Influencer’lık bitiyor mu?: Sonsuz akışı bırakıp internetin sakin köşelerine çekilme vakti
Bir zamanlar ne alacağımızı, nereye gideceğimizi, ne giyeceğimizi öğrenmek için takip ettiğimiz influencer’lar vardı; şimdi ise algoritmanın ve bitmek bilmeyen önerilerin sesini biraz kısmaya çalışıyoruz… Büyük hesaplardan küçük topluluklara, sonsuz akışlardan Substack bültenlerine ve niş dijital alanlara doğru yaşanan bu geçiş, sosyal medyadan vazgeçtiğimiz anlamına mı geliyor? Belki de sadece orada neyi, kimi ve ne kadar tüketmek istediğimize artık kendimiz karar vermek istiyoruz.
Sosyal medyada geçirilen bir saat içinde kaç yeni kişiye denk geliyoruz, hiç düşündünüz mü? Onlarca, hatta parmak hareketleriniz çevikse belki de yüzlerce… Hızla kaydırdığımız videolar popülerleştikçe içerik üreten sayısı da aynı oranda yükseliyor. Artık ”tüketici” olarak yer aldığımız kullanıcı sınıfında çoğumuz ”üretici” olarak da yer alabiliyoruz ve bunun için çok büyük sistemlere ve prodüksiyonlara da ihtiyacımız yok.

Bu artışın farklı etkileri de oldu tabii ki. İçten ve samimi görünen her şeye olan zaafımız bazen fazlasıyla ”kullanıldı”, bazen de karşımıza gerçekten bağ kurabildiğimiz içerikler ve insanlar çıkardı. Bahsettiğimiz üretici taraf hemen her şeyi sosyal medyada pazarlayabilir hale geldi. Kozmetik, giyim ve seyahat tarafını bir yerde sınıflandırırsak çemberin dışında kalan gıda, hijyen ve vitamin gibi alanlarda da bilgi sahibi olmak için sosyal medyada ne dediler ona bakıyoruz. İnternet araştırması out, influencer önerisi in diyebiliriz.
Büyük kitleler büyük sorumluluklar da doğurdu tabii ki. Tüm bu süreçte, yıllardır takip ettiğimiz influencer’larla kurduğumuz o samimi parasosyal bağ da kırılmaya başladı. Ekranın diğer ucundaki insanı ‘yakın bir arkadaş’ gibi hissetme hali, her paylaşımın arkasından çıkan örtülü reklamlar ve aşırı ticari kaygılarla yerini derin bir yabancılaşmaya bıraktı. Onların steril hayatlarının birer parçası olmadığımızı, aksine sadece birer ‘etkileşim verisi’ olarak görüldüğümüzü anladığımız an, o ekranları yüzlerine kapattık. Mükemmel görünme, her an mutlu olma ve her şeyi tüketme üzerine kurulu o yapay kurgu hem üreteni hem tüketeni yordu. İzleyici, kusursuzca sahnelenmiş bu hayatların yapaylığını hissedebilecek dijital olgunluğa ulaştı.
Bu sürecin aşırıya kaçıp bunaltıcı hale gelmesi ve bazı olumsuz deneyimlerden sonra influencer’ların genel bir itibar zedelenmesi yaşaması insanları sosyal medya detokslarına, ara vermelere veyahut kendi kapalı ekosistemlerini kurmaya yöneltti.

Peki tüm bunlar tüketim alışkanlıklarımızı nasıl değiştirdi?
Kimimiz hayat tarzımızı sosyal medyada karşımıza çıkan içeriklere göre şekillendirmeye devam ederken kimimiz bu ekosistemle kurduğumuz ilişkiyi sorgulamaya, ondan başka şeyler beklemeye başladık. Bu beklentilerden biri de kendimize daha niş alanlar yaratmak oldu. Daha kapalı ve “steril” dijital alanlara; Discord sunucularına, Substack bültenlerine, Reddit topluluklarına ve mikro-segmentasyon sayfalarına talep arttı. İnsanlar kendi komünitelerini oluşturuyor, hatta bu komüniteler için yeni dijital alanlar ve uygulamalar yaratıyor. Sürekli bir pazarlama akışının içinde kalmak yerine, bu niş alanlarda kendi bilgi birikimlerini ve araştırmalarını derinleştirmeye ya da günün sonunda karşılarına çıkan içeriklerin biraz daha sakin, biraz daha besleyici olmasını sağlamaya çalışıyorlar.
Tıpkı kalabalık ve gürültülü bir alışveriş merkezinde yürümekten yorulup, ara sokaktaki sakin bir sahafın sohbetine sığınmak gibi… Günümüz kullanıcısı artık algoritmanın önüne düşürdüğü popüler içerikleri değil, kendi filtresinden geçirdiği “yavaş medyayı” (slow media) arıyor. Bize sürekli bir şeyler satmaya çalışan reklamlı akışlar yerine; yalnızca aynı ilgi alanına sahip insanları bir araya getiren bağımsız uygulama girişimleri, örneğin kitap kulüpleri veya kapalı üyelikli podcast toplulukları bu yüzden günden güne güç kazanıyor.
Dev dijital meydanların gürültüsü yerine kendi kurduğumuz bu “dijital oturma odalarının” sessizliğini ve niteliğini ararken, aslında medya teorisyeni Jennifer Rauch’un işaret ettiği “Yavaş Medya” (Slow Media) felsefesine sığınıyoruz; sürekli kaydırmanın yarattığı zihinsel yorgunluk ve “ekran apnesi”nden kaçarak, akıllı telefonların birer kumar makinesi gibi işleyen algoritmalarından uzaklaşıyoruz. Kaçırma korkusunu (FOMO yani Fear of Missing Out) bir kenara bırakıp kaçırmanın keyfine (JOMO yani FOMO’nun tam tersi, Joy of Missing Out) varırken, “abur cubur” niteliğindeki anlık içerikler yerine ruhumuzu ve zihnimizi besleyen “sebze” niteliğindeki nitelikli, zamansız kaynaklara yöneliyor ve devasa dijital akışların birer pasif nesnesi olmak yerine kendi sürdürülebilir, doyurucu ve steril medya diyetimizi inşa ediyoruz.

Günün sonunda bu dönüşüm, sosyal medyayı hayatımızdan tamamen çıkarmaktan ziyade onunla kurduğumuz ilişkiyi daha sağlıklı bir zemin üzerine oturtma çabası.
Sözün özü; sosyal medyanın o yorucu, gösterişli ve sürekli bir şeyler satmaya çalışan gürültüsünden biraz uzaklaşmak hepimize iyi geldi. Artık akışa kapılıp gitmek yerine neyi, ne kadar tüketmek istediğimize kendimiz karar veriyoruz. Bizi sürekli tüketime zorlayan o parıltılı ekranları aralayıp kendimize daha sakin, daha doğal ve ruhumuza iyi gelen küçük dijital köşeler açmak belki de uzun zamandır ihtiyacımız olan şeydi.
Peki ya siz bu durumdan memnun musunuz? Kendi “dijital oturma odanızı” kurmaya başladınız mı, yoksa akışta kaybolmak size daha mı iyi geliyor?