Márquez Yüzyıllık Yalnızlık romanıyla barışmış mıdır?
Bazı yazarlar vardır, isimleri bir kitapla sonsuzluğa kazınır. Bu şans mıdır yoksa lanet mi, karar vermesi güç. Kolombiyalı yazar Gabriel García Márquez’in 1967’de yayımlanan ve 50 milyondan çok satan Yüzyıllık Yalnızlık isimli kitabı da yazarın adından sonra hemen anılan kitabı oldu. Márquez isminin önüne mi geçti, yoksa onu ölümsüzleştiren kitap mı oldu siz karar verin. Fakat Yüzyıllık Yalnızlık, The New York Times tarafından ‘Yaratılış Kitabı’ndan bu yana tüm insanlığın okuması gereken kitap olarak tanımlandı. Siz düşünün gerisini…
Elbette Márquez külliyatını bu şahesere indirgemek ona haksızlık olur. Onu Kırmızı Pazartesi, Albaya Mektup Yok, Aşk ve Öbür Cinler, Benim Hüzünlü Orospularım gibi klasikler arasına giren kitaplarıyla tanıyoruz.
Ama Yüzyıllık Yalnızlık sahiden de bir başka. Bir kere elinize aldığınız an sadece hacmiyle bile biraz ürkütüyor bu roman. Márquez bu romanı yalnızca iki yılda yazmış. Ancak bir o kadar da öncesi var. “Yüzyıllık Yalnızlık‘ı iki yıldan daha az bir sürede yazdım. Ama daktilomun başına oturmadan önce bu kitap hakkında düşünmek 15- 16 yılımı aldı…” diyor yazar.
Nobelli Márquez’in isminin önüne geçen, kimi zaman lanetler okuduğu bu roman şimdi bir Netflix dizisi olarak karşımızda. Üstelik 10 yıl önce hayatını kaybeden yazarın “kesinlikle uyarlanmasın” demesine rağmen. Bu yazı Yüzyıllık Yalnızlık kitabına ya da dizisine dair bir eleştiri değil. Márquez diziyi izleyeseydi kitabını kıskandığı gibi diziyi de kıskanır mıydı, bu roman onun için ne demekti sorularının peşinden giden bir bulmaca. Sonrasında diziyi de konuşuruz, önce küsleri barıştıralım…

Márquez, 1982 yılında “fantastik ile gerçeği, bir kıtanın yaşamını ve çatışmalarını yansıtan, zengin bir hayal gücü dünyasında birleştirildiği” romanları ve kısa öyküleri için Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görüldü. Çok umrunda mıydı, sanmıyorum. Büyülü gerçekçilik akımının öncüsüydü. Romanları mucizelerle, tesadüflerle, aşkla, delilikle doluydu; efsunluydu. Kendisi de öyleydi. Ancak o böyle düşünmüyordu. Bir şekilde bu satırları okuyabiliyor olsaydı -neden olmasın- bu cümleden nefret edeceğine de eminim. Ancak Márquez yazdıklarının gerçek olduğunu büyük bir kararlılıkla iddia ediyordu. 1988’de “Her gün başımıza olağanüstü şeyler geldiğini görmek için gazeteleri açmanız yeterlidir,” dedi ve el artırdı: “Romanlarımda gerçeğe dayanmayan tek bir satır yok.” Bir keresinde de yazdığı her şeyi sekiz yaşından önce bildiğini, deneyimlediğini veya duyduğunu, bunun da büyükannesi sayesinde olduğunu iddia etmişti.
Takvimler 2014’ü gösterirken 87 yaşında arkasında birçok klasik bırakarak hayata veda etti Márquez. Ölümünden sonra Kolombiya’nın o zamanki başkanı Juan Manuel Santos, García Márquez’i “Şimdiye kadar yaşayan en büyük Kolombiyalı” olarak onurlandırdı.
Her yazar bir edebi mirası, sonsuza dek yaşamayı, bir şekilde iz bırakmayı hayal eder mi? Peki buna vesile olan bir kitaptan nefret edip kıskanabilir mi?
Tüm bunlar bir varsayım. Ancak elimizde güçlü kanıtlar da var. (Sadece hissel değil, biraz da ‘bilimsel’.) Márquez denilince akla gelen ilk eseri Yüzyıllık Yalnızlık. Fakat bu roman, yazarın neredeyse kabusu olmuş. Márquez romanından öylesine nefret etmiş ki onu “lanet kitap” diye anarmış.
Biz bunları “içeriden”, yazarın en yakınlarından öğreniyoruz. Yazarın oğulları Rodrigo ve Gonzalo García Barcha’dan… İkili bu yaz, demans hastası babalarının hasta yatağında yazdığı, yayımlanmasını istemediği romanı, babalarının 10. ölüm yıl dönümünde yayımladı. Türkçede de Can Yayınları etiketiyle okurla buluşan Ağustosta Görüşürüz, iki kardeşi bu yıl belki de hiç olmadığı kadar göz önüne getirdi.
Öyle ki romanın yayımlanmasına kısa süre kala babalarını ve yazar Márquez’i anlattıkları bir yazı kaleme aldılar. Gabo lakaplarıyla anılan babalarını yazar dünyasının Mick Jagger’ı olarak tanımladılar, babalarının çalışma rutinini, dostluklarını ve kendilerine verdikleri tavsiyeleri anlattılar. Bu yazıda en dikkat çeken şeylerden biri de Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık’a dair düşünceleriydi. Şöyle diyorlardı:
“(Márquez) … kendi çalışmalarını, özellikle de Yüzyıllık Yalnızlık’ı küçümsedi. “Kitaptan nefret etmeye başladı, çünkü yıllarca ‘yüzyıl böyle, yüzyıl şöyle’ diye tekrarlanıp durdu. Ve bunları takip etmesi de zordu. Kitaba, ‘la pinche novela’ – ‘o lanet olası roman’ olarak atıfta bulunurdu. Ama Kolera Zamanlarında Aşk’ın başarısı [Nobel’i kazandıktan üç yıl sonra 1985’te çıkan aşk ve yaşlanma hikayesi] onu bu romanla da barıştırdı… Sanırım sonlara doğru, onu biraz daha affetti.”
Rodrigo babasının kitabı yazdığı günleri de hatırlıyor: “Transa geçmiş gibiydi. Annem küçük mesajlar göndermek için bazen beni ya da kardeşimi çalışma odasına gönderirdi. ‘Bir anlatı labirentinde’ kaybolmuş gibiydi, odasına gittiğimizde sadece yüzümüze bakardı. O an, orada bizimle değildi.”
Yüzyıllık Yalnızlık’la ilgili bir başka durum daha vardı: Márquez kitabın hiçbir şekilde bir sinema filmine dönüştürülemeyeceğini düşünüyordu. García Márquez’in çalışmalarının başka uyarlamaları oldu. Kolera Zamanlarında Aşk, Javier Bardem ve Benjamin Bratt’ın başrollerini paylaştığı bir filme dönüştü. Ancak yapımcı Harvey Weinstein (ki kendisini hiç iyi bilmeyiz!), bu romanı da uyarlamak istediğinde Márquez’in şartları vardı: “Kitabın tamamı çekilmeli, ancak 100 yıl boyunca her yılı yalnızca bir bölüm – iki dakika uzunluğunda – yayınlamalıyız.”
Ancak ölüler bile bazen sözlerini dinletemez. (Arabesk!)
Bugün Netflix kütüphanesinde parlayan bir Yüzyıllık Yalnızlık bizi bekliyor. Márquez’in 1967 tarihli romanı artık bir dizi… Dizinin sekiz bölümden oluşan ilk kısmı 11 Aralık’ta izleyicilerle buluştu. Dizi ailenin de şartıyla İspanyolca ve Márquez’in memleketi Kolombiya’da çekildi. Toplam 16 bölüm izleyeceğiz bu “romanı.” Ancak ikinci sezon ne zaman gelecek net bir tarih yok.

Uyarlamaları bilirsiniz. Genelde hayal kırıklıklarıyla dolu bir deneyimdir. Çünkü hikayenin tüm detaylarına hakim olan okur, ekranda gördüklerinden memnun olmamaya yakın bir şekilde, “Keşke zihnimde canlandırdığım gibi kalsaydı” der.
Fakat bu kez işler böyle olmadı. Büyük bir çoğunluk dizinin “Muhteşem romanın muhteşem uyarlaması” olarak tanımlıyor.
Márquez bunu duysaydı birazcık da olsa mutlu olur muydu? Küsler barışmasın mı artık?