Green flag romantizmin yükselişi üzerine: Off Campus’u neden bu kadar sevdik?
Sürekli kavga eden, birbirini inciten ve bunu “tutku” diye pazarlayan aşk hikayelerinden yorulduysanız, yalnız değilsiniz. Off Campus tam da bu yüzden son dönemin en çok konuşulan dizilerinden biri oldu; çünkü romantizmin başka bir dili olabileceğini hatırlatıyor…
Uzun zamandır elim romantik dizilere gitmiyordu. Garip ilişkiler, çekişmeler, yanlış anlamalar, çiftlerin konuşamaması, gereksiz dramalar… Hepsi yorucu geliyor. Twitter’da ‘oyunculuk şöleni’ başlığıyla paylaşılan, kadın ve erkeğin bağır çağır kavga ettiği dizilerden de özellikle uzak duruyorum. Artık birbirimizi üzmeyelim… Zaten hayat yeterince zorlayıcı. İşte tam da bu noktada ilaç gibi geldi Off Campus: çatışmayı değil, sevgiyi ve dayanışmayı öne çıkaran, klişelerle harika bir şekilde oynayan, çok önemli konuları usul usul, bizi üzmeden ve yaralamadan ele alan, tüm bunların yanında da alev dozu yüksek ve eğlenceli bir gençlik dizisi. Gönül rahatlığıyla, yüzlerimizde bir gülümsemeyle dadandık…

Dizinin konusu aslında çok klişe. Bir arkadaşımın önerisiyle izlemeye başladım. İtiraf etmeliyim ki ilk yarım saatte bu çok övülen dizinin sıkıcı olacağını düşünüp kendi kendime söylenmeye başladım. Trash tv izleme beklentisi içinde olan bünyem her şeye hazır olsa da “kimseyle sevgili olmayan” kaslı Garrett ve tatlı sakar kız Hannah’yı görünce ‘‘Of yine mi?!’’ derken kendimi buldum. Ama yine değilmiş. Telefonu elime alıp diziyi öneren arkadaşıma ‘‘kaslar maslar iyi hoş da…’’ diye yazmaya hazırlanıyordum ki… Dizi katman katman açıldıkça açıldı, ortaya son yılların en güzel ve sağlıklı (ama sıkıcı değil) aşk hikayesi çıktı.
Hikayeyi biraz anlatmaya çalışacak olursak… Az önce bahsettiğimiz Hannah çalışkan biri ama okul bursunu kaybediyor ve bir pop müzik yarışmasına katılarak yeni bir burs kazanması gerekiyor. Garrett da bir dersten düşük puan alınca, sınıfın en yüksek not alan öğrencisi Hannah’dan özel ders almak istiyor. Sanırım felsefe dersi… (Affedersiniz buralarda Belmont Cameli’yi Google’ladığım için dikkatim dağılmış). Hannah bir yandan da hoşlandığı müzisyen Justin’in ilgisini çekmeye çalışıyor. Bunun üzerine Hannah ve Garrett bir anlaşma yapıyor: Hannah, Justin’in ilgisini çekebilmek için Garrett’la sevgili rolü yapacak, karşılığında ise Garrett’a ders verecek. Sahte sevgiliden, gerçek sevgiliye klişesiyle başlıyor her şey. Ama dizinin konusu asla bu değil.
Off Campus dizisi, ilk 12 gününde dünya çapında 36 milyon izleyiciye ulaşarak muazzam bir başarı elde etti ve Amazon Prime Video tarihindeki en başarılı üçüncü dizi haline geldi. Peki bu diziyi neden bu kadar sevdik? Hayranların hemfikir olduğu bir konu varÇ İlişkilerimize dahi sirayet eden o bitmek bilmeyen gerginlikten, sürekli tansiyonumuz yüksek gezmekten yorulmuş kişiler olarak, nihayet rahat bir nefes aldık. Tabii bir de Garrett Graham var, yalan yok şimdi… Dizi sevmemizin başka nedenleri de var tabii. Gelin, biraz onları da irdeleyelim.
Çiftlerin kimyası gerilimden değil samimiyetten besleniyor.
İlişki kimyasının, toksiklik olmadan da tutturulabileceğini; tutkunun çekişmek, kavga etmek demek olmadığını gördük. İzlediğimiz ilişkiler tutkulu ve eğlenceliydi. Partnerler birbirlerini aşağı çekmiyor, kötü sözler söylemeye, birbirlerinin canlarını yakmaya çalışmıyorlardı.
@offcampusonprime The squeezes 🥹
Dizi bizi sarıp sarmalıyor.
Dizi toz pembe bir dünya sunmuyor. Özellikle baş karakterlerimiz geçmiş travmalarıyla ve aile sorunlarıyla baş etmeye çalışıyor. Buz hokeyi takımında kaptan olan Garrett, tarihin en başarılı buz hokeycisi ve aynı zamanda şiddet faili babası Phil Graham’a benzemekten korkuyor. Hayatı boyunca onun gibi iyi bir buz hokeycisi olmak için çalışmış. Onun başarılı yönlerini örnek alırken, kötü özelliklerini de almış olmaktan korkuyor. Hokeyi sevip sevmediğinden emin olamıyor. Babasının başarılı geçmişi bir hayalet gibi onu takip ediyor. Hannah ise lisede çok travmatik bir olay yaşamış. İçkisine uyuşturucu katan bir buz hokeycisinin tecavüzüne uğramış. Fail ceza almamış ve Hannah ile ailesi dava sürecinde büyük zorluklar yaşamışlar. Karakterler bu konularda birbirlerine destek oluyor ve birlikte iyileşmeye çalışıyorlar. Mucizevi bir şekilde değil ama zamanla. Dizi hem karakterleri hem de bizi sarıp sarmalıyor.
Klişeler birer birer yıkılıyor.
İlk bölümden itibaren bütün klişeler yıkılıyor. Toksikliğe alışmış bünyem diziyi izlerken her an kötü bir şey olmasını bekledi. Mesela Hannah’nın annesiyle Facetime yaptığı sahnede, Hannah bir anda Garrett’ı annesiyle tanıştırıyor ve Garrett biraz geriliyor. İçimden dedim ki ‘‘Aha, işte şimdi Garrett kaçacak’’. Ama öyle bir şey olmadı. Justin’in Hannah’nın şarkısını çalmasını, Logan’ın Garrett’ın arkasından Hannah’ya açılmasını, herkesin birbirine düşmesini, erkeklerden birinin her an çok kötü bir şey yapmasını, toksik yanlarının ortalığa dökülmesini bekledim ama hiçbiri olmadı!
Garrett’ın ilişki kurduğu ‘diğer kız’ Kendall ve Hannah arasında herhangi bir çekişme yaşanmadı. Kendall finalde hak ettiği özrünü aldı. ‘‘Puck bunny’’ denilen ve hokey oyuncularının etrafında gezen kız grubu aşağılanmadı. Hannah onlar hakkında ‘Hepsi çok iyi kızlar’ dedi. Oh be!
Dizinin bir numaralı çapkın erkeklerinden Dean karakteri bile green flag’di. Cinsel olarak aktif olmanın, bir pislik olmak anlamına gelmediğini gösterdi.
Rıza, güven ve eşitlik vurgulanıyor.
Hannah yaşadığı travmatik olay sonrası orgazm olamıyor ve bu nedenle de Garrett’tan yardım istiyor. Garrett, Hannah’yı memnun edememe endişesi taşıyor. Dizinin en güzel sahnelerinden birinde Garrett, arkadaşı Dean’le üstü kapalı şekilde bu konuda konuşuyor. Bu sahnede Dean çok önemli bir şey söylüyor.
Dean, bir kadının orgazm olmasının en etkili yolunun “güven” olduğunu söylüyor. “Güven, bu kadar. Kız kendini bütünüyle güvende ve rahat hissetmeli. Rıza burada anahtar. Güvende hissetmiyorsa, rıza da veremez” diyor. Muhteşem.
‘Rıza’ konusu zaten çok önemli ve sürekli konuştuğumuz bir mesele ama bir spor takımı içerisinde konuşulduğunda daha da anlamlı oluyor. Özellikle Amerika’da lise ve üniversite spor takımları arasında bu büyük bir sorun. Buna ‘rape culture’ diyorlar – berbat bir isimlendirme. Sinirleri sağlam olanlar için bu konuda yapılmış Roll Red Roll belgeselini öneririm. Sorunun ne kadar büyük olduğunu gözler önüne seriyor. 2012 yılında Ohio Steubenville Lisesi’nde yaşanan bir olayda, iki sporcu, baygın haldeki bir kıza tecavüz ediyor. Olayın video kaydı olmasına ve hatta failler videoları sosyal medyada yayınlamalarına rağmen, çok hafif cezalar alarak sıyrılıyorlar. Bu iki çocuk hâlâ spor kariyerlerine devam ediyorlar inanır mısınız? İnanırsınız tabii.
Tam da bu nedenle Dean ve Garrett’ın konuşması ek bir anlam kazanıyor. Dean, Allie’yle olan dans sahnesinde de Allie’nin ‘‘hayır’’ hareketi sonrası onu bırakıyor, ikinci bir ısrarda dahi bulunmuyor. Böylece söylemlerin eyleme dökülmüş halini de görüyoruz.
Garrett ve Hannah’nın o ateşli sahnesi de uzun süre akıllardan çıkmayacak gibi görünüyor.
İkili Hannah’nın isteği üzerine seks yapmak için plan yapıyorlar. Hannah gelir gelmez Garrett önce onun kendisini rahat hissetmesini sağlıyor. Üzerini değiştirirken arkasını dönüyor, gerginliği azaltmak için dans ediyor. İkili yakınlaşmaya başladığında Hannah tetikleniyor ve zorlanıyor. Garrett bunun üzerine karşılıklı mastürbasyon yapmayı öneriyor. Hannah böylece bir partnerle birlikteyken, rahat ve güvenli bir alanda kendi cinselliğini keşfetme imkanı buluyor. Bu da ona güç veriyor.
Herkes birbirine içtenlikle saygı duyuyor.
Karakterler duygularında gerçekten samimi. Erkekler suç ortaklığında değil, iyi şeyler için birbirleriyle dayanışma içindeler. Kameralar önünde ‘kadınlarımız çiçektir’ klişelerinden örülmüş konuşmalar yapıp, arka planda kadınlarla dalga geçip onları hor görmüyorlar. Soyunma odasında kadınlar hakkında ileri geri konuşmuyorlar. Kadınları gerçekten eşitleri olarak, yoldaşları, dostları, partnerleri olarak görüyorlar, karşılıklı yardımlaşıyorlar.
Mesela, Logan, Hannah’nın partilerde içki içmemesinin sebebini anlıyor ve ona kapalı kutuda içecek veriyor. Allie ve Hannah’nın dostluğuna önem veriliyor. İkili son bölümde harika yüreklendirici bir konuşma yapıyorlar. Garrett takımındaki herkesin kariyerini zora sokmasına rağmen onu tanıyan ve seven arkadaşları ona kendini açıklamak için fırsat sunuyor ve detay vermemesine de saygı duyuyorlar.
Duygularını paylaşıyorlar.
Erkekler hoşlandıkları kızlar hakkında açık yüreklilikle arkadaşlarıyla konuşuyorlar. Ancak bu konuşmalar, ilişkileri hakkındaki cinsel detaylar veya sırlar değil, kendi duyguları üzerine oluyor. Garrett ne kadar zor durumda kalırsa kalsın ‘‘bana düşmez’’ diyerek Hannah’nın sırrını açıklamıyor mesela.
Evet, herkesin birtakım kusurları var ama bu kusurlar ‘duygusal açıdan gelişmemiş erkekler’ klişesine dönüşmüyor. İçsel sorunlarını halletmeye çalışan karakterler, çareyi birbirlerine zarar vermekte bulmuyorlar. Sorunlarını konuşarak ve paylaşarak çözüyorlar.
Bunun dışına çıkılan tek yer, sondan bir önceki bölümde Garrett’ın Hannah’ya tecavüz eden kişiyi öğrenip maçın ortasında ona saldırması ve sonra ikilinin ayrılması oluyor. Garrett sahada kendini kaybettiği için ‘babasına benzemek’le ilgili bütün korkularıyla karşı karşıya geliyor. Bu nedenle de Hannah’dan ayrılıyor. Hem Hannah hem de Garrett çok kötü bir gün geçiriyorlar, bu nedenle de o anda birbirlerine duygusal destek verebilecek halde değiller. Yani bu insanlar da ilah değil ya. Tamam bu kadar övdük de, son bir ayrılık zaten romantik dizilerin şanındandır. Zira son bölümde bir barışma aksiyonuna ihtiyacımız var. O kadar da olacak.
Yeni bir soluk.
Ekranlarda çoğunlukla benzer tipte erkekler gördük, görüyoruz. Özellikle de romantik dizilerde, gizemli, duygularını konuşmaktan kaçınan, yaralı, sinirli erkekler ekranları domine ediyor. Türkiye’nin platform ve anaakım dizilerine girmiyorum bile. Tövbeler olsun. ‘Erkeklik’ zaten böyle bir şey olarak algılanıyor veya olması gerektiği söyleniyor; sert, rekabetçi, kendi kendine yeten, kontrolcü, saldırgan ve yoğun biçimde heteroseksüel.
Vampir – kurt adam – mafya – liseli kötü çocuk: Kötü çocuk aşkı neden çok okunuyor?
Off Campus’taki erkekler ise oldukça rekabetçi ve sertlik gerektiren bir spor yapmalarına rağmen, insanlarla olan ilişkilerinde tam aksi bir tavır alıyorlar. Birbirini anlıyor, dinliyor, rekabet etmiyor, destek oluyorlar. En güzeli de bu şekilde sıkıcı karakterler haline gelmiyorlar. Bir yandan karizmatik, eğlenceli ve çekici olmayı da başarıyorlar.
Son sözler…
Bu arada yazının başından beri erkekleri övüyor gibi göründüm, bana neler oluyor. Aslında erkekleri övmüyorum çünkü bu dizi kadınların elinden çıkıyor, karakterler kadınlar tarafından yazılıyor. Dolayısıyla yeni bir erkeklik temsili görüyoruz. En son When Life Gives You Tangerine ve Crash Landing On You adlı Kore dramalarında bu kadar green flag erkek temsilleri izlemiştim. Tabii Yabancı Damat’ın Niko’sunu da unutmamak lazım, yerli anlamda ilk green flag denemesi. Nobody Wants This’in Noah’sı da var ama açıkçası o adam beni biraz sıkmaya başladı (hadi buyur). Bu dizilerin hepsinin yazarının kadın olması şaşırttı mı, hayır. Aklınıza gelen başkaları varsa yorumlara yazın lütfen.
Dizi hakkında yapılan paylaşımların altına gelen yorumları okumak da ayrı bir keyifti. Birisi, “Eğer 90’larda bu tarz diziler yapılsaydı hayatım bambaşka olurdu” diye yazmış. Hâl popüler kültür deyip geçenler, bu işlere burun kıvıranlar büyük yanılgı içindeler. Popüler kültür bütün damarlarımıza, beynimize işliyor. Dolayısıyla böyle işlerin popüler olması ve seyirciler tarafından bu kadar beğenilmesi önemli bir gösterge. Kadınlar artık böyle temsiller izlemek istiyor. Tabii erkekler de bu diziyi mutlaka izlemeli. Hatta asıl onlar izlemeli. Ben bir an ekranın geleceğine dair umutlandım mı ne? Giderek daha fazla bu tarz diziler izleyebileceğiz gibi görünüyor.
Off Campus maceramız burada sona ermiyor. Dizinin ikinci sezonunda Allie ve Dean karakterleri merkezde olacak. Hannah ve Garrett’ı da görmeye devam edeceğiz. Umarım dizi bu seviyeyi korumayı başarır ve biz de uzun yıllardır hak ettiğimiz çerezlik olmasına rağmen seyircisine değer veren, onlara iyi ilişki örnekleri sunan işler izlemeye başlayabiliriz.