Orada, bir gençlik dizisi var uzakta: Sterling Point ve bize hissettirdiği deli dolu hüzünler

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Ella Rubin, Amélie Hoeferle, Jacob Whiteduck-Lavoie ve canımız ciğerimiz Mark Ruffalo’nun oğlu Keen Ruffalo’nun başrollerini paylaştığı Sterling Point, son yılların en iyi gençlik dizisi. Size bugüne dek övdüğümüz tüm dizileri unutun ve Megan Park’ın yıllar sonra da hatırlanacak bir işe imza atmasını birlikte alkışlayalım.

İlk kişisel telefonum 18 yaşına girdiğim yıl, herkesten daha geç ama tam vaktinde alındı. O güne dek kiminle, saat kaçta buluşmak istiyorsam saatten kendilerini haberdar edip yeşil bir kafenin önünde beni beklemelerini istedim. Bana insanlarla daha fazla vakit geçirme ve daha uzun süre sohbet etme şansı verdi, yön bulma duygumu garip bir şekilde geliştirdiğini de söylemeliyim. Sterling Point’in karakterleri de telefonun çekmediği bir adada yaşıyor. Yaz, bir zamanlar olduğu gibi çok uzun bir filmi hatırlatıyor. Kış boyu havaların ısınmasını beklemeye benziyor hikayesi, mayıs sonuna doğru heyecanlanmaya başlamayı, haziranda yeni bir maceranın yaşanacağını bilmeyi andırıyor. Bu sebeple, dizinin yaratıcısı Megan Park pek çok açıdan gerçekçi bir hikaye anlatıyor. Telefon ve dış dünyaya yönelik kısıtlı erişim, onları birbirine yaklaştırırken şimdilerde geride kalmış bir yaşama dair de özlem duymamıza neden oluyor: Küçük şeylerle mutlu olabilme sanatı ya da sade bir yaşamın içinde büyük umutlar yeşertebilme becerisi.

Genç yetişkin hikayelerinin ekranı yeniden kasıp kavurduğunu görmenin sıra dışı bir konforu var. The Summer I Turned Pretty, We Were Liars, Heated Rivalry, Off-Campus, Maxton Hall ve Elle gibi çok sayıda gençlik dizisinin ayağımızı yerden kesmesinden memnunuz. Tabii Dean Di Laurentis’in kitap sayfalarından çıkıp nihayet aramıza katılması da çok değerli. Ancak baskın anlatı biçiminin hissettirdikleri geçici bir heves, heyecan ve yüksek dozda arzunun ötesine de geçmiyor. Unutması kolay, hafızamızdaki yerleri gün geçtikçe silikleşiyor.

Bu dönemde çekilen gençlik dizileri ritmini bulmaktan uzak, yakaladığı ritmi sürdürmekte çekingen davranırken Sterling Point, o dinamiği ilk bölümden itibaren ekrana taşıyor. Aynı gençlik dizileri, aşk üçgenlerini adeta kutsallaştırırken (ki iyi bir aşk üçgeni kadar sevdiğim başka bir karşıtlık daha yok) karakterlerine kendilerini geliştirmeleri için fırsat tanımıyor.

Bu hikayelerde iki karakter arasına sıkışan diyaloglar seyirciyi bir adım ileri götürmezken soru daima net, hikaye ise sürekli aynı pratiklerle tekrar ediyor. Karakterler gerçek bir iletişim kurmuyor, senaryo çoğu zaman yalnızca ana karakterin etrafında şekilleniyor; onun acıları, aşkları, aşamadığı kimlik kaygısının etrafında boğuluyor seyirci. Sonuçta senaryonun mekanizması fazlasıyla görünür hale geliyor: Karakterler yaşayan insanlar olmaktan çıkıp senaryonun söylemek istediği şeyleri aktaran araçlara dönüşüyor.

Bu anlamda Sterling Point, son yıllarda ekrana gelen diğer gençlik dizilerinin arasından rahat bir şekilde sıyrılıyor. Hikayenin ana karakteri Annie, New York’tan Kanada’nın insan ayağı değmemiş bir adasına gidiyor, çok geçmeden kayıp bir kız kardeşi olduğunu öğreniyor, ailesine dair bilmedikleri gün yüzüne çıkıyor, gizli bir dede ve hayatını kaybetmiş bir annenin sırlarıyla yüzleşiyor. Sterling Point’in karakterleri birbiriyle konuşuyor, kavga ediyor, odalarında saatlerce sigara içiyor, kitap okuyor, kamp kuruyor, yüzüyor. Aşık oluyor, regl oluyor, acı çekiyor, ağlıyor, ağlarken sümüğü akıyor, ayağa kalkıyor, sınavlara hazırlanıp başarısız oluyor; tıpkı bizim gibi. Bir gençlik dizisi en son ne zaman gerçekte var olan bir gençliğin hikayesini anlattı? Sıradan şeylerin, basit bir yaşamın öyküsünü izlemeyeli ne kadar zaman geçti? Bir kahramanın yolculuğuna değil de bir grup gencin hayatına ortak olduğumuz son dizi hangisiydi?

Dizinin yaratıcısı Megan Park’ı övmek dışında elimden bir şey gelmiyor elbette. Park, bir zamanlar genç bir yıldızdı. Asla başından kalkmadığım The Secret Life of the American Teenager’daki karakterini asla unutamıyorum. Fakat Park’ın aynı zamanda The OC, Dawson’s Creek ve One Tree Hill gibi dizilerle büyüyen bir senarist olduğunu da unutmamak gerekiyor. Hal böyle olunca, bize doğru bir zamanda, çok iyi bir senaryo izletmesi şaşırtıcı değil. Karakterlerine sinirli, komik, deli dolu, bencil, sessiz, depresif, aşık, toy olma imkanı veren bir senarist… Hayal mi?

Dizinin ana karakterleri Annie, Ramona, Oona ve Ellis arasındaki arkadaşlık kusursuz eşlikçi müzik seçimiyle taçlanıyor. Kendine özgü bir enerjisi var bu arkadaş grubunun, büyük şehre taşınmadan önce her gününüzü birlikte geçirdiğiniz insanlara benziyor. Sterling Point, seyirciye müziğin bir hikayeyi anlatırken ne denli önemli olduğunu da anımsatıyor. O anı, ilk aşkın heyecanını içinizde hissettiğin o mükemmel anı, biliyor çünkü Park. Karakterin söyleyemediğini tek bir şarkıyla anlatabilmenin ne demek olduğunu en iyi bilen de The OC seyircisidir çünkü. Sterling Point’i bu dizileri düşünmeden, düşlemeden izlemek imkansız.

Olivia Rodrigo, Gracie Abrams, Lorde, Billie Eilish, Phoebe Bridgers ve RAYE’in müziği karakterlerin hikayelerini tamamlarken dizinin içine işleyen o eski televizyon dili giderek baskın hale geliyor.

Park’ın oyuncuları doğaçlama yapmaya teşvik etmesi de diziyi kalıplaşmış senaryo pratiklerinden uzaklaştırıyor. Seyirci sık sık karakterler arasındaki diyalogların akmadığı ya da sahnenin durakladığı anlara şahitlik ediyor. Ancak bu durum hikayenin çok iyi işlemesini de sağlıyor. Dizinin yan karakterleri bile “fazla” hissettirmiyor. Park, içinde büyüdüğü sektörü ilmek ilmek analiz ederek – amacı bu olmasa da – adeta bir yeniden çevirime imza atıyor.

Dizinin hikayesi Kanada’da geçiyor fakat seyircisine basketbol sahalarını ve Kaliforniya güneşini vadediyor. Chilton sıralarında kitap okuyan Rory Gilmore’un ilk gençlik sancılarına ortak olmaya davet ediyor. En önemlisi, karşınıza çıkacak Camp Rock referanslarına hazırlıklı olmanızı istiyor.

Eğer bunlar aklınıza yatmadıysa bile Sterling Point’i izleyin, zira ücretsiz bir şekilde kendinizi mutlu etmenin nadir yollarından biri olacaktır. Bu arada, Jeffrey Dean Morgan’ın bu kadar yaşlandığını bana kimse neden söylemedi?

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin