O artık bir kraliçe: Olivia Cooke konuşuyoruz
Filmografisine eklediği son dizi olan House of the Dragon ile beraber daha çok göz önünde olmaya başladı Olivia Cooke. Ama aslında Cooke, 10 yılı aşkın sürdürdüğü oyunculuk kariyerinde yer almayı seçtiği yapımlarla çoğu zaman dikkatimizi çekmeyi başarmıştı. Kimimizi Modern Love’ın tek bölümüyle kimimizi de Little Fish’deki vurucu performansıyla tavlamıştı. Şimdilerde ününe ün kattığı Alicent Hightower rolüyle bize Targeryan hanesinin tarihini anlatırken bu işin altından da bileğinin hakkıyla kalkıyor kesinlikle.
“Babam emekli bir polis ve annem de satış temsilcisi; ikisinde de oyunculuk yeteneği yok. Tanrı onları korusun” diyerek başarısını çok çalışmaya borçlu olduğunu söylüyor Olivia. Birleşik Krallık doğumlu olan oyuncu da çocuk yaşta tutkusunun peşinden gidenlerden biri. Sekiz yaşında başlayan amatör oyunculuk eğitimi lise yıllarına kadar uzanıyor ve Oldham Sixth Form Collega’daki Cinderella oyununda ilk başrolü almasıyla son buluyor. Kolejden mezun olduğunda artık kendisinin bir ajansı oluyor ve ufak rollerle (One Direction’un bir klibinde bile görebilirsiniz onu) sektöre adımını atıyor. Ve ilk dikkat çeken yapımlarından biri Anya Taylor-Joy ile beraber başrolü üstlendiği Thoroughbreds oluyor.
Hafif sayko ve sürprizi bol olan bu film uzun yıllar ayrı düşen çocukluk arkadaşlarının yeniden bir araya gelmesini anlatıyor. Çoğu kişi Olivia’yı Ready Player One ile tanımış olsa da kendisinin Thoroughbreds’ın yanı sıra Bates Motel dizisinde de dört yıl süren bir macerası oluyor. Bu dizide kistik fibriozis ile mücadele eden Emma Decody rolünde yer aldığı zamanlarda bir de Me and Earl and the Dying Girl filminde lösemi hastası Rachel rolüyle karşımıza çıkıyor. Kaderin cilvesini ve hastalıklarını atlattıktan sonra ise az önce bahsettiğimiz Steven Spielberg imzalı Ready Player One çıkıyor karşısına. Ernest Cline’nin aynı isimli romanından uyarlanan heyecan dolu bu Spielberg filminde Samantha/Art3mis rolüyle dikkatleri çekmeyi başarıyor.
Rolü sevdiği sürece her türe sıcak bakacağını söyleyen Cooke’un filmografisi gerçekten de dediği çeşitliliğe sahip görünüyor. Ve bir rolü sevdiğinde de gerçekten onun hakkını verebilmek için elinden geleni yapıyor. Bkz. Sound of Metal’deki rolü için gitar çalmayı ve “metal çığlıkları” atmayı öğrenmesi. Riz Ahmed ile beraber başrolünü üstlendiği Sound of Metal Olivia’nın kariyerindeki sıçrama noktalarından biri oluyor diyebiliriz. Hatırlarsanız Sound of Metal Oscar Ödülleri’nden En İyi Ses ve En İyi Film Kurgusu heykelcikleriyle dönmüş ve o dönemin birçok bağımsız ödülünün de sahibi olmuştu. İşitme duyusunu kaybetmeye başlayan bir davulcuyu, Ruben’i canlandıran Riz Ahmed övgülerin çoğunu toplasa da Ruben’in kız arkadaşı rolüyle Cooke da adından söz ettirmişti. Darius Marder yönetmenliğinde çekilen film pandemiden nasibini alıp yayınlandığı platform olan Amazon Prime’da en çok izlenen filmlerden biri olmuştu. Ruben’ın çaresizliği yüreğimizi dağlamış ve etkisinden uzun süre çıkamamıştık biz de…
Cooke, Guardian’a verdiği bir röportajda şöyle diyor, “Her zaman yaptığım son şeyden kaçmaya ve onun zıttına gitmeye çalışıyormuşum gibi hissediyorum. Kendimden çabucak sıkılıyorum ve farklı şeyler öğrenmeye çalışarak sadece başkalarının değil kendimin de ilgisini çekmeye çalışıyorum.” Suç, dram, bilim kurgu, komedi, romantik; türler arası yaptığı geçişler bu açıklamasının ardından daha anlamlı gelmeye başlıyor bize de. Amazon’un çok sevilen antoloji dizisi Modern Love’ın da iki bölümünde kendine yer buluyor Olivia. Andrew Scott ve Brandon Kyle Goodman ile beraber başrolü paylaştığı bu eğlenceli bölümlerde gay bir çifte doğacak bebeğini evlatlık vermeyi düşünen bir evsiz rolünde görüyoruz onu. Modern Love yolculuğunun ardından bu defa yapımcıları arasında da yer aldığı Little Fish ile izliyoruz onu. Hafıza kaybının bir pandemi olarak yayıldığı kurgusal bir dünyada geçen bu romantik filmde ise Emma ile Jack çiftinin zorluklara göğüs geren aşkları başrolde. Jack bu çiftte pandemiye yakalanan ilk isim oluyor ve Emma da sevgilisinin kendisini unutmaması için elinden geleni yapıyor. Olivia da dram yeteneklerini bolca konuşturuyor, nefis bir performans ortaya koyuyor.
Olivia kariyerinin dönüm noktası olan House of the Dragon’dan önce araya bir de kalburüstü bir suç dizisi sıkıştırmayı başarıyor. Kariyerlerini farklı nedenlerle sonlandıran eski MI5 ajanlarının kurduğu bir istihbarat ekibine odaklanan ve Gary Oldman’ın yer aldığı Slow Horses’ın ilk sezonunda kendine yer buluyor. Popüler olan her şeyden kaçmaya çalıştığını söyleyen Olivia nihayetinde dünyanın en popüler dizilerinden birinin yan projesine “evet” diyor. House of the Dragon’un seçmelerine her ne kadar Game of Thrones izlememiş birisi olarak katılsa da rolü alıyor ve senaryoyu okuduğunda oldukça etkilendiğini söylüyor.
Uzun yıllardır New York’da yaşayan Olivia, House of the Dragon’un da karşısına çıkmasıyla beraber yeniden Londra’ya taşınmış ve yeniden evde olma hissinin ona çok iyi geldiğini söylüyor. House of the Dragon izleyenler de bilir ki Olivia’nın canlandırdığı Alicent karakteri bu kurgusal evrende olabilecek en düz, en sıradan ve de ataerkil düzene en kolay ayak uyduran karakterlerden biri. Her zaman “yerini bilen” bir karakter olarak canımızı sıkan Alicent için şöyle diyor Cooke; “Herkesle iyi geçinen, çıkıntılık yapmayan ve de eğitilmiş bir kuluçka makinesi Alicent. Ancak bu onun güce ya da zekaya sahip olmadığı anlamına da gelmiyor. Bu durum gerçekten ilginç bir birleşim.”
Rolü aldığını ilk öğrendiğinde çok sevindiğini ve kısa bir süre sonra da “hayatım gerçekten değişmek üzere” farkındalığı yaşadığını da söylüyor. Ve evet, gerçekten de Olivia’nın hayatı House of the Dragon kadrosuna katılmasıyla harika bir şekilde değişti. (Dizinin ilk bölümü 10 milyona ulaşan bir izlenmeye sahip ve bu da House of the Dragon’ı HBO tarihindeki ilk bölümü en çok izlenen dizi yapıyor.)
Olivia artık ne kadar kalabalık olduğuna inanamadığı prömiyerlerle ve de dünya çapında sahip olduğu ünle baş etmek zorunda. House of the Dragon’da Rhaenerya Targeryan rolüyle büyük bir çıkış yakalayan Emma D’arcy de öyle. İkilinin uyumu ve ne kadar iyi anlaştıkları hakkında da daha birkaç sayfa paragraf yazarız ama neyse, kendimizi durduralım burada. Aklınıza o meşhur “negroni” röportajı geldi bile, değil mi?