Öfkemize ne oldu?: Beef ikinci sezon incelemesi

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Beef’in ilk sezonu için “Öfkeye Övgü” başlığını atmış, son yıllarda öfkenin duygu mertebesinden nasıl aforoz edildiğini konuşmuş, öfkeye hak ettiği yeri yeniden vermemiz gerektiğini hatırlamış ve diziye tüm bunları mükemmel bir şekilde aktardığı için hayranlığımızı dile getirmiştik.

İkinci sezonda ise ilk sezonun yaşattığı katarsisi ararken, dizideki karakterlerde o öfkenin bir türlü cezveden taşamayışını ve nihayet sönümlenişini izliyoruz ne yazık ki. Bu açıdan bakıldığında ilk sezon modern çağın bastırılmış duygular dünyasına bir isyanken, ikinci sezon tam da bu çağın insanlarını anlatıyor. Öfkesini yüzleşerek dışa vurmaktansa, daha korkak, sinsi ve gizli şekillerde kusmaya çalışan ve sonunda daha büyük bir güç ortaya çıktığında boyun eğen insanların dünyası. Belki de bu yüzden ilk sezon bittiğinde korkunç şeyler olmuş olmasına rağmen umut duygusuyla dolarken, ikinci sezon bittiğinde kekremsi bir tatla baş başa kalıyoruz.

İlk sezonu kısaca hatırlayalım. Hayata tutunmaya çalışan ama bir türlü iki yakasını bir araya getiremeyen Danny Cho ve dışarıdan bakıldığında kusursuz bir hayatı varmış gibi görünen Amy Lau, bir süpermarket otoparkında karşılaştıklarında aslında ikisi de çoktan kırılma noktasına gelmiştir. Yıllardır bastırdıkları öfke, küçük bir trafik tartışmasıyla yüzeye çıkıyor. Amy’nin kornaya basması ve Danny’nin peşine düşmesiyle başlayan bu an, giderek büyüyen bir çatışmanın kapısını aralıyor. Olaylar bir anda çığırından çıkıyor, iyi ki de çıkıyor. Çünkü bu çığırından çıkışta izleyiciyi yakalayan, hatta özgürleştiren bir şey var.

Okuma önerisi – Öfkeye övgü: Beef, bastırılmış duygular ve toksik pozitivite

İlk sezonun gücü burada yatıyordu: Danny ve Amy birbirlerini açıkça düşman ilan ederken, aynı zamanda aralarında tuhaf ama derin bir bağ kuruyordu. Nefret, yer yer bir tür karşılıklı tanınmaya, hatta anlaşılmaya evriliyordu. Bu yüzden olan biten her şeye rağmen sezon bittiğinde geriye tuhaf bir umut hissi kalıyordu.

İkinci sezon ise bu duygunun peşine düşüyor ama aynı yere varamıyor. Hikâye, lüks bir golf merkezinde çalışan Ashley ve Austin’in, patronları Josh ve eşi Lindsay’nin kavgasını kaydedip bunu bir şantaj aracına dönüştürmesiyle başlıyor. Aslına bakılırsa hikâyenin buradan sonra evrileceği yer/yerler çok zengin olabilirdi, ancak bu açılış sahnesinin barındırdığı potansiyel, dizi boyunca bir türlü gerçekleşemiyor. Çünkü dizi kendine ana bir “husumet” aksi belirleyemediği gibi, bu husumetler konusunda ikna edici de değil.

Yazının devamı bazı spoiler’lar içerebilir, aman dikkat!

İlk husumet konumuz olan iki çifte bakalım öncelikle. Ashley, müdürü ve eşinin kavgasına tanık olduktan kısa bir süre sonra, bir sağlık sorunu nedeniyle ameliyat olması gerektiğini öğreniyor. Ancak çalıştığı golf merkezinde sağlık sigortası dahi yok. Ameliyat masrafını karşılaması imkânsız. Amerika’nın sağlık sistemi ve kapitalizmin vahşi pençeleri arasına sıkışan Ashley ve Austin, kaydettikleri videoyu yayma tehdidiyle Josh’un kapısını çalıp kadrolu olmak istiyor. Josh ve Lindsay’nin, Ashley’nin talebini yerine getirmek dışında bir çıkış yolu yok çünkü onlar da borç batağında.

Bu şantajın ardından iki çiftin karşılıklı hamlelerle birbirlerine zarar vermeye çalışmalarını izliyoruz. İzliyoruz ama ikna olmuyoruz. Çünkü öncelikle ortada böyle bir öfke veya nefreti taşıyabilecek, ruhunun derinliklerine inebildiğimiz, neden böyle davrandığını anlayabileceğimiz kadar derin karakterler yok. Ashley, Austin, Josh ve Lindsay çoğu zaman birer insan olmaktan çok birer temsil gibi duruyor: Hırslı taşralı, uyumlu ama silik partner, orta yaş krizindeki çift… Herkes bir şeyin iki boyutlu temsili gibi. O nedenle yaptıkları eylemlerle ve duygu dünyalarıyla bağ kuramıyoruz.

İkna olmamamızın bir diğer nedeni de, öfkenin dışavurum biçimi. Yüzleşme yok. İntikam eylemleri doğrudan değil. Biri diğerinin karşısına geçip “Sana şu kötülüğü yaptım, canıma değsin” demiyor. Demeyince de hasımlar arasında nefretle başlayıp bir çeşit bağa dönüşen o özel akış bir türlü gerçekleşemiyor.

İlk sezonun insanın ruhuna değen yanı tam olarak buydu. Çatışma ne kadar sert olursa olsun, karakterler birbirlerine doğrudan temas ediyordu. Danny Cho ve Amy Lau birbirlerine açıkça “Sen benim düşmanımsın” derken, aslında insanî bir bağ inşa ediyordu. İkinci sezonda bu insanî bağ hiç kurulamıyor. Dizinin bu bağın kurulduğunu göstermeye çalıştığı anlarsa güdük kalıyor. Josh’un Austin’in yanında uyuşturucu alıp yaşadığı aydınlanma veya Lindsay’nin boşanma sürecinde Ashley’yle dostluk kurması gibi… Nefrete ikna olmadık ki dostluğa ikna olalım.

Bir de Kore mafyası konumuz var dizide. Aslında bu mafyanın devreye girişi diziyi yukarı kaldırmak için mükemmel bir an, ancak hayallerimiz yine suya düşüyor. İki çiftimiz birbirini yerken, bir noktada hepsi kendini Kore mafyasının elinde buluyor. Neden? Çünkü aslında bu iki çift de kapitalizmin elinde can çekişen, ayakta kalmaya çalışan, senin, benim gibi insanlar. Şimdi bir olup “beef”i muktedire yöneltme anı! Ama hayır. Yine olmuyor. Tam bu noktada, bireysel çatışmaların daha büyük bir sisteme yönelmesi mümkünken, anlatı tekrar içe kapanıyor.

Beef, iki sezonda da kapitalizmin insanları sıkıştırıp nefes alamaz hâle getiren kıskacını, modern çağın insanî bağlar kurmayı engelleyen mekanizmalarını çok net bir şekilde gösteriyor. Ancak ilk sezonda öfke öyle güzel, öyle şairane, öyle özgür ki, bu isyan ateşiyle umutla doluyoruz. İkinci sezon bittiğinde ise elimizde kalan şey bireysel olarak bile patlayamayan öfkeler, muktedire yönelip sınıfsal bir intikam öyküsü olabilecekken sönüp kalan bir hikâye oluyor ne yazık ki…

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin