Rory Gilmore’un hikayesi neden bu kadar tanıdık?

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Bazı diziler sadece tekrar tekrar izlenmekle kalmaz, dönüp dolaşıp yeniden tartışılır. Gilmore Girls de onlardan biri diyebiliriz. Yıllar geçse de üzerine konuşmaktan vazgeçemiyoruz. Stars Hollow’un kendine özgü dünyası, Rory Gilmore’un seçimleri, potansiyeli ve üzerine bitmek bilmeyen tartışmalar… İnternetin büyük kısmı Rory’nin potansiyelini gerçekleştiremediğini ve hikayesinin bir “çöküş” olduğunu düşünüyor. Oysa belki de mesele Rory’nin ne olamadığı değil, neye dönüştüğü.

Üstelik bu dönüşümü yalnızca Rory üzerinden okumak da eksik kalıyor. Çünkü Gilmore Girls, Rory’nin hikayesini hiçbir zaman Lorelai’ninkinden bağımsız anlatmıyor. Rory’nin yaşadığı dönüşüm ani bir kırılma değil, çocukluğundan itibaren üzerine yüklenen beklentilerin doğal bir sonucu olarak okunabilir. Tam da bu yüzden onun hikayesi, ekrandaki “başarılı kız” imajının yıkılışından çok daha fazlasını anlatıyor.

Yazı: Azra Koçman

Beklentilerin ağırlığı…

Rory’yi ilk sezondan itibaren kasabanın dört dörtlük, başarılı, zeki ve neredeyse “mükemmel” kızı olarak tanıyoruz. Lorelai ile birlikte kendilerine kurdukları dünyada, her şey sanki onların etrafında dönüyormuş hissi yaratıyorlar. Üstelik ilişkileri de klasik bir anne-kız dinamiğinden çok, en yakın iki arkadaş gibi görünüyor… ya da en azından ilk bakışta öyle. Ancak bu noktaya kadar gördüğümüz karakter portresi hem izleyici hem de karakterlerin kendileri için geçici bir maske gibi. Bu düzeni sarsan ilk olaylarla birlikte maskede çatlaklar oluşuyor, sonraki krizlerde ise tamamen düşüyor bu maske.

Çünkü Rory’nin hikayesi yalnızca akademik başarı üzerine değil, aynı zamanda beklentiler üzerine kurulu. Çocuk yaşta “özel” olduğu söylenen, sürekli övülen ve hata yapmaması beklenen biri olarak büyüyor. Bu yüzden “gifted child” olarak görülmesi yalnızca zekasının değil, üzerine yüklenen anlamların da bir sonucu diyebiliriz. Rory’nin omuzlarındaki bu yükü anlamak için biraz da Lorelai’ye bakmak gerekiyor aslında.

Rory daha en başından beri, annesinin onun için hayal ettiği geleceği boşa çıkarmaması gerektiğine dair görünmez bir sorumluluk hissiyle büyüyor gibi. Bu yükle erken olgunlaşmayı, kendini kanıtlamayı ve mükemmeli hedeflemeyi öğreniyor. Bu yükün oluşmasında ise en büyük paylardan biri, asla kendi annesi gibi olmayacağına inanan cool mom’ımız Lorelai’nin ta kendisi.

Lorelai, insanların ne düşündüğünü hiç umursamıyormuş gibi görünüyor. Oysa Rory söz konusu olduğunda bunun tam tersi bir karakter çıkıyor ortaya. Bunu en net, Rory ile Dean’in ilişkisini öğrendiğinde görüyoruz. Lorelai’nin verdiği tepki, Dean’i yalnızca bir erkek arkadaş olarak değil, Harvard planının önündeki bir engel olarak gördüğünü akıllara düşürüyor. Üstelik bu plan, zaman zaman Rory’nin hayalinden çok Lorelai’nin hayaline dönüşüyor. Bu açıdan bakınca Rory’nin “gifted child” olarak görülmesi bir karakter özelliğinden çok, içinde büyüdüğü düzenin doğal bir sonucu gibi. Ve birçok idealize edilmiş çocuk gibi o da mükemmeliyetçiliğin yükünü, ancak ciddi bir kırılmayla fark ediyor.

İki dünya arasında

İki farklı sosyolojik sınıf arasında gidip gelen Rory, doğup büyüdüğü, herkes tarafından takdir gördüğü Stars Hollow’dan çıkıp kendini Yale’in elit dünyasında buluyor. Yale’e girdiğinde yalnızca yeni bir okula başlamıyor, annesinin uzaklaşmaya çalıştığı dünyaya da adım atıyor ve bu hayata ilk başta uyum sağlamakta zorlanıyor. Bir yandan kasabasındaki insanları küçümsediği anlar oluyor, bir yandan da ait hissetmeye çalıştığı bu yeni çevrenin parçası olmanın yollarını arıyor. Belki de tam bu noktada, Rory’nin bugüne kadar üzerine kurduğu kimliğinin yavaş yavaş çatlamaya başladığını okumak mümkün.

Yale’de aradığı değeri bulamadığında geçmişe tutunarak bunu telafi etmeye çalışması da bu kırılmanın ilk işaretlerinden biri gibi görünüyor. Dean’le yeniden kurduğu ilişki, romantik bir tercih olmanın ötesinde belki de kendini güvende hissettiği bir döneme dönüş çabası diyebilir miyiz?

Sonrasında Logan’la birlikte dahil olduğu çevrede gazetecilik kariyerini şekillendirmeye çalışırken, bu dünyanın adeta sembolü haline gelen Mitchum Huntzberger’dan “Senden olmaz.” sözünü duyuyor. Belki de bu cümle tek başına Rory’yi değiştirmiyor, fakat çocukluğundan beri başarıyla tanımladığı kimliğinde ilk ciddi çatlağı görünür kılıyor. Çevrenizde –ya da belki kendinizde– mükemmeliyetçi birini gözlemlediyseniz, bütün dengelerin ilk büyük bir eleştiriyle sarsılabildiğini fark etmiş olabilirsiniz. Rory’nin okulu bırakıp büyükannesinin havuz evine taşınması da yalnızca ani bir karar değil, uzun süredir biriken baskının dışa vurumu olarak düşünülebilir.

Çember tamamlandığında

Belki de Rory’nin yaşadığı bütün bu kırılmaları anlamak için yeniden en başa, Lorelai’yle kurduğu ilişkiye dönmek gerekiyor. Hikayede ilk bakışta ideal gibi görünen ama zamanla çatırdamaya başlayan bir diğer yapı ise anne-kız ilişkisi. Gilmore Girls, ilk bakışta imrenilecek kadar yakın görünen bu ilişkiyi sezonlar ilerledikçe katman katman açıyor. Rory’nin, Lorelai’nin yıllar önce arkasında bıraktığı dünyaya adım adım geri dönmesi ve A Year in the Life’ın sonunda annesiyle benzer bir noktada buluşması, bu iki karakterin aynı anda hem birbirinden çok farklı olduğunu hem de birbirine şaşırtıcı derecede benzediğini düşündürüyor.

Dizinin en güçlü taraflarından biri de tam olarak bu. Afişlerinde bile idealize edilen o “kusursuz anne-kız” hikayesinin aslında hiç de kusursuz olmadığını gösteriyor. Bu da seyirciyi bir kez daha ikiye bölüyor.

Dizinin bazı seyircilerde karşılık bulmayan tarafı da burada yatıyor olabilir. Rory’nin, yıllar boyunca “başarılı olacağı” varsayılan karakterken bambaşka bir yola savrulması ve sahip olduğu tüm olanaklara rağmen ‘’beklenen’’ yere varamaması birçok izleyicide hayal kırıklığı yaratmış olabilir. Oysa bu ters köşe, sayısı hiç de az olmayan “eski başarılı çocukların” hikayesine göz kırpıyor. Bu ütopyanın içindeki krizin böylesine gerçekçi işlenmesi de Rory’nin hikayesini tatmin edici olmaktan çok gerçek kılıyor.

Hikaye bize bir anti-hero karakter sunuyor, bu da kimi zaman onda kendimizden parçalar bulmamızı sağlarken, izleyiciye onu sevme zorunluluğu bırakmıyor. Rory’nin eylemleri yalnızca bir davranış biçimi değil, aynı zamanda iç dünyasının ve yıllar içinde şekillenen karakterinin bir yansıması olarak görülebilir. Belki de karakter yolculuğunu tatmin edici değil, “gerçek” kılan da tam olarak bu.

Rory’nin hikayesini bu yüzden yalnızca eski başarılı bir çocuğun çöküşü olarak okumak sanki doğru olmaz. Aynı zamanda Lorelai’nin yıllar önce geride bıraktığı dünyanın, bambaşka bir yoldan kızını yeniden içine çekmesinin öyküsü diyebiliriz. Belki de Gilmore Girls’ü yıllar sonra bile yeniden izleten ve Rory’yi hâlâ tartıştıran şey de tam olarak budur.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin