Biraz beton sıcağı, biraz deniz ferahlığı: Yazın peşini bırakmayan filmler

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Ağustos sonu bizi usul usul yazın bitişine hazırlarken, tatilin dibini sıyıranlara selam olsun; biz betonda nemlenmeye devam ediyoruz. Sıcaklar henüz tepemizde cızırdarken, mevsimin o kendine has ağırlığını perdeden taşıran filmlere dadandık. Şehrin bunaltıcı, karmaşık ve kaotik hali bir yanda; kendini deniz ya da havuz kenarına atıp serinleme ihtimali diğer yanda… Yani yazın bize sunduğu bütün ‘dalgalanmalar’ bu filmlerde mevcut.

Do the Right Thing

Sette de olsak, New York’un sıcağına, betonun yakıcılığına dair çok net hisler yaratan bu film, kentsel dönüşümden önce özellikle Afro-Amerikalıların ve çeşitli göçmenlerin ağırlıklı olarak yaşadığı Bed-Stuy mahallesinde geçen bir güne odaklanıyor. Ana karakterimiz Mookie (yönetmen Spike Lee’nin kendisi), mahallenin serseri ama ilgi odağı gençlerinden biri. İtalyan bir pizzacıda çalışıyor görünse de işleri epey gevşek tutuyor. Mookie’nin dolaştığı sokaklarda onunla vakit geçirirken komşularımızı da tanımış oluyoruz: radyo yayını yapan biri, evsiz yaşlı bir adam, boş gezen ergenler, mahallenin bilirkişisi yaşlıca bir kadın (Mother Sister) ve yol kenarında oturan bir grup siyah adam…

Bu gündelik akışı elinde kocaman bir kasetçalar ve açtığı yüksek sesli müzikle sık sık bozan Radio Raheem’in polis şiddetiyle öldürülmesi, mahalledeki sakin ama belli ki kökü derinlere uzanan ayrımcılığı tekrar gün yüzüne çıkarıyor. Film, siyahların yıllara yayılan sistematik ayrımcılık ve şiddet deneyimine dair Mr. Señor Love Daddy’nin radyo anonsuyla son buluyor.

Aftersun

Vizyona girdiği dönemde hayatımızı Fethiye’de tatil yapan İngilizler ve İrlandalılarla aynı otele hapseden Aftersun, bu seçkinin olmazsa olmazıydı. Babasıyla çocukken Türkiye’de yaptığı bir yaz tatilini hatırlayan genç bir kadının anılarına eşlik ettiğimiz film; eşantiyon küllükler, tatil yeri incik boncukları, plastik kokteyl karıştırıcıları gibi sanat yönetimine serpiştirilmiş minik detaylarla kalbimizi fethetmişti.

Sophie ve babası Callum’un birbirine olan yakınlığına tanıklık etsek de, babanın depresyon kaynaklı muhtemelen zamansız ölümüyle/intiharıyla hikayenin tamamına hakim olmakta zorlanıyoruz. Tatil boyunca video kamerayla çekilmiş görüntülerin arasından geçmişe ışınlandığımız film, zamanla başka anlamlar kazanan anılarla kişisel bir yüzleşmeye eşlik etmemizi sağlıyor.

The Florida Project

 Sean Baker’ın Kuzey Amerika’daki alt sınıflara/marjinallere/azınlıklara dair filmler yapma arzusunun ilginç örneklerinden biri olan bu film, Florida’da bir motelde yaşayan ve büyüyen üç çocuğun arkadaşlığına odaklanıyor. Başa bela olan bu çocuklar terk edilmiş binalarda koşturuyor, insanların tepesine tükürüyor, vantilatöre konuşarak eğleniyor. Özellikle Sean Baker’ın çocuk oyunculara muazzam bir özgürlük alanı bıraktığı anlaşılan bu yapım, cırtlak pembeler ve turkuazlardan oluşan evreniyle bize gerçek bir Florida filtresi ambiyansı yaşatıyor.

Ailelerinin mecburi ilgisizliğini birbirlerinin eşliği ve dostluğuyla kompanse etmeye çalışan bu ekip, yazın sonunda ayrılmak zorunda kalıyor. Koşullar ne kadar kötü olursa olsun hayatı olduğu gibi yaşamaya ve çocukluğun o kendine has yaz arkadaşlıklarına odaklanan bir film.

The Lost Daughter

Oyuncu olarak tanıdığımız Maggie Gyllenhaal’ın ilk uzun metrajı olan, sonradan Hamnet (2025) filmiyle yıldızı parlayan Jessie Buckley’nin başrolü Olivia Colman ile paylaştığı bu film, tam bir yazlık yer yıldızlar geçidi. Bunalımlı genç anne Dakota Johnson’dan arıza Peter Sarsgaard’a uzanan kadrosuyla film, Elena Ferrante’nin aynı isimli romanından uyarlama.

Yunan adalarından birine kafasını dinlemek için giden Leda, tatil yerinde oyuncak bebeğini kaybeden bir çocuğun tetiklemesiyle geçmişine, kendine ve kızlarıyla ilişkisine dair türlü düşüncelere dalar. Leda’nın geçmişte mutsuz evliliğini, işini ve kızlarını bir süreliğine bırakıp gerçekten aşık olduğu biriyle ve edebiyatla hayatına devam ettiğini, bir süre sonra ise geri döndüğünü öğreniriz. Filmin sonunda iyi bir anne olmak, çocuklarının yanında olmak gibi bazı kalıpların dışına taşan bir anneyle karşı karşıya olduğumuzu anlarız. Belli ki anne olmanın, bunu “iyi” yapmanın tek bir yolu, tek bir veçhesi olmadığını görmüş oluruz.

La Ciénaga

Lucrecia Martel’in en ilginç ve izleme zevki veren filmlerinden biri olan La Ciénaga’nın (Bataklık) açılış sahnesi, derinliğiyle övülen bir sekans. Arjantin’in Bolivya sınırında bir köşkte tatil yapan orta-üst sınıf bir aileye odaklanan film, bulanık sularıyla pek de iç açıcı görünmeyen bir havuzun kenarında oturan yetişkinlerin —aralarında alkolik Macha da var— yakın plan çekimleriyle açılıyor. İnsanların havuz kenarında buzlu içkilerini içtiği, şezlongların güneşe/bulutlara göre yer değiştirdiği bu sekans, havanın bulutlanması ve anne Macha’nın bayılmasıyla sekteye uğruyor. Arjantinli burjuva bir ailenin yaz tatili de havanın nemi, evin dibindeki bataklığın havayı bozması gibi sebeplerle giderek tatsızlaşıyor. Zira Martel, anlatı boyunca Arjantin’de genellikle üzeri kapatılan yerli halkların Arjantinli ailelerin yanında çalışması, bu ailelerin ise onlara sundukları işi “bir lütuf” gibi görmesi gibi sınıfsal meselelere değiniyor. Bu filmde de The Florida Project’e benzer bir ihtimam ve ustalıkla ele alınmış çocuk oyuncu yönetimi var denebilir (hatta bazı sahneler gereğinden fazla birbirini andırıyor).

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin