Haddinden yüksek bütçeli bir öğrenci filminin yüzümle ilgili düşündürdükleri: The Substance

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Son ayları bir taşın altına serin serin saklanarak geçirmediyseniz Coralie Fargeat tarafından yazılıp yönetilen The Substance’ı (Cevher) ya çok iyi ya da çok kötü şekilde duymuşsunuzdur. Fargeat, feminist mesajlar taşıyan sarkastik bir bilim kurgu-korkusu olarak adlandırabileceğimiz bu filmle 2024 Cannes Film Festivali’nde En İyi Senaryo dalında Altın Palmiye’yi de eve götürdü. MUBI’nin son dönemde streaming platformunu aşan hırslarının parçası olarak dağıtım haklarını satın alıp hem sinemalarda hem de platformda gösterime soktuğu bu iddialı filme biz de kayıtsız kalmadık ama orası ne kadar hayırlı oldu bilemeyeceğiz…

Yazının ilerisinde elbette ki bazı spoiler’lar çıkabilir. Çok değil ama çıkabilir.

34 yaşında bir kadınım ve şu sıralar yaşlanma hakkında hiç olmadığı kadar çok düşünüyorum.

Cumartesi günü gidecek film ararken bu temayı işleyen, iMDB puanı 7.7 olan, Cannes’da En İyi Senaryo ödülü almış bir film görünce kararımı vermem çok zor olmuyor.

Sinemaya giderken metronun camındaki yansımama bir an gözüm takılıyor. Belki ışıktan, normalde henüz sorunlar listeme giriş yapmamış olan nazolabial çizgilerimi ilk kez bu kadar derin görüyorum ve bu beni fena halde çarpıyor. Bir şey yapmalı… O bir şey nasıl bir şey? Cilt bakımıyla şimdikinin ötesinde elde edebileceğim ekstra bir kazanım yok, bakabileceğim kadar bakıyorum zaten. Dolguya ise mesafeliyim ve zaten o bölgede dolgular hiç doğal durmuyor, biliyorum, yaptıranları şıp diye tanıyorum. Yüz gerdirme desen, bu yaştan başlarsak 40’tan sonra ne olacağız, o kadar da değil… 50’ye kadar beklesem, o zaman gerdirsem, ona da epey var. Şu yeni nesil lazerler peki? Bazısı çok övüyor ama çuvalla para döküp etki görmeyenler de çok. Microneedling gerçekten toparlıyor diyorlar ama cilt altı yağ dokularını erittiğine dair hikayeler de okudum. Belki de abartıyorum konuyu. Geçen gün yaşımı öğrenince “çok genç gösteriyorsunuz” diyen kadın iltifat mı ediyor, gerçekten öyle miyim, bilmeyi çok isterdim. Ama demek ki bazı şeylerde sona yaklaşıyoruz. Halbuki birkaç yıl daha olsaydı…

İşte bunlar kafamda parendeler atarken salona giriyorum.

Los Angeles palmiyelerinin altında yaşlanma bunalımlarıyla Sunset Boulevard vari bir giriş yapıyoruz filme. Demi Moore, ilerleyen yaşı sebebiyle alıştığı dünya ayaklarının altından çekilip alınan TV yıldızı Elizabeth Sparkle olarak karşımızda. Elizabeth yaşlanarak kaybettiklerini geri kazanmak için her şeyi yapmaya ışık hızıyla hazır hale gelirken, film de tamamiyle bu çağın Portrait of Dorian Gray uyarlaması gibi görünen hikayesini anlatmaya gümbür gümbür girişiyor, bu sırada çekingen olmayan bir sinematografiyle dört nala giderken hikayeyi serip açma, evreni kurgulama ve karakter inşası adımlarını atlaya atlaya ilerliyor. Şimdilik elimizde görsel olarak vurucu ama biraz tek boyutlu bir dünya var. Ama vardır bir bildikleri diyoruz.

İlerleyen dakikalarda, Elizabeth’in ekstrem bir DIY klonlama prosedürü sonucu omurgasından “doğan” genç alter egosu Sue rolünde pırıl pırıl bir Margaret Qualley sahneye giriş yapıyor. İşte bu noktada film bazı çok önemli mesajları önümüze adeta füze gibi hızlıca atmaya başlıyor: Kadınları birbirine kırdıran bir sosyal ve ekonomik sistem. Bunun ayırdına varmamamız için her türlü sebep oluşturulsa da aslında genci, yaşlısı, çirkini, güzeli hepimiz aynı gemideyiz. Güzellik endüstrisinin tuzaklarına her düşüşümüzde, her kestirip biçtirmede, her enjeksiyonda aslında kendimizden bir şeyler çalıyoruz; geçmişteki, bugünkü veya gelecekteki kendimizden. Çok da örtük olmayan metaforlarla verilen bu mesajlar zamansız ama bir o kadar da her zamankinden önemli. Filmin yarısına yaklaşmadan ben nazolabial çizgilerimi pek kafaya takmamaya, mümkün mertebe nemlendiricimi güzelce sürüp bol su içmeye karar vermiş haldeyim.

Filmde ciddi sendelemelerin başlaması aynı zamana denk geliyor. Elizabeth ve Sue tekliklerini, varlıklarına devam etmek için birbirlerine muhtaç olduklarını unutup rekabeti pisleştirirken, keyifli ve tempolu bir kan davası anlatısından karakter oluşturmaya zaman kalmıyor. Filmdeki kimse karakter değil, herkes birer tip. Başta karakter olacakmış gibi yapanlar da film ilerledikçe tipe evriliyor. Sue (Margaret Qualley) hayatın dibini sıyırmaya kararlı, hırslı ve bencil bir seks bombası, Elizabeth Sparkle (Demi Moore) hayata dargın ve sinirli bir eski yıldız, Harvey (Dennis Quaid) tipik bir orta yaşlı zengin beyaz erkek patron klişesi… Ve yalnızca bundan ibaretler. Herkes tek bir duygu ve motivasyon ekseninde var. Herkes tam da birkaç kelimelik bu özetlerine bakarak davranmalarını bekleyeceğiniz şekilde davranıyor. Bu bölümde aynı mesaj bıkmadan usanmadan yalnızca vites artırılarak; her seferinde biraz daha şiddetli, biraz daha pis, biraz daha ışıltılı veya biraz kanlı bir şekilde tekrarlanıyor. Üstelik bir bilim kurgu için çok kritik olan evren kurgulaması da baştan eksik yapıldığı için neyin niçin mümkün olabildiğine türlü ikna olamıyoruz, oraya gözümüzü kapatıp ikna olmamız gerekiyor. Filmin adının aksine elde pek de substance (öz) olmayınca, bol keseden saçılan Portrait of Dorian Gray ve Sunset Boulevard göndermeleri de bu gidişata çok fazla merhem olamıyor. 

Bu kağıt düzlüğünün izleyene bundan fazla bir şey vermeyeceğini yavaş yavaş anlıyorum. Tamam mesajı aldık, artık yavaştan toparlayıp evlere dağılsak mı? Derken… O evlere bir türlü dağılamıyoruz.

Hakkını vereyim, filmin çok başarılı olduğu bir konu izleyicisine bir şeyler hissettirmek. Kırgınlık, gerilim, utanç, sıkıntı, tiksinme, hayret gibi birçok duyguyu bu zamana kadar yoğun şekilde hissettik. Son 20 dakika ise, hiç yaşamadım ama kabir azabını hayal ettiğime çok yakın bir şekilde gerçekleşiyor. Film izleyicisinin üstüne metafor üzerine metafor, numara üzerine numara, atraksiyon üzerine atraksiyon, gore üzerine gore, grotesk üzerine grotesk atıyor. Herhangi bir iç tutarlılığı kalmıyor. Filmin bu bölümünü ilgi görünce ne yapacağını şaşıran, duracağı yeri bilemeyen bir çocuğa benzetiyorum. Hissettiklerim treninin ilk vagonunda başkası adına utanç var artık. İşin garibi, hınca hınç dolu sinema salonunda bu son 20 dakikada kalkıp giden birkaç izleyici hariç herkes halinden çok mutlu görünüyor. Dakikalarca geliyorum diyen, sonra da kör göze parmağı sokup bir de iyice çeviren espiriler herkesi tek yürek yapıyor. İşte anlatacağını böyle bir siyasetçinin çocuğuna anlatır gibi anlatan filmleri seviyor kitleler, diye düşünüyorum her kahkaha koptuğunda… Böylece film, benim de dahil olduğum bir kısım izleyicisine özel de hissettirerek bu yoğun his portfolyosunu tamamlamış oluyor. Böylece güncel bir Norma Desmond/Dorian Gray hikayesi olarak başlayan The Substance, haddinden yüksek bütçeli bir öğrenci filmi olarak son buluyor. 

Hayatımda hiçbir filmden yarısında çıkmadım. Tabii burada çocukken ailemin konusuna bakmadan beni de götürdükleri 8MM ve Being John Malkovich’i saymıyorum, 18 yaş üstüne önerilen bu filmlerden (gözümü kapatmanın yeterli olmayacağına kanaat getirilince) arar topar çıkarılmıştım. Ama The Substance’ın fazla uzatılmış son bölümünde -aptal yerine konmuş hissettirerek- ilk kez bir filmden kendi irademle erken çıkma fikrine beni yaklaştırdığını belirtmeliyim. Diğer yandan, bu filmi izleyen kimsenin unutacağına ihtimal vermiyorum. Aradan yıllar geçse de kimse izlemiş olduğundan tereddüt duymaz, başka bir filmle karıştırmaz. Fikrinin olumlu ya da olumsuz olduğuna karar verme sıkıntısı çekmez, nasıl bulduğu sorulduğunda lafı gevelemez. Yani film izleyende bariz bir iz bırakıyor ama doğru şekilde mi bırakıyor emin değilim. Bu hikaye onlarca kez çok daha iyi anlatılmıştı, bir o kadar da çok daha iyi anlatılacaktır. Yine de şimdilik zamanın yüzümdeki izlerini biraz rahat bırakacağım.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin