiğimiz günlerde: Longlegs. Son yıllarda apayrı bir popülerliğe ulaşan bağımsız korku filmleri arasına eklenen yeni bir yapım daha. Eğer türün sevdalısıysanız sadece bu bilgi bile kalp atışlarınızı hızlandırmaya yetebilir ama filme dair sıralayacağımız özellikler burada bitmiyor: Longlegs’in başrollerinde It Follows ile zihnimizde yepyeni korkular tetikleyen, öz hakiki ‘‘scream queen’’ Maika Monroe ile nereden çıkacağını asla kestiremediğimiz (ve tam da bu yüzden çok sevdiğimiz) Nicolas Cage var. Filme dair yayınlanan ilk yorumlar genellikle bunlar üzerinde durarak Longlegs’in karanlık dünyasının oldukça korkutucu ve tam da bu yüzden heyecan verici olduğu yönündeydi ama… Tüm bunların yoğun bir pazarlama sürecinin bir parçası olduğunu anlamamız uzun sürmedi. Yani işte 1 saat 41 dakika kadar sürdü. Çünkü izledik. Acilen bu filmi izlememiz gerekiyormuşçasına bir hırsla koştura koştura izledik. Büyük umutlarımız mı kalbimizi kıran yoksa filmin ta kendisi mi? Uzaklara bakarak dadanıyoruz.
Korku filmlerinin belki de en heyecan verici taraflarından biri belli klişeler üzerinden yükselmesi. Evet, bile bile heyecanlanıyorsunuz izlerken. Slasher, in cin peri, şeytani güçler, zombiler, vampirler… Hangi alt kategoride olursa olsun tüm bu hikayeler bazı belli klişeler üzerinden ilerleyerek kendilerine yol çizerler. ‘‘Ben bunu daha önce görmüştüm’’ hissi başka türlerdeki hikayeler ve filmler için büyük bir hayal kırıklığı yaratabilir ama korku filmlerinde farklı bir heyecan yüklüyor izleyene: Tamam, ben bunu daha önce görmüştüm, nereye gideceğini az çok tahmin ediyor gibiyim ama olayların oraya doğru nasıl evrileceğini görmek için büyük bir heyecan duyuyorum! Son yıllardaki bağımsız korku filmlerinin popülerliği de biraz bu klişelere ters köşe yaptırmalarından geliyor. Ari Aster’in Hereditary ve Midsommar ile bu klişeleri nasıl beklenmedik yerlere götürdüğüne bizzat şahit olduk. Yazının başında da andığımız It Follows ise ışıklar açsak dahi geçmeyen bir korkuyu aşıladı beynimize. Şeytani güçler tarafından ele geçirilmenin böyle bir olasılığı olduğunu bilmiyorduk… Senaryosunu ve yönetmenliğini Gretel & Hansel, I Am the Pretty Thing That Lives in the House, The Blackcoat’s Daughter gibi filmlerin de arkasındaki Osgood Perkins’in üstlendiği Longlegs de böylesine övülünce, yine ters köşe olma hayallerine kapılmadık değil. Onlar da işte öyle bir şey amaçlar gibi yola çıkmışlar ama… (Bu yazı ‘ama’larla dolu olacak.)
Bundan sonrası artık spoiler, bile bile düşmeyin.
Longlegs’in klişeleri Kuzuların Sessizliği’nden de besleniyor biraz. Zaten filmin pazarlama sürecinde bu Kuzuların Sessizliği benzetmelerinden çok faydalanıldı. FBI’da başarılarıyla dikkat çekmeye başlayan genç bir kadın dedektif ve sırrı çözülemeyen bir seri katil… Kuzuların Sessizliği’yle kesişmeler ama bundan ibaret. Karakterimiz Lee Harker’ın hikayesi Clarice Starling’inkinden çok farklı…

Daha ilk sahnelerden görüyoruz ki Lee’nin gerçek üstü bazı güçleri var, özellikle sezgileri çok kuvvetli. Mesela çömezin çömezi olsa da sadece sokağa şöyle bir göz atarak, aradıkları o azılı suçlunun hangi evde saklandığını görebiliyor. Ve film bizi daha ilk dakikalardan şöyle bir sağlam geriyor. (Muhtemelen de en gerdiği tek an.) Lee’nin neden sezgileri bu kadar güçlü ve bu ne işe yarıyor? O ilk sahneler ne diye vardı? İşte filmin gerisinde tüm bunları anlamak güç çünkü hiçbir amaca hizmet etmiyor, sezgileri bu kadar güçlü olsa bile burnunun ucunda yaşananları görememiş bir kere… Neyse… Bu içgüdüleri sayesinde gelen başarı onu daha çetin bir davaya yükseltiyor. Elinde viskisiyle ahkam kesen amiri Carter, ”Yarı medyum olmak hiç medyum olmamaktan iyidir” diyerek on yıllardır süregelen ve bir türlü içinden çıkamadıkları seri cinayetleri çözmeyi Lee’ye devrediyor. Öyle bir çaresizlik içindeler çünkü…
Üstümüzde bir ağırlık var ama ne?
Lee zaten sosyalleşmeye çok meraklı biri değil belli ki. Medyumluğunu bilemeyiz ama işinde de titiz biri. Kendisine verilen kanlı dosyaların arasındaki bağları ve ipuçlarını dikkatle çözmeye çalışıyor. İşine o kadar dedike ki dosyaların başında uyuyakalıyor. Yine Carter sürüklüyor bunu, kalk gel bir şeyler içelim diye. Evinde de yalnız. Bu yalnızlık ona da mistik bir hal katıyor. Sen de çözülmesi gereken bir bilmece misin be Lee?! Evi de zaten aşırı ahşap, loş, klostrofobik. Ufak birkaç ayarlamayla çok iyi bir Pinterest evi olabilirdi ama bu hikayede değil. Lee annesini arıyor, onunla da son derece donuk muhabbetler ediyor. Annesi zaten ağır konuşması ve söyledikleriyle aklımızı bulandırıp duruyor. Ve tüm anlamlandıramadığımız şeylerin ortasında aşırı tekinsiz bir şekilde, akşamın köründe kapı çalıyor. Bahçede biri var. Görüyoruz, duyuyoruz ama tabii tam olarak yaklaşamıyoruz. (Bakın buralarda korkutucuydu.) Lee eve girince görüyoruz ki kapıya gelen kişi (evet, Longlegs yüksek ihtimalle) Lee’nin dışarı fırlamasını fırsat bilince ona bir sürpriz bırakmış. 9. yaş doğum günü kartı…

Konunun doğum günleriyle ve şeytanla bir ilgisi olduğunu da yine Lee’nin titiz çalışması, din bilgisi ve içgüdüleri sayesinde öğreniyoruz biz de. Filmin açılışında da bir doğum günü kızı görmüştük zaten, Longlegs tarafından yolu kesilip korkutulan. Ama yine de bunlar ne Carter’ın ne de bizim kafa karışıklığımızı gidermeye yardımcı olmuyor. Çünkü on yıllar boyunca işlenen tüm cinayetler aileden birinin cinnet geçirmesiyle gerçekleşiyor. Dışarıdan eve gelen biri yok. Her seferinde aile bireylerinden biri önce ailedeki diğerlerini ve sonra da kendini öldürüyor. Bu hep böyle ilerlemiş. Haliyle dışarıdan bir katile dair bir görgü tanığı veya bir ipucu yok. Her şeyi Longlegs’e bağlayan ise olay yerinde bırakılan o gizemli mektuplar. Ve Lee’nin olaylar arasında bağ kurmasıyla birlikte anlıyoruz ki her ailede doğum günü ayın 14’ünde olan biri var ve cinayetler 14’ünden birkaç gün önce ya da birkaç gün sonra işleniyor. Tüm bu olaylar arasında da başka bir bağ yok gibi gözüküyor.
Daha korkunç palyaçolar gördü bu gözler
Her seri katil bir noktada egosuna yenik düşüp hiç olmayacak hatalar yapar. Filmler ve klişeler bize bunu öğretti. Ama Longlegs asla hata yapmıyor, açık vermiyor. Olay yerinde bile yok zaten. Filmin sıradan bir seri katil hikayesinden ayrılıp iyice tekinsiz bir hal alması da bunu anlamamızla başlıyor. Lee ile birlikte olaylar arasındaki diğer bağları ve Longlegs’in ne şekilde dahil olduğunu anlamaya çalışırken biz, Longlegs’le de kesişiyor yollarımız.
Tüm zamanların en boş verilmiş karakterlerinden biri olabilir Longlegs. Daha doğrusu üzerine büyüüük anlamlar ve makyajlar yüklenen, üstüne bir de Nicolas Cage’e teslim edilen ama geri kalanı boş verilen bir karakter. Filme adını verecek kadar önemli bir rol üstlenen Longlegs’in neyi, neden ve nasıl yapıyor olduğu hakkında biraz daha şey öğrenmek izleyici olarak hakkımız aslında. ”Aman şeytanın işi” deyip de geçmek de zor, bir kere girmişiz bu filmin içine. Longlegs’e dair bildiğimiz tek şey 70’ler glam rock’ını seviyor olması. Söylediği şarkılar, duvarındaki Lou Reed posteri falan belli ki karakter derinliği katmak için hikayeye eklenmiş de. Ya sonrası? Sesi, kıyafeti ve makyajıyla o kadar teatral ki hikayeye kanıp korkmak için ben bizzat elimden geleni yapsam da Nicolas Cage’in hareketsiz suratındaki her pudra taneciği beni çekip çıkardı o hissiyattan. Abartılı bir delilik üzerinden korku yaratılmaya çalışılmış ama işte… Hikayeden Longlegs çıksa, hiçbir şey değişmezmiş zaten. Ya da Longlegs’i Nicolas Cage değil de herhangi biri canlandırsa da. Ama Nicolas Cage’in varlığı filmin pazarlama sürecini en çok şişiren özelliklerden biri oldu.
Peş peşe eklenen klişe olaylar silsilesi
Hikaye Longlegs, Lee ve Lee’nin annesi üçlemesi etrafında çözülürken film de bize ters köşe yapmaya başlıyor ama tüm bunlar da heyecandan çok uzakta. Bunda biraz Lee’nin annesi Ruth’u canlandıran Alicia Witt’in suçu var. Kendisini yaşlandırmak için kullanılan o perukta da arayabiliriz suçu. Bilmiyorum. Senaryo da bizim her şeye hemen kanmamızı bekliyor ve sorgulamamızı pek de istemiyor gibi. Al işte tamam twist burada, sebep de burada, çok da derine gitme der gibi ilerliyor her şey. Ama ama ama, bize yılın en iyi yapımlarından biri olarak gösterilmişti Longlegs. Tüm klişeleriyle üzerine atlamaya da hazırdık oysa ama bu klişelerin işleniş şeklinde izleyiciye ve korku filmi sevdalılarına yapılan bir ihanet vardı kesinlikle. Seri katillerden şeytani güçlere ve hatta gore’a varan bir skalada tüm klişeler peş peşe sıralanmış ve tüm bunların üzerimizde büyük bir etki yaratması beklenmişti belli ki.
Of belki de öfkem kendime. Saltburn’den Challengers’a, viral içeriklerin artık filmlerin tanıtım sürecinde ne kadar etkili olduğunu bizzat gördükten sonra bu tuzağa nasıl düştüm? Her yerde filmin övüldüğünü görünce kanıp izledim işte. Aslında orta karar bir korku filmi ve başka koşullarda izlesem, ”A tamam peki” deyip geçebilirdim. Neon yapımı bu bağımsız korku filmi, en başta sıraladığımız özellikleriyle son derece cazip gözüküyordu.
Bu arada film belli ki bazılarında başka türlü etkiler yaratmış. Osgood Perkins’in hüsranlar yaratan diğer filmlerinin aksine Longlegs iyi yorumlar almaya devam ediyor ve Rotten Tomatoes’da bile izleyici tarafından yüksek puanlara tutuluyor. O kadar Longlegs yönetmenin şimdiye kadar ki en iyi filmlerinden biri gibi duruyor. Bilemiyorum belki de diğerleri o kadar şeydi ki…