Teknoloji başka tarafa: Anda kalamamak, tuşlu telefonlar ve ”tekno spiritüellik”

Sosyal medyayı bırakmaktan e-mail adresini bile kapatıp ormana taşınmaya kadar giden bir spektrum teknoloji karşıtlığı. 2000’lerde dünyanın sonunun gelmediğine karar verdiğimizden beri (tabii Matrix’te olduğumuza inanmıyorsak) teknoloji ve inovasyona inancımız çok daha yükselmiş durumdaydı. Fakat internetin hayatımızı kaplayışı, pandemiden sonra daha da çevrim içi bir hal alan hayatlarımız ve bilgisayar ya da telefondan kafamızı kaldıramayışımız bu durumu biraz daha korkutucu kıldı kimileri için. Teknoloji karşıtlığının dediğimiz gibi birkaç katmanı var ama genel olarak şöyle bir düşününce hangimiz -az ya da çok- bilgisayar başında geçirdiğimiz anlardan nefret etmiyoruz ki? Dijital dünyaya, telefon nefretine, ekran süresi sayaçlarına dadandık.

Cep telefonlarının yaygınlaşmasıyla günlük hayatlarımızda maruz kaldığımız radyasyon 21. yüzyılın başlarının en büyük meselelerinden biriydi. Tuşlu Nokia’ların arkasına yapıştırılan radyasyon önleyici sticker’lar plasebo efekti midir bilinmez ama herkesin içini biraz daha rahatlatmıştı. O zaman cep telefonları oldukça önemli bir gereksinim olarak yanımızda tuttuğumuz bir şeyken şarjı kolay bitmez ve sadece önemli anlarda rahatsız ederdi. Yani öyle dakika başı ötmez ve “Benimle uzun zamandır fotoğraf edit’lemedin” diyen bir uygulamadan bildirim yollamazdı. Edepli ve saygılıydı yani, biz istediğimiz kadar konuşurdu, üstüne ek ayar yapmamıza gerek olmamasına rağmen.

Şimdi ise sıkıldığımız her vakti kendimizi telefonumuza şöyle bir göz atarken bulduğumuzda o ekran kilidini neden açtığımızı unutur hale bile gelebiliyoruz. Çünkü akıllı telefonlar sınırsız bir dünyayken bize kalabalık küçük bir lunapark gibi ışıl ışıl dünyasıyla geliyor. Öte yandan başka şehirlere göçen arkadaşlarımızdan hiç olmadığı kadar hızlı bir şekilde haber alabiliyor, toplantılara katılabiliyor, mobilya satın alabiliyoruz. Gözlerimiz ufak dikdörtgen bir ekrana doğru dalıp giderken kendi dünyamızda neden kayboluyoruz? Telefonda geçirilen hipnotize olunmuş vakitler sanki bir solucan deliğinin içinde başka bir güç tarafından daha ileriye götürüyor bizi. Biz duramıyoruz, uygulamalar bırakmıyor. Beyin ödül-ceza mekanizmasından uyuşmuşken, rengarenk afişler, reklamlar ve hafif tatlı eğlenceler ve yaptığımız tüm iş ve sorumluluklar, bir dikdörtgenin içerisinde sürekli değişen görüntü ve seslerle iki duyumuzu kullanacağımız şekilde iletiliyor. Teknolojik aletler daha akıllı oldukça, daha çok işi tek bir cihazdan yapabiliyorken, bu durum bizim beynimizi yoruyor.

Her şeyin bir arada olduğu bu sürpriz kutucuk ve arkadaşları neredeyse muadili tablet ve bilgisayarlarla birlikte, bir kişinin tüm gününün ekranda geçmesine sebep oluyor. Çünkü dijital dünyada gerçek hayattan çok daha hızlı reaksiyon alabiliyor, çok daha hızlı reaksiyon verebiliyoruz. E bu da sabırsız beynimizi epey sevindiriyor. Bunun üzerine belki de hayatında hiç tuşlu telefona sahip olmamış kesimin bile tuşlu telefonlara döndüğünü görüyoruz. Sadece SMS ve ülke içi aramaların kullanılabileceği bu telefonlarda bunların dışında bir de meşhur “yılan” oyunu var, zaten bundan daha iyi bir eğlence de bulamazsınız. Eski telefonların yanında bir de bunların yeni çıkan versiyonları var, çünkü kapitalizm hiçbir fırsatı kaçırmaz. Şimdi ise kapaklı telefonlarını online platformlardan alan gençler aynı eskiden yapıldığı gibi sticker’larla süsleyip kendi karakterlerine biraz daha süs katıyorlar. Bunun istendiği zaman çevrimdışı olma ihtiyacından kaynaklandığını düşünüyoruz. Artık telefonlar bizi rahatsız etmeyecek!

Telefonla olan bağımızı koparmanın başka bir yolu da telefonlara ekran süresi ayarlayıcılar indirmek veya tüm bildirimleri kapatmak oldu. Tabii ki “ya acil bir şey olursa” korkusunu yaşayanlar bu hareketten çok da faydalanamazken, özellikle sosyal medya uygulamalarının git gide artan bildirim sayılarına, onların saygısız ve sınırsız ricalarına (evet, aynı eski toksik sevgili gibi) bir dur demiş oluyor bu özellikleri kullananlar. Peki neden bu sınırsız ricalara maruz kalırken bunlara hayır demek zor ve bu kadar işimiz o ekranın içinde kolayca halledilebiliyorken ekrana bakarak saatler geçirmek de bir o kadar zor?

ABD’de ortalama ekran süresi dokuz saatken (buna bakılan her ekran dahil), göz doktorları ekrana sürekli bakmanın gözde ciddi değişikliklere yola açtığını bile söylemiş. İnsan gözleri ergenlikten sonra büyümeyi bırakırken artık gözler büyümeye devam ediyor. Eğer gözlerimizi sürekli yakın objelere bakarak geçirirsek gözler genişliyor ve bu sebeple ışığı doğru şekilde yansıtmayarak göz bozukluğuna yol açıyor. Tabii ki de bu fiziksel etkisinin yanında bir de şu soru ortaya çıkıyor. Ekranda sürekli yeni ve doyurucu görsellere bakıp hipnotize olduğumda ve hatta garip duyulsa da ekranın içindeki dünyayı gerçekliğimle özdeşleştirdiğimde yanımdaki duvara baktığımda onun gerçekliğini hissedecek miyim? Dokuz saati sadece parmaklarımızla dokunduğumuz bir dünyada geçirirken, yaşadığımız hissediyor muyum? Çünkü ekran sadece görmek, hoparlör sadece duymakken, geri kalan duyularım ne yapacak, kaslarım hareket etmeyi bırakacak mı?

@thedailyvictorian

your hopes & dreams are POTENT today so make room for them ok?🔋 love you

♬ original sound – thedailyvictorian

Telefonlar bu durumda bizi “anda kalmak”tan uzaklaştıran ama işlerimizi hızlıca yapmamıza ve bizi başka şeylere daha hızlı vakit ayırmamıza yardımcı olan bir ikilikte bırakıyor. Yani sevsek mi nefret mi etsek, şu tuşlu telefonlara dönsek uzaktaki arkadaşı nereden arayacağız? Bunların hepsi birer soru işareti olarak kalıyor. Tam bu ikiliğin yanında akıllı telefonlar çeşitli uygulamalar, Spotify’daki ses frekanslarıyla çoğumuzu meditasyon ve farkındalıkla tanıştırmış öncüler olarak yer alıyor hayatımızda. Batıcıl Budist geleneklerin çeşitli uygulamalara dönüştürüldüğü, kimisine göre bir metalaştırma aracı olan telefon bizden birçok basit zevki alırken diğer yandan da bize çok şey öğretmeye devam ediyor ve iletişim halinde bırakıyor. Antropolog Genevieve Bell insan-bilgisayar etkileşimini çalışırken bu ilişkiye “tekno-spiritüellik” adını koyuyor. Teknoloji, içinde yapılan şeylerin tamamen amaca yönelik olması, her şeyin içinde sayılar ve rakamlarla ifade edilmesiyle eleştirilirken, insanın yeniden kendinde hissetmesi için de bir araç olarak kullanılması oldukça kafa karıştırıcı. Fakat başından bizim canlı vücudumuzu odun yaptığı iddia edilen cihaz da onlar değil miydi? Onlardı. Her şeyin başı denge diyoruz, artık hayatımızda ve işimize yarayan bir cihazı başlı başına terk etmek de bir opsiyonken, bu spektrumun neresinde duracağımız ise kendimizle kurduğumuz ilişkiye bağlı bir durum.