Ataerkil toplumlarda var olma sancıları: Uzak Şehir dizisinde kadın temsilleri
Bir terapi tercihi olarak televizyon dizisi izlemenin can sıkıcı bir faturası var: Daha fazla terapi. Türk dizileriyle bir çift terapisinde buluşmak istiyorum hatta.
Aramızdaki aşk ve nefret ilişkisini konuşuruz. Her şeye rağmen aşklarından vazgeçmeyen çiftin aslında birbirine aşık olmadığını, yalnız ölmemek için bir arada kaldıklarını söylemek istiyorum terapide. Dizilerle ilgili kafa yorduğum meseleleri de anlatmak istiyorum elbette. Ancak terapi fiyatları aldı başını gitti sevgili okurlar, o yüzden bu malum ve çok önemli konuyu sizinle paylaşacağız.
Kurmaca metinlerdeki kadın temsilini düşünerek kurdeşen dökmeyi ne zaman bırakırız? İnanın biz de bilmiyoruz (belki terapi çözüm olabilir) ancak bugün daha önce bu yazıda tarihsel gelişimini incelediğimiz konulara yeniden bakacağız. Bu defa popüler ve gündemde olan bir örnek üzerinden. Tabii ki Uzak Şehir’den bahsediyorum. Sezon içinde aldığı yüksek reytinglerle dikkat çeken, seyircinin sadakatini Kızılcık Şerbeti’nden çalan, Sinem Ünsal ve Ozan Akbaba’nın gözlerimizi kamaştırdığı Uzak Şehir kendini sevdirirken düşündürüyor da. Dün akşam sezon finalini yapan dizi, kalbimizi #CihAl sahneleriyle yumuşatsa da sezon boyunca kadın temsilinde sınıfta kaldığı gerçeğini göz ardı edecek değiliz.
Modern-geleneksel çatışması ana akım televizyonun vazgeçilmezi malum. Akademisyen Aylin Dağsalgüler, Gazete Duvar’daki yazısında bir zamanların efsanevi dizisi Asmalı Konak’ı örnekliyor bunun için. Seymen Ağa’nın dillere destan maço tavrı ve Bahar’ın bu geleneksellik çerçevesinde “ehlileştirilmesi”ne tanık olduğumuz yıllar geride kalmış gibi görünse de modern kadın-geleneksel erkek dinamiği televizyonda yer bulmaya devam ediyor. Erkek karakterler Seymen Ağa’dan bu yana kısıtlı bir alanda, sınırlı bir metin içinde dönüşüm geçirmeye çalışıyor. Birçoğu hala annesine, ailesine, soyadına, kanına ve kan bağlarına düşkün ve neredeyse hepsi kurtarıcı rolünde. Öte yandan kadın karakterlerin, erkek karakterlere göre daha hızlı ve sert bir dönüşüm yaşadığını söylemek mümkün. Çok sesli ve hikayesini yönlendiren kadın karakterlerin sayısında artış var. Yeterince değil fakat bu gelişmelere tanık olduğumuz için mutluyuz.
Uzak Şehir’de Kanada’dan Mardin’e göç etmek zorunda kalan Alya, biraz böyle bir karakter. İmkansızlıklarla savaşırken içgüdülerini dinliyor. İnatçı, doğrularının peşinden gidiyor. Mantıklı kararlar alma konusunda adeta bir öncü. Dizinin modern ve Batıya dönük tarafını temsil ediyor. Elbette modern olan her şeyin Batı kültürüyle bağdaştırılması kadar Batı merkezci ve dolayısıyla sığ bir anlayış daha yok. Biraz da oryantalizm canım. Alya, dizi ilerledikçe farklı kimlikler kazanıyor. Mevcut kimliğini yitirmeye başladığı endişesiyle bu yazıyı kaleme alıyoruz. Zira Alya’ya o kadar bağlandık ki karakterinin yaşadığı değişimi kabul etmekte biraz zorlanıyoruz.
Cihan Albora dizide erkek egemen söylemin ve geleneksel temsilin bir parçası. Annesine bağlı mı? Evet. Ailesinin reisi mi? Ayıp ettiniz. Kaçak işler peşinde koşuyor, zengin ve nüfuzlu bir beyefendi. Birbirinden alakasız bu iki karakteri aşık etmeyelim de ne yapalım? Alya’nın benzer eğitim seviyesinde olduğu yegane potansiyel rakibi de eleyelim çünkü Alya kendisi gibi bir doktora değil; bir ailenin, eli silah tutan “illegal ama romantik” reisine aşık olmalı. Metin, seyirciye sadece ve sadece bu çatışmadan çok güçlü bir aşk doğabileceğini söylüyor. Bu klasikleşmiş anlatının Uzak Şehir’e has olduğunu iddia etmeyeceğiz. Uzak Şehir, abartmayalım ancak yüzyılların hikayesini anlatıyor. Bu anlatı sinemada da karşımıza çıkıyor, en sevdiğimiz örneği de Twilight biliyorsunuz. Mazi kalbimizde bir yara, zira iyi kız-kötü çocuk ilişkisini izlerken heyecandan öldüğümüz günler geride kaldı. Büyüdük, bilinçlendik, kötü çocukların romantikleştirilmesine karşı gardımızı aldık.

Uzak Şehir’de de Alya’nın şehirden ayrılmasına, oğlunu istediği biçimde büyütmesine izin verilmiyor. Cihan, Alya’nın konuştuğu erkeklere nefes aldırmıyor. Alya’nın çalışması da sürekli sekteye uğruyor. Delal Yatçi, Sabiha’nın Kız Kardeşleri kitabında taşranın kadınlara sunduğu tek yerin ev olduğunu belirtiyor. Dizide Alya’nın çalıştığı hastane Cihan tarafından satın alınıyor; bu şekilde Alya, çalışma hayatında da sürekli göz hapsinde tutuluyor. Kadın karakterin, çalışma ve aile hayatında erkek sistemin (bu sisteme Albora konağının hanımı Sadakat de dahil) izin verdiği şekilde var olabileceği mesajı, Uzak Şehir’in romantik ilişkilerinin gölgesinde sessiz sedasız veriliyor. Öte yandan Cihan, Alya’yı seviyor, koruyor, kolluyor, iyiliğini de düşünüyor. Bütün eleştirilerimi olumsuz saymayın sevgili okurlar. Fakat tam da bu sebeple, Alya ona aşık oluyor. Diziler bize kadının erkek tarafından yönlendirilmeye açık olduğu fikrini, yönlendirildikçe aşık olduğunu nicedir aşılıyor. İki karakter arasındaki çizgi, giderek inceliyor. Alya, Cihan’a ve Cihan’ın temsil ettiği değerlere bağlı artık. Dizi ilerledikçe Alya, Cihan’ın hikayesinin misafirine dönüşüyor. Alya, her türlü dertle, her an mücadele ediyor. Söz konusu dertlerin neredeyse tamamı Cihan ve dizinin diğer erkek karakterlerinin yarattığı dertler. Alya’nın kendine ait bir derdi bile yok.
Uzak Şehir’de Cihan, Kaya, Şahin, Boran, Ecmel ve Demir’in ördüğü güç ilişkisi, dizideki kadın karakterlerin nefes almasına müsaade etmiyor. Cihan’ın erkek kardeşinin öldürülmesi, Demir’in intikamı, Şahin ve Kaya’nın lanetli aşkı, Ecmel’in çevirdiği dolaplar, diziye konuk oyuncu olarak alınan Doktor Uğur’un bile hiçbir sebep olmaksızın kötü bir karaktere dönüşmesi… Taşra, erkeklerin “daimi ve değişmez” gücünü doruklarında hissettiği bir mesken. Bu gücü hissetmeleri için onlara her türlü motivasyon sağlanıyor.
Dizide bahtsız aşık rolünü canlandıran Zerrin’in kaderi de dizinin erkek karakterleri tarafından belirleniyor. Zerrin, neredeyse her bölümde babası Ecmel, ağabeyi Şahin, körkütük aşık olduğu Kaya ve eşi Demir’in arasında sıkışıp kalıyor. Alya’nın çalışan kadın temsilinin giderek azaldığı, eş ve anne rolünün artırıldığı bu gerçeklikte Zerrin’in temsil alanı Alya’dan daha kısıtlı. Dizinin bir diğer bahtsızı Nare de tıpkı Zerrin gibi lanetli bir aşktan muzdarip. Dizinin en sevilmeyen karakterleri arasına girmeyi başaran Mine de bir gölge gibi yaşıyor. Nare, Mine, Zerrin ve Alya’nın aşık olmak ve aşklarını yaşamak dışında hikaye tasarımına nasıl bir katkısı olduğunu sorgular hale geldiğimize inanamıyorum.
Dizinin ikinci sezonunda Nare’yi Şahin’siz bir hayatta görmek isterdim ama hikaye benim hayallerime göre şekillenmiyor. Nare’nin gidebileceği şehirler, aşacağı yeni mücadeleler yok mu? Nare’nin hikayesi neden Şahin üzerinden anlatılıyor? Zerrin, ikinci sezonda herkese ve her şeye rağmen bildiğini okuyacak mı mesela? Mine, çocuğunu doğurup başka bir aşka yelken açacak mı? Veya çocuğunu doğurmaktan vazgeçecek mi? Bu süreçte dik duruşundan ödün vermeyen ancak bunu yaparken kimliğini yavaş yavaş yitirdiğine inandığımız Alya’ya ne olacak? Cihan’ın, dizinin sezon finalinde ilan-ı aşk etmesi karşısında şaşkınlıklar içindeyim. Neredeyse eriyip şeker olacaktım ancak love bombing ve gaslighting eğitimlerimi hatırladım. Laf açılmışken Sinem Ünsal’ın güzelliğine yenik düştüğümü de belirtmeliyim. İkinci sezonda Uzak Şehir’in kadınlarına bir aşka, bir davaya bağlı kalmadan bir rota çizsek nasıl olur peki? Bu soruyu ortaya attıktan sonra Twilight izlemeye dönüyorum.