Sizin normaliniz ile bizimki aynı değil
Takvimler 13 Nisan Cumartesi gününü gösterirken Sivaspor – Fenerbahçe maçında erkek futbolcular ellerinde bir pankartla çıktı sahaya: “Doğal olan normal doğum.”
Bir futbol maçında erkek futbolcuların kavga etmesine, maçın durmasına, havada uçuşan küfürlere, erkekliğe dair her şeye alışkınız. Yaklaşık bir aydır gündemin durulmadığı, hâlâ gençlerin tutuklu olduğu Türkiye’de, değişmeyen gerçeklerden biri de kadın bedeni ve kadınlar üzerinde kurulmaya çalışılan tahakküm. Değişmeyen gündemimiz yani.
Bedenleri, hayatları, söylemleri, kısacası hayatı yaşama şekilleri nedeniyle türlü türlü baskılarla mücadele ediyor her bir kadın. Aklınıza gelen her an; bazen farkında bile olmadan. Bazen erkek egemen medyanın söylemleriyle, bazen karşılaştığımız bir tanıdıkla. Bazen de işte bir futbol maçında…
Fotoğraflar: Melisa Su Akar & Elif Özdemir

2025, sizin için farklı hedefler ve hayallerle, umut dolu başlamış olabilir. Ancak AKP iktidarı için 2025 yılı, “Aile Yılı”olarak tanımlandı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2025 yılını “Aile Yılı” ilan ettiklerini şu sözlerle duyurdu:
“Toplumun tüm kesimlerinde bir farkındalık oluşturmak amacıyla 2025 senesini Aile Yılı ilan etmeyi kararlaştırdık. Yıl boyunca aile yapımızın korunması, güçlendirilmesi ve gelecek nesillere sağlam bir miras olarak aktarılması için kapsamlı çalışmalar yürüteceğiz.”
Bir yandan iktidarın LGBTİ+’ların haklarını açıkça kısıtlayan yasa tasarısı gündemdeyken Cumhurbaşkanı Erdoğan, doğurganlığın tehlike altında olduğunu öne sürerek 2025 yılını “Aile Yılı” ilan ettiklerini duyurmuştu. Ayrıca nüfus artış hızının azalmasının önündeki engellerden birinin de “sezaryen doğum” olduğu iddia etmiş, ”normal doğumu teşvik” için gerekli adımların atılacağını söylemişti.
O günden beri özellikle gençlerin evlenmesi ve “normal doğum” teşviklerini hemen her yerde görmeye başladık. Örneğin iktidarın Aile Yılı sloganı altındaki hamlelerinden biri de 14 Şubat’ta gelmişti. Aile Bakanlığı sosyal medya hesabından ”Seviyorsan git evlen bence” paylaşımıyla bu baskıyı “sevimli” bir şekilde başlatmıştı. Kamu spotları, sempozyumlar ve reklamlar da cabası…
Daimi gündem: Kadınlar üzerinde kurulmaya çalışılan tahakküm
19 Mart’ta Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında bulunduğu siyasetçilerin ve bu konuyu protesto eden gençlerin tutuklanması, boykot çağrıları, sabah saatlerinde gözaltına alınanan gazeteciler derken Türkiye yine çok yoğun bir gündemden geçiyor. Tam da bu günlerde bir futbol maçında yaşananlar her şeyin üstüne tuz biber oldu. Erkek futbolcuların sahada olduğu maçlarda doğum yöntemlerine dair mesajların verilmesi, kadınları bir kere daha isyan ettirdi. Takvimler 13 Nisan Cumartesi gününü gösterirken Sivaspor – Fenerbahçe maçında erkek futbolcular ellerinde bir pankartla çıktı sahaya: ”Doğal olan normal doğum.”
Kimileri ”Gündem değiştirmek için yapıldı” dese de maalesef kadın bedeni ve kadınlar üzerinde kurulmaya çalışılan tahakküm her zaman gündemin ta kendisi. Bunu herhangi bir maçta söylenen eril küfürde, protestolardaki cinsiyetçi söylemlerde ya da hayatın herhangi bir anında bizzat yaşıyoruz. Bedenleri, hayatları, söylemleri kısacası hayatı yaşama şekilleri nedeniyle türlü türlü baskılarla mücadele ediyor her bir kadın. Aklınıza gelen her an; bazen farkında bile olmadan. Bazen erkek egemen medyanın söylemleriyle, bazen karşılaştığımız bir tanıdıkla. Bazen de işte bir futbol maçında…
Kadınlar, kadın örgütleri ve aktivistler bu dayatmaya tepki gösterse de Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu için bu yaşanan ”normal”di. Sivassporlu futbolcuların Fenerbahçe maçı öncesi sahaya çıkarken ”Doğal olan normal doğum” mesajına kadınların ve sağlık örgütlerinin tepkisinin sorulduğu Memişoğlu, “Normaldir. Futbol maçına sadece erkekler mi geliyor arkadaşlar?” dedi. Tepkiler büyüdü, kadınlar bedenleri üzerinde söylenen bu sözlerden rahatsızlığını dile getirmeye devam etti. Bunun üzerine Bakanlık, yazılı bir açıklama yayımladı. Israrla vajinal doğum yerine ”normal” doğum ifadesini kullanan Sağlık Bakanlığı’nın paylaşımı şu şekilde:
“Türkiye’de her 100 doğumun 61’i sezaryen ile olmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ise bu oranın yüzde 10–15 aralığında kalmasının hem anne hem de bebek sağlığı açısından daha uygun olduğunu belirtmektedir.
Bilimsel araştırmalar, normal doğumun anneler açısından daha hızlı iyileşme süreci, daha düşük enfeksiyon riski ve daha az doğum sonrası komplikasyon ile ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Bebek açısından normal doğum; anneyle erken ve güvenli temas, bağışıklık sisteminin güçlenmesi ve solunum problemlerinin daha az görülmesi gibi önemli avantajlar sağlamaktadır.
Gereksiz sezaryen müdahaleleri, kadınların doğurganlık kapasitesini olumsuz yönde etkileyebilmekte ve sonraki gebeliklerde çeşitli risklerin artmasına neden olabilmektedir. Sağlık Bakanlığı, kadınların doğum şekline yönelik bir yönlendirme ya da dayatma yapmamakta; bilimsel veriler ışığında, normal doğumun faydalarına yönelik toplumsal farkındalık oluşturmayı amaçlayan çalışmalar yürütmektedir.”

Normal doğum? Normal nedir?
Hadi en baştan, tek tek gidelim. Normal nedir, normali kim belirler?
“Normal” kelimesi, köken olarak Latince norma (ölçü, kural) sözcüğünden geliyor. En genel tanımı da şu: ”Alışılmış, olağan, kurallara veya genel kabul gören standartlara uygun olan.”
Gördüğünüz gibi normalin bir kuralı, bir ölçüsü var. Normali kmin belirlediğini ve kimin faydasına olduğunu fark ettikçe isyanımız da büyüyor elbette. En baştan başlayalım, ”normal doğum” diye bir kavram da yok. Kadınlar bebeklerini iki şekilde dünyaya getirir: Vajinal ve sezaryen doğum. İlkinde bebek, doğum kanalından geçerek vajinal yolla dünyaya gelir. İkincisinde ise karın ve rahim duvarına yapılan kesilerle bebek alınır. Aylarca karnında taşıdığı bebeği nasıl doğuracağına ise kadın, doktorlarıyla beraber karar verir. Doğumda kadının tercihi esastır.
Sağlığa dair herhangi konuda karar ve tercih özneyle birlikte doktordadır.
Ancak Türkiye’de sağlık sisteminde yaşananlar gibi doğum, doğum kontrol ve kürtaj konuları da politik bir zemin üzerinden tartışılıyor. Kadınların kelimenin tam anlamıyla yaşam mücadelesi verdiği bu düzende, kadının hangi koşullarda, nasıl doğum yapacağına karar vermesi, sadece tıbbi bir karar değil; bedeni, ruhu ve hayatıyla ilgili en temel özgürlüklerinden biridir. Bu süreci, ideolojik dayatmalarla değil, bilimsel veriler ve bireysel tercihlerle yürütmek gerekir. Bu söylemler ve politikalar ”bilmemekten” değil tam tersi erkek iktidarın kendi normalini dayatmasının sonucu, hepimiz biliyoruz.
Yani mesele yalnızca doğum yöntemi değil; aslında kadının yaşamı, bedeni ve tercihi üzerindeki sürekli denetimin bir yansıması. Ve kadınlar, hayatın her alanında olduğu gibi bu konuda da mücadele etmekten çekinmiyor.

Dünden bugüne
AKP iktidarı ve bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kadın bedeni üzerinde söz söylediği örneklerin sayısı bir hayli fazla. Bir gecede İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılan, kadın cinayetlerinin hâlâ önüne geçilmediği Türkiye’de kadınlara, LGBTİ+’lara ve aile kurumuna yönelik bu söylemler bir günde ortaya çıkmadı elbette.
Hadi zaman yolculuğuna çıkalım.
2012: Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, kürtajı “cinayet” şeklinde tanımladı. Şu an hafızalara kazınmış olan ”En az 3 çocuk” söylemi de o günlerden kalma….
Erdoğan, İstanbul’daki Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansı Eylem Programı’nın uygulanmasına ilişkin 2012 Uluslararası Parlamenterler Konferansı’nın kapanış oturumunda yaptığı konuşmada sezaryen doğuma karşı olduğunu da şu sözlerle açıklamıştı: “Sezaryenle doğumlara karşı olan bir başbakanım. Kürtajı cinayet olarak görüyorum. Buna kimsenin müsaade etme hakkı olmamalı. Ha anne karnında bir çocuğu öldürürsünüz ha doğduktan sonra öldürürsünüz. Hiçbir farkı yok. Buna karşı el birliği içinde olmalıyız.”
Erdoğan’ın bu söyleminden sonra bugün kadınların hâlâ kullandığı ”Benim bedenim benim kararım” sloganı yayılmaya başlamıştı.
2014: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan fıtratları farklı olan kadın ile erkeğin eşit tutulamayacağını söyledi. 24 Kasım 2014’te Kadın ve Demokrasi Derneği’nin (KADEM) düzenlediği I. Uluslararası Kadın ve Adalet Zirvesi’nde şu sözleri söyledi:
“İş hayatında hamile bir kadını erkek ile aynı şartlara tabi tutamazsınız. Bir anneyi, örneğin çocuğu emzirmek zorunda olan bir anneyi bu tür yükümlülükleri olmayan bir erkek ile eşit konuma getiremezsiniz. Kadınları, erkeklerin yaptığı her işte çalıştıramazsınız, komünist rejimlerde geçmişte olduğu gibi. Eline ver kazmayı küreği, çalışsın. Olmaz böyle bir şey. Onun narin yapısına ters düşer.”
2015: Dönemin Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, yılın ilk bebeğini ve ailesini ziyarette. Ailenin üçüncü çocuğunu hastanede ziyaret eden bakan, (Babaya en az üç çocuk söylemine ithafen “söz dinlediğini” söyledikten sonra şu açıklamayı yapıyor:
“Anneler dünyada, bir başkasının sahip olamayacağı annelik kariyerine sahip oluyorlar. Anneler, annelik kariyerinin dışında bir başka kariyeri merkeze almamaları gerekir.”
2016: Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2016’da TÜRGEV’in 20. yıldönümü töreninde. Gündeminde bu kez nüfus artışının devam ettirilmesi ve doğum kontrol uygulamaları var. “Görevi” şu sözlerle kadınlara bırakıyor:
“(…)Neslimizi çoğaltacağız. Nüfus planlamasıymış, doğum kontrolüymüş, hiçbir Müslüman aile böyle bir anlayış içinde olamaz ve burada birinci görev annelerdedir.”
2017: Cumhurbaşkanı Erdoğan, 10 Kasım 2017’de Beştepe’de düzenlenen İslam İşbirliği Teşkilatı Genç Kadınlar Liderlik ve Girişimcilik Programı töreninde. Bir kere daha “çoğalmayı” teşvik ediyor:
“Rabbim, Peygamberimiz ne diyorlar? Emir çok açık, net: Nikâhlanın, evlenin, çoğalın. Müslümanların çoğalması şart” ifadelerini kullanan Erdoğan, bu konuda Müslüman kadınların hassasiyetine güvendiğini belirtti ve sözlerini “Terör örgütü bu konuda çok hassas. En az 10, 15 çocukları var” diyerek sürdürdü.
Söylemler elbette bununla sınırlı değil. Hamile kadınların sokakta dolaşmaması gerektiğini, kadının evinin süsü olduğunu, kadınlar iş aradığı için işsizliğin arttığını, kadının herkesin içinde kahkaha atmamasını, “Tecavüzcü kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masumdur” diyerek kürtajın önüne geçilmesini dile getiren söylemler hâlâ hafızamızda ve arşivlerde…
Kadınların hayatları ve bedenleri hakkında pervasızca konuşan erkekler, bir yandan da neyin ”normal” olduğuna karar veriyor. Bu pankart ortaya çıktığından beri hem yakın çevremden hem de sosyal medyadan onlarca kadının bedenleri üzerinden yaşadıkları baskıları hatırlayıp anlattığı olayları dinledim. Kimi bebeğin babası ve ailesi tarafından vajinal doğuma zorlandığını; kimi sezaryen doğum yaptığı için ”eksik ve yarım” olduğunun hissettirildiğini anlattı. Söylenen her söz, uygulama ve açıklama kadınları tetikliyor.
Olayın bir futbol maçında yaşanması ise işleri iyice absürtleştiriyor. Kadın olmayı ve kadın bedenini aşağılayan ”sloganlar” eşliğinde takımlarını destekleyen bir stadyum dolusu erkek… Tabii insanın aklına şu sorular da geliyor: Futbol izleyicisinin büyük bir çoğunluluğunun erkek olduğunu düşünerek; bu mesaj kime veriliyor? Maçı izleyen erkeklere mi? Erkekler doğum yapmadığına göre, o erkekler partnerlerine/eşlerine ”Normal doğum yap” diye zorlayacak ve üstüne mi gidecek? Erkeklere ve verilen bu mesaj, kadınlara dayatılmasının önünü açınca ne olacak? Bu durumun ev içi şiddete kadar varabileceği öngörülemiyor mu?
Kadınlara yönelik bir mesajsa —ki bu konuda genel bir mesaja neden ihtiyaç duyulsun?— kadının nerede, nasıl ve hangi koşullarda doğum yapacağına yalnızca özne ve doktorun karar vereceği bilinmiyor mu?
“Sizin normaliniz ile bizimki aynı değil”
Bugün kadınlara ”nasıl doğuracağı”nı söyleme cesareti ve hadsizliği gösterenlerin nihai amaçlarının, hayatın her alanında kadınları kontrol etmek olduğunu biliyoruz. Zira bu ülkede kadının nasıl doğum yapacağından tutun nasıl yaşayacağına kadar her şey, hep bir erkeğin iki dudağı arasına sıkıştırılmaya çalışılıyor. Futbol sahasından çıkan mesaj yalnızca bir pankart değil, kadınların bedenine bir kez daha el uzatma denemelerinden yalnızca biriydi. Bu ülkede kadınların rahmi bile politik bir meseleye dönüşmüşken, sahaya ”Doğal olan normal doğum” pankartıyla çıkmak sadece bir doğum şekli önermiyor; aynı zamanda kadına, yaşamına, bedenine ve kararlarına karşı kurulan sistematik bir baskıyı temsil ediyor.
Kadınların duruşu ise belli. Her maçta, her sokakta, her hastanede, her yerde tekrar tekrar haykıracağız: Ne zaman, nasıl, hangi koşullarda çocuk doğuracağımıza yalnızca biz karar veririz. Bedenimiz sizin ”aile” projenizin aracı değil. Bizim bedenimiz, bizim kararımız. Ve son olarak. Sizin normaliniz bize göre hiç de normal değil.