Gündüz kuşağında kaos ekonomisi: Neden izlemekten kendimizi alamıyoruz?
Gündelik hayatın stresi yetmezmiş gibi televizyonu açıyorsunuz. Bir kanalda birbirini acımasızca eleştiren yarışmacılar, diğerinde aile içi hesaplaşmalar, bir başkasında ise stüdyoyu ayağa kaldıran tartışmalar… Kanal değişse de değişmeyen tek şey var: kaos. Üstelik çoğu zaman bu yaşananların ne kadarının gerçek, ne kadarının kurgu olduğunu tahmin edebiliyoruz. Buna rağmen izlemekten kendimizi alamıyoruz.
Yazı: Sudenaz Kayhan
Sabah başlayıp akşama kadar devam eden bu programlar yalnızca gündüz kuşağını doldurmuyor, aynı zamanda reyting ekonomisinin en güçlü araçlarından birine dönüşüyor. Kimin kiminle ne yaşadığı, kimin kimi aldattığı ya da hangi aile sırrının canlı yayında ortaya çıkacağı, milyonlarca insanı ekran başında tutmaya yetiyor. Peki kaosun yıllardır bu kadar ilgi görmesi gerçekten tesadüf mü?
Aslında her şey bir gerçeklik yanılgısı
Bu programların tamamen doğaçlama ilerlediğini düşünmek zor. Kısmetse Olur’un eski yarışmacılarından Ayça’nın da yıllar sonra anlattığı gibi, katılımcılara doğrudan bir senaryo verilmese bile olayların nasıl ilerlemesi gerektiğine dair yönlendirmeler yapılabiliyordu. Buna rağmen ekranda gördüğümüz öfke, gözyaşı ve çatışmalar bize hâlâ olayları yeterince gerçek hissettiriyor.
Belki de bunun nedeni yaşananların tamamen gerçek olması değil, gerçeklik hissini başarıyla kurabilmesi. Karakterlerle zaman içinde tek taraflı bir bağ kuruyor, onların hikayelerini tanıdıklarımızın hayatını takip eder gibi izlemeye başlıyoruz.
O kadar içselleştiriyoruz ki, sanki kendi arkadaşımızın yaşadığı bir dramı izler gibi dertleniyor, sinirleniyor ya da sevinçlerine ortak oluyoruz. İletişim teorisyenleri Horton ve Wohl bu durumu “parasosyal etkileşim” olarak tanımlıyor. Ekranda yaşanan her gerilimli an, izleyiciyle kurulan bu tek taraflı yakınlık hissini biraz daha güçlendiriyor. Yemekteyiz’deki yarışmacı puanlamaları ya da Gelinim Mutfakta’daki gelin-kayınvalide gerilimleri gibi formatın içine yerleştirilen çatışma unsurları da bu bağı canlı tutarak izleyiciyi ekran başında tutmayı başarıyor.
”Halimize şükür!” girdabı
Bu yakınlığın ardından bir duygu daha devreye giriyor. Müge Anlı gibi programları izlerken içten içe “Oh be, en azından böyle şeyler yaşamıyorum.” diye düşündüğümüz olmuyor mu? Psikolojide Festinger’in “sosyal karşılaştırma teorisi” olarak tanımladığı bu durum, başkalarının yaşadığı zorluklar üzerinden kendi hayatımızı değerlendirme ve çoğu zaman kendi dertlerimizi daha katlanılabilir görme eğilimimizi açıklıyor. Bir tür anlık rahatlama hissi belki; ancak bu rahatlama, başkalarının mutsuzlukları üzerine kuruluyor. Belki de gündüz kuşağı programlarının en güçlü taraflarından biri tam olarak bu: İzleyiciye yalnızca bir hikaye sunmuyor, aynı zamanda kendi hayatını kıyaslayabileceği bir ayna da uzatıyor.
Televizyonda kaosun yükselişi
Aslında televizyonun kaosu reyting malzemesi olarak kullanması yeni değil. İnsanın gerilim ve çatışmaya duyduğu ilgi, televizyon yapımcılarının uzun yıllardır kullandığı bir dinamik. Bu ilginin en görünür örneklerinden biri ise 90’larda yayınlanan The Jerry Springer Show oldu. Kişisel dramları, canlı yayın kavgalarını ve stüdyo içi hesaplaşmaları ana akım televizyonun merkezine taşıyan program, zamanla “Trash TV” olarak adlandırılan türün de öncülerinden biri hâline geldi. Hani şu bağırmalı, sandalye fırlatmalı, ahlaki değerlerin stüdyo kapısında bırakıldığı efsanevi programlar…
Trash TV, sıradan insanların en mahrem anlarını, utanç verici sırlarını ve yüksek tansiyonlu çatışmalarını bir gösteri malzemesine dönüştürmekte ustalaştı. Medya etiği üzerine çalışan Jelle Mast’a göre bu tür reality TV formatları yalnızca eğlence üretmiyor; katılımcıların mahremiyetini, sıra dışı ya da “öteki” olarak kodlanan yönlerini görünür kılarak onları birer seyir nesnesine de dönüştürüyor. Amaç ise değişmiyor: daha fazla dikkat, daha fazla izleyici ve dolayısıyla daha yüksek reyting.
Türkiye’de ise bu format, kültürel kodlara uyarlanarak farklı bir biçim aldı. Kamusal alanda konuşulması ayıp sayılan aile içi meseleler, ihanetler, miras kavgaları ya da kayıp hikayeleri yıllar içinde gündüz kuşağının vazgeçilmez malzemelerine dönüştü. Müge Anlı’dan Yemekteyiz’e, Gelinim Mutfakta’dan Kısmetse Olur’a uzanan bu miras, farklı formatlarda ama aynı temel dinamik üzerinden varlığını sürdürüyor: Kaos izleniyor ve izlendikçe yeniden üretiliyor.
Peki izleyici nerede devreye giriyor?
Programlar bittikten sonra da kaos bitmiyor elbette. Hatta belki de asıl o zaman başlıyor. Sosyal medya, televizyon ekranında başlayan tartışmaların uzantısına dönüşüyor. En hararetli anlar dakikalar içinde TikTok’ta, Instagram Reels’te ve X’te dolaşıma giriyor; hashtag’ler açılıyor, meme’ler üretiliyor, yorumlar çoğalıyor ve tartışmalar ekranın dışına taşarak büyümeye devam ediyor.
Böylece gündüz kuşağı programları yalnızca yayın saatlerinde var olan içerikler olmaktan çıkıyor, sosyal medya sayesinde sürekli yeniden üretilen ve dolaşıma giren birer popüler kültür malzemesine dönüşüyor. Kaos artık yalnızca reyting üretmiyor, aynı zamanda etkileşim de üretiyor.
Bu kaos bizi nereye götürüyor?
Bu sorunun tek bir cevabı yok. Ancak görünen o ki gündüz kuşağı programlarının başarısı artık yalnızca televizyonda ürettikleri kaosa değil, o kaosu sosyal medyada yeniden dolaşıma sokabilmelerine de dayanıyor… Televizyonda başlayan tartışmalar sosyal medyada büyüyor, yeniden üretiliyor ve dijital akışın bir parçasına dönüşüyor. Kaos artık yalnızca bir televizyon formatı değil, dikkatimizi ayakta tutan en güçlü içeriklerden biri.
“Ne kadar kaos, o kadar reyting” denklemi ise artık yalnızca televizyon için geçerli değil. Dijital dünyada da en çok konuşulan, paylaşılan ve görünür olan içeriklerin ortak noktası çoğu zaman yine aynı: çatışma, gerilim ve drama. Belki de gündüz kuşağını yıllardır ayakta tutan şey de tam olarak bu; kaosun hiç bitmemesi değil, sürekli yeni mecralarda yeniden üretilmesi.