Girls’ten sonra Londra’ya uçan kalpler: Too Much ve bizim romcom sevdamız

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Lena Dunham “Girls” dizisiyle 2010’lara adını yazdırmıştı, şimdilerde ise “Too Much” ile romantik komedi formülünü yeniden düşündürüyor. New Yorklu Jess’in Londra’ya taşınmasıyla başlayan hikaye, klasik bir ‘‘Amerikalı genç kadın Avrupa’da” anlatısından çok daha fazlası. Ama “yeni” olmanın bedelini ödüyor. Dizi, modern aşkın karmaşasını umutsuzluk ve absürtlükle harmanlayarak izleyiciyi yakalamayı başarsa da bu türün yeni örneklerine hissettiğimiz mesafenin nedenini bir kere daha hatırlatıyor.

İzlerken fark ediyoruz ki “Too Much” bize aşkı değil, aşkın yorgun ve tereddütlü halini sunuyor. Bazen şarkı listeleri, bazen utangaç itiraflar arasında, bir ilişki nasıl sarsılır ve yine de ayakta kalır, onu izliyoruz.

Başrollerinde Megan Stalter ve Will Sharpe’ın yer aldığı 10 bölümlük Too Much’a dadandık.

Zaman değişiyor. Bazı şeylerle kurduğumuz bağ ve duyduğumuz hisler hiç bitmiyor ama yerinde de saymıyor. Genelde “iyi ki” dememiz gereken durumlar bunlar, biliyorum, fakat söz konusu romantik komediler olunca geçmişin kolları hep sıcak ve konforlu geliyor. İflah olmaz bir romantik komedi bağımlısı olmanın birçok olumsuz yanı olabilir ama size en beterini söyleyeyim: Her yeni yapımı, içten içe asla aynı hazzı almayacağınızı bilmenize rağmen, izlerken ve sonunda hayal kırıklığı içinde geçmişe dönerken buluyorsunuz kendinizi.

21. yüzyılın en iyi dizileri arasında gösterilen “Girls” ile bir jenerasyonun kalbinde taht kurmuş olan Lena Dunham’ın “Too Much”ından bahsedeceğim size bugün.

Ama önce bir itirafla başlayayım, ben Dunham’ın tüm işlerine referans olabilecek, ismini televizyon tarihine kazımış, henüz 26 yaşındayken yazıp yapımcılığını üstlendiği bir de üstüne üstlük başrolünde oynadığı “Girls”ü hiç izlemedim! Bayılarak izleyen, her seferinde “Nasıl izlemezsin” nidalarıyla beni yargılayan arkadaşlarımla hayatıma devam etmenin bir şekilde yolunu bulmuşken karşıma birden “Too Much” çıktı.

Lena Dunham ismi, zihnimdeki kırmızı sirenleri harekete geçirdi, bir de “New Yorklu, kalbi kırık bir kadın aşkı bulma umuduyla Londra’ya taşınınca tipik romantik kahramanlara hiç ama hiç benzemeyen bağımsız bir müzisyene âşık olur” şeklindeki tanıtım cümlesi içimdeki iflah olmaz romantiği uyandırdı. Ve uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yaptım, binge’ledim!

Başrollerinde Megan Stalter ve Will Sharpe’ın yer aldığı “Too Much” —şimdilik— 10 bölümlük bir romantik komedi. Amerika’da bir evin salonunda, ailenin üç kuşak kadınının sıkıcı bir cuma akşamına konuk olarak başlıyoruz diziye. İlerleyen dakikalarda anlıyoruz ki 30’ların başındaki Jessica’nın hayatını izleyeceğiz.

Jess umutsuz bir kadın. Sevgilisi Zev onu terk etmiş. Hayat, feminist filmler çeken bir yönetmen olma hayalini, hiçbir şeyden anlamayan erkeklerle birlikte çalıştığı, reklam filmleri çeken bir yapımcı olmaya evirmiş. Jess, terk edildikten sonra büyükannesinin evinde annesi ve kardeşiyle birlikte yaşamaya başlamış. Ve tabii eski sevgilisi Zev’e ve kendisini onun için terk ettiği, güzeller güzeli Instagram fenomeni Wendy’ye takıntılı.

Yetmeyecek biliyorum ama Jess’i şu üç kelimeyle özetleyeyim: Umutsuz, mutsuz ve yorgun.

Amerikalı genç kadın Londra’da

Fakat bilirsiniz, şehre bir yabancı gelir ve hikaye başlar.

Kahramanımız Jess, yeni bir iş için rotasını Londra’ya kırıyor. Bu onun için yeni bir başlangıç olacak. Zaten “Jane Austen filmlerinin kahramanları influencer’larla sevişir miydi?” diyecek kadar İngiltere kırsalında geçen dönem filmlerine aşık. İngiliz rüyası yaşamaya dünden hevesli… The Spice Girls’ü anlatan “Spice World”ü sinemada dokuz kere izlemiş biri o! Tüm bunlar, klasik bir “Amerikalı genç kadın Avrupa’da” anlatısına davet edildiğinizi hissettirebilir. Devam edin lütfen.

Jess, nihayet Londra’ya geliyor. Hayallerinden çok çok farklı olsa da kilometrelerce uzakta yeni bir ev, yeni bir iş, yeni bir çevre ve ilk günden yeni bir aşk buluyor. Dışarı çıktığı ilk gece tanıştığı Felix… Ve hızlı bir şekilde Jess ve Felix’in geçmişlerine, yaralarına, ailelerine ve hislerine ortak oluyoruz. Dört başı mahmur bir aşk değil bu. Jess birden bire tüm geçmişini ve kırgınlıklarını unutmuyor tabii… Eski sevgilisi ve onun sevgilisi Wendy’i düşünmekten, stalk’lamaktan kendini alamıyor. Üstüne bir de Wendy’e seslenen videolar çekiyor, ona duygusal mesajlar yazıyor. Tabii öfkesi için doğru kaynağın Wendy olmadığını o da biliyor, hatta “Ondan nefret bile edemem, çünkü koruyucu aileden kendi başına çıkmayı başarmış ve gerçekten kendine özgü, harika bir tarzı var” diyor ama işte… Jess’in Wendy’e seslenerek çektiği bu videoları izlerken “Sahnede silah görüldü. Ne zaman patlayacak?” sorusu zihnimizi boş bırakmıyor. Ve tabii olanlar olacak…

Amerikalı kadın İngiltere’de anlatısına dönecek olursak… Gerçekten de bu referanslar, dizinin 10 bölümü boyunca sıkça karşımıza çıkıyor. Klasikleşmiş romanlara ve filmlere çeşitli göndermelerde bulunuyor. İlk bölümün adı “Nonsense and Sensibility” (Saçmalık ve Sağduyu) örneğin. Kimi sahnelerde Jess’in Hugh Grant’in Edward Ferrars rolüne duyduğu hayranlığı izliyoruz. Kahramanımız Jess, zengin semtlerde dolaşıp Richard Curtis filmlerinden fırlamış gibi duran evleri görmekten keyif alıyor. Felix’e aşık oldukça, onu bir dönemi beyefendisi olarak hayal ediyor… Neyse ki bu referanslar tadında.

Dunham’ın izleri

Başta da itiraf ettiğim gibi “Girls” izlemediğim için Dunham’la ve kurduğu dünyalarla duygusal bir bağım yok. Fakat şu ortada ki Dunham, “Girls” ile öylesine büyük bir başarı yakaladı ki sanıyorum bu onun laneti oldu. Zira sonraki işleri hiçbir zaman “Girls” kadar ses getirmemiş. Daha doğrusu getirdiği ses, “Girls”ün gölgesinde kaldığı için duyulmamış. Tabii bir de Me Too zamanı tartışma yaratan açıklamaları gelebilir aklınıza. Çok da başarılı olmayan ama hatrı sayılan bir kariyer yönetimi diyebiliriz kısaca.

“Too Much” aslında Dunham’dan da izler taşıyor. İşin aslı bu durum, diziden daha çok ilgimi çekici. Dunham da müzisyen eşi Luis Felber’la birlikte yarattığı bu yarı-otobiyografik diziyle belki de artık bir şeyleri aşmaya, “Girls” dahil kendisine pranga olan her şeyden özgürleşmeye çalışıyordur.

Otuzlu yaşlardaki iki karakterin geçmiş ilişkilerden ve farklı aile bağlarından aldıkları yaraları konuşarak birbirini tanıması, temkinli ama canlarının istediği şekilde bir ilişki yaşaması son zamanların tanıdık hikayesi. Formül belli ve her seferinde kendini izletmeyi başarıyor. Fakat nedendir tam emin olamıyorum, uzunca bir süredir romcom izlerken yaşadığım tedirginliği ve öylesineliği “Too Much”ı izlerken de yaşadım. Krizler çağının her şeyi mümkün kılmasına rağmen sevgi ve aşk gibi duygulara hâlâ takıntılı uslanmaz bir romantik olduğumdan mıdır yoksa “Başroller birbirine aşık olur ve sonsuza dek böyle devam eder” mottosunu izleyerek büyüdüğüm için mi bilmiyorum… Belki de ben yeni romcom’ları izlemeyi en azından beklenti içinde olmayı bırakmalıyım…

@toomuchnetflix

“You’re like this alien but you also feel like home” 🥹 #TooMuch

♬ original sound – Too Much Netflix – Too Much Netflix

Bu kadar söylenmeme bakmayın. “Too Much”ı izleme niyeti olanların da moralini bozmayayım tabii. Romantiklikten uzak komediye daha doğrusu absürt komediye daha yakın bir dizi sizi bekliyor. Başrol Jess’in samimi performansı, Andrew Scott, Naomi Watts, Stephen Fry ve Kit Harington gibi sürpriz konuklar, Jess ve Felix’in birkaç sahnesi (Felix’in müzik listesi hazırlaması, Jess’in babasını anlatması, ikisinin de birbirilerine seni seviyorum demekten tereddüt etme nedenlerini anlatması vs.) diziyi izlemeye değer kılıyor. Kısacası bir şekilde Too Much’ı sıkılmadan bitiriyorsunuz. Maalesef günümüzde önemli bir kriter.

Bir pazar gününü ayırmaya değer mi? Son bölümde iflah olmaz romantikleri de kalbinden yakalayacak “Sanki bir uzaylı gibisin ama yine de senin yanındayken evimdeymişim gibi hissediyorum” cümlesi için bu soruya “Evet” yanıtını vereceğim.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin