“O kadar kötü ki, çok iyi”: Kötü şeyler izlemekten zevk almak
Tatildeyken akşam otele veya eve dönüp, cips eşliğinde Kanal D Home Video’nun ucuz köpekbalığı filmlerini izlemenin keyfi nerede var? Hamburger eşliğinde Lindsay Lohan, kahvaltıyla Adam Sandler filmleri…Dönem dönem kendimizi Love is Blind, Project Runway programlarını ‘binge’lerken bulmuyor muyuz? Gossip Girl, Jersey Shore, The Toxic Avenger, Ediz Hun ve Filiz Akın’dan Yaralı Kalp, Jennifer Lopez filmleri, Sharknado, Anaconda serisi ve daha niceleri… Bunlarla aramızda bir sevgi-nefret ilişkisi var. Karşı koyamıyoruz, utanıyoruz, eğleniyoruz, suçlu hissediyoruz. Bu yazımızda “kötü şeyler izlemenin zevki” konusuna bütün yönleriyle dadandık.
Nedir bu İngilizce “trash”, Türkçe de “çöp/çerçöp” diyebileceğimiz içerikler?
“Trash” ifadesi genellikle düşük bütçeli, amatörce çekilmiş, kötü senaryolu filmleri tarif etmek için kullanılır. Sadece filmlerle sınırlamayalım, bunlara ‘çöp içerikler’ diyelim. Bunlar, kitsch ve camp kelimeleriyle de yan yana anılırlar. Türkçe’ye çeviriemeyen kitsch kelimesi 19. yüzyıldan itibaren ‘ucuz ve popüler’ resimleri betimlemek için kullanılmaya başlanmıştır. Cambridge sözlüğüne göre kitsch “Pek çok insan tarafından çirkin, tarzdan yoksun veya sahte olarak görülen fakat genellikle komik olduğu için bir kısım insanın da hoşuna giden sanat, dekorasyon objeleri veya tasarımlar”dır. Örneğin büyükannelerimizin evindeki güllü saat için kitsch bir obje diyebiliriz.
Camp de sözlükte “eğlenceli sayılacak kadar aşırı derecede yapay, yapmacık, uygunsuz veya güncelliğini kaybetmiş bir şey” ve “absürd şekilde abartılan ve çoğunlukla yüksek ve popüler kültürün unsurlarını birleştiren kişisel veya yaratıcı ifade tarzı” olarak geçer.
Bu “o kadar kötü ki çok iyi” tipi içeriklerin belirlenmesinde ince bir çizgi var elbette. Kötü film hayranları bilir ki, her film “o kadar kötü ki çok iyi” ödülünü alamaz. Bir içerik bu ödülü alabilmek için gerçek kötülerin bulunduğu cehennem çukurundan bir manevrayla sıçramayı başarmalıdır. Bazı şeyler sadece kötüdür. Çukurda kalır, zevk vermez, sıkıcıdır, konusu anlamsızdır, önermesi/mesajı korkunçtur vb. Örneğin Kızılcık Şerbeti. Özellikle ilk sezonda birçok “kültürlü/hepçil” seyirciyi de ekran başına çekmeyi başarmıştı. Kötü ve eğlenceli olduğu kadar, başarıyla işlenmiş bölümleri de vardı. Ama ikinci sezonda öyle kötü oldu ki, o “iyi-kötü” özelliğini yitirerek, entelektüel seyircilerinin birçoğunu kaybetti.
Duyarlılıklarımız, mahcup zevklerimiz
2014 yılında yayımlanan bir araştırma, bu tip içerikler tüketen seyircilerin, izledikleri şeylere verdikleri tepkileri ve bu kitlenin nasıl farklı gruplara ayrıldığını ortaya koyuyor. Siz de hangi kategoriye girdiğinizi tespit edebilirsiniz böylece.
Araştırmada dört izleme stili tespit edilmiş:
1) Geleneksel izleme
2) İronik tüketim
3) Camp duyarlılığı
4) Guilty Pleasure (Mahcup Zevk)
Geleneksel izleme stilinde seyirci “kötü içerikleri” doğrudan kötü bulur, nefret eder ve izlemekten kaçınır. İzledikleri şeye “bu şov berbat, kesinlikle bir daha izlemem, bu şov insanları aşağılıyor” gibi tepkiler verirler.
İronik tüketimde seyirci “kötü” içeriğin “değersizliğinden” keyif alır, izlediği şeyin farkındadır, alaycı bir şekilde izler ve sürekli olarak yorumlar. Bu izleyici, izlediği şeye yukarıdan bakar ve mesafelidir. “O kadar kötü ki çok sevdim”, “Programdaki insanlar acayip aptal ve komik!” gibi yorumlarda bulunurlar. Örneğin makalede röportaj yapılan 20’lerinin sonlarındaki bir kişi eşiyle birlikte “The Bachelorette” programını izlediklerini söylüyor. İzledikleri şeyin saçmalığına güldüklerini, özellikle de biri ne zaman programın kalıplaşmış laflarından biri olan “I’m here for the right reasons” dediğinde gülmekten öldüklerini anlatıyor.
Örneğin Kazıklı Maria adlı YouTube kanalının “Bok Gibi Book Reviews” serisi de, ironik tüketim örneğini gösteriyor. Meryem’in incelediği bu “çok kötü o yüzden çok iyi” kitaplar seyirciler tarafından çok seviliyor, eğlenerek izleniyor. Meryem’in bu kitapları ironik bir mesafeden yorumlaması eğlenceyi artırıyor.
Camp duyarlılığına sahip seyirciler ise “kötü” içerikleri acayip saçma ve abartılı buldukları için takdir ederler. İzledikleri gösteriyi kendi şartları içinde değerlendirirler. “Yaratıcıların tutkusu ve vizyonu var ama çok kötü olmuş”, “O kadar kötü ki çok iyi” gibi yorumlarda bulunurlar. Araştırmada bu izleyici kitlesinin özellikle 1980’lerin düşük bütçeli B-filmlerine veya televizyon filmlerine ilgi gösterdikleri ortaya konuyor. Açıklaması çok zor olan bu ‘duyarlılığı’ Susan Sontag “Notes on Camp” makalesinde tartışır, 58 maddede camp’in ne olduğunu açıklamaya çalışır. Makalenin tamamını internette bulabilirsiniz.
2016 yılında Poetics dergisinde yayınlanan araştırma, ironik tüketici ve camp duyarlılığı olan seyircileri inceliyor ve bu seyirci gruplarının genellikle iyi eğitimli, kültürel hepçillerden oluştuğunu söylüyor.
İzlediği şeyleri “guilty pleasure” olarak gören seyirci ise “kötü” içerikler tükettiği için rahatsızdır ve bundan utanç duyar. Ama bir şekilde bunları izlemekten kendini alıkoyamaz. “Bu berbat, izlediğime inanamıyorum”, “bir araba kazası gibi, berbat ama bakmadan duramıyorum”, “America’s Next Top Model izleyerek yarım saat kaybettim ve çok pişmanım” gibi yorumlarda bulunurlar. Bu seyirci kitlesi bir yandan sofistike zevkleri olup, öbür yandan nasıl olup da bu korkunç içerikleri tüketmekten keyif aldıklarını anlamazlar.
Kendilerini “kültürlü” olarak tanımlayan seyirciler, bu “kültürsüz” yani İngilizce “lowbrow” denilen televizyon programlarına, dizilere, filmlere karşı olumsuz bir bakış açısına sahipler. En azından sosyal ortamlar içerisinde. Bu kişiler Müge Anlı izleyişini “Türkiye’nin toplumsal yapısını inceliyorum” diyerek yasallaştırmaya çalışabilir (ki doğrudur da), Love is Blind, Survivor, Kısmetse Olur izlemek çoğu sosyal ortamda bir utanç kaynağıdır.
Peki bunları izlemeyi neden seviyor olabiliriz? Bu soruya gündelik hayatın stresinden kaçmak, eğlenmek, kötü yapılmış şeyler karşısında kendini üstün hissetmek, hepçil bir tüketici olarak her türden içeriğe göz atmak istemek gibi yanıtlar vermek mümkün. Bunları biraz açalım.
Çok da ciddiye almamak lazım
Kuşkusuz, iyi bir film veya roman kadar insan olmayı bize hatırlatan ve bu yükü omuzlarımızdan alan çok az şey var. Bu ‘iyi filmler’ bize “insan olmak böyle bir şey işte” der ve omzumuza pat pat vuran bir el gibi hissettirir. “Yalnız değilsin.” Şahsen ben elimin altında iyi bir dizi ve iyi bir roman varsa hayatım dört dörtlükmüş gibi hissederim.
Öte yandan bazı günler var ki, ruh dünyamızın derinliklerine dalmaya hiç halimiz olmuyor. Dalmayı bırakın, ruhumuz bedenimizden ayrılsın istiyoruz. Pazar günü boyunca yorganın altında yatıp Netflix’teki en kötü programları izlemek istemiyor muyuz? Canımız sıkkın olduğunda kaçımızın kafası Roma gibi filmler izlemeyi kaldırıyor. Böyle günlerde işte bu “çok kötü ama çok iyi işler” imdadımıza koşuyor. Her şeyin çok ciddi olduğu bir dünyada, kendisini ciddiye almayan veya ciddi olmaya çalışırken bunu beceremeyen, bu sayede de absürtleşen şeyler izlemek iyi gelmiyor mu?
Ünlü drag queen RuPaul da Met Gala’nın camp temasını açıklamaya çalışırken (çevirmeye çalışacağım) “Hayatın dış cephesini görebilmelisiniz, hayatın saçmalığını kendinizin dışından görebilmelisiniz. Drag fikri kamptır çünkü diyoruz ki, ben bu beden değilim, ben aslında drag görünümünde, insanlığı oynayan bir Tanrıyım. Yani o yerde olduğunuzda, saçmalığa gülebilirsiniz. 10. sınıfta öğretmenim bana ‘Rupaul, hayatı çok ciddiye alma’ demişti. Camp da işte bununla ilgilidir. Bu çılgın hayatın absürtlüğünü görebilmektir. Son zamanlarda gazeteleri okudunuz mu?!” diyor. Yani camp absürtlüğü, bize ölümlü bedenlerimizden ve hayattan kaçış imkanı da veriyor.
Ursula Le Guin, “Kadınlar Rüyalar ve Ejderhalar” kitabında Tolkien’in şöyle dediğini iddia ediyor (nerede söylediğini teyit edemediğim için iddia diyorum): “Fantezi kaçış edebiyatıdır ve tam da bu yüzden muhteşemdir. Bir asker düşmanın eline düştüğünde, kaçmakla yükümlü olduğunu düşünmez miyiz? Tefeciler, kör cahiller, buyurganlar hepimizi hapiste tutuyor; eğer aklın ve ruhun özgürlüğüne değer veriyorsak, eğer hürriyet taraftarıysak, elbette kaçmakla ve elimizden geldiği kadar çok mahpusu da kurtarmakla yükümlüyüz.”
Aynı kitapta kendisi de Amerikalılar Ejderhalardan Neden Korkar? (1974) yazısında bir şeylerin sadece zevk için okunabileceğini ve izlenebileceğini söylüyor. Amerikalıların çalışma “ahlakları” nedeniyle her şeye kâr amacıyla baktığını, Tolstoy veya Tolkien okumak için tek mazereti olan kişinin, bu iş için para alan İngilizce öğretmeni olduğunu, bir iş insanın ise ara sıra kendine best-seller okumak için izin verdiğini yazıyor.
Ursula Le Guin’in kastettiği şey tabii ki bizim gönlümüzce çöp içerikler tüketmemiz değildi. Ben ve arkadaşlarımın Love is Blind izlediğini görse, “bu programları izleyenler mi var?” diyerek ufak bir titrerdi kraliçe. O bunları o yıllarda üçüncü, dördüncü sınıf görülen bilimkurgu ve fantastik edebiyatını savunmak için yazmıştı. Ama ben ne yaptım, yüzsüz gibi alıp onun cümlelerini çarpıttım. Ama olsun, ben onun sözlerinden bir şeylerin “keyif” için de okunup izlenebileceği sonucunu çıkarttım. “Keyif ve kaçış” modern dünyanın altında ezilen insanların sahip olduğu yan haklar aslında. Hem bugün bilimkurgu edebiyatının, caz müziğin değerlendiği gibi ileride belki de Twilight çok değerlenecek (yazdım ama ben de inanmadım), kim bilir. En azından camp dünyası içinde diyelim.
Bugün ironik tüketim, camp duyarlılığı, “o kadar kötü ki çok iyi” anlayışı bir nebze kabul görmeye başlamış şeyler. Amerika’da gruplar bir araya gelip sinemada büyük bir coşkuyla The Room, Plan 9 from Outer Space, hatta Dünyayı Kurtaran Adam filmlerini izliyor, bu filmler birer külte dönüşüyorlar.
Ancak nasıl bir duyarlılıkla izlerseniz izleyin, kötü içeriklerden aldığımız zevk “zamanını boşa harcıyorsun!” sözleriyle baltalanıyor, bu zevklerimizin “suç” olduğunu düşündürüyor bize. Özellikle Boomer ve X neslinin yetiştirdiği Milenyal kuşağı bu hisler içinde görünüyor. Gen Z muhtemelen bunu hiç kafasına takmıyor, izleyeceğini izliyordur. Milenyaller yani Y kuşağı, X kuşağının mirası olan “çalış, kendini geliştir, kendine ve çevrene faydan olsun, çalış ve başar! İstediklerine ancak çalışarak ulaşabilirsin!” cümleleriyle sürekli kendini kötü hissetmeye programlanmış bir nesil. Bu “zamanını boşa harcama” düsturu işlemiş bir kere içimize. Boş ne demek, dolu zaman nasıl olur, bunlar da net değil. “Zamanını boşa harcama” düsturu da aslında kâr amacı güden bir zihin yapısından ileri gelmiyor mu? Yalnızca maddi kâr değil, her an her saniye “bir şeyler kazanmalıyız” düşüncesi. “Hep ileri, daha ileri!”
Felsefi büyükler bunu sevmedi
“Gençlerin zihinleri bu saçma sapan programlarla uyuşuyor, insanlar zombiye dönüşüyor” gibi şeyler düşünen çok insan var. Popüler kültür eleştirileri de bir hayli geçmişe dayanıyor. 1900’lerin başında popüler kültürün yaygınlaşmasıyla artıyor. Alman felsefeci Theodor Adorno (1903-1969) her türden popüler ürünü lanetliyor, sinemanın sanat olamayacağını söylüyor, popüler filmleri ve caz müziğini tehlikeli buluyordu. O ve benzer görüşteki felsefeciler “kültür endüstrisinin kitleleri rahatlatıcı ve zihinlerini uyuşturucu bir etkisi var, bu da kapitalist düzenin kolayca kabul edilmesi anlamına geliyor” (haklılar ama bu başka bir tartışmanın konusu olsun) diye düşünüyorlardı.
Amerikalı eleştirmen Dwight MacDonald da böyle düşünenlerden biriydi. 1950’lerde popüler kültür ve yüksek kültürün sınırlarının bulanıklaştığından şikâyet ediyordu (Bir de şimdiyi görseydi). “A Theory of Mass Culture” kitabında şöyle der: “Nüfusun ciddi bir kısmı Tolstoy veya dedektif hikayesi okumak, eski ustaları izlemekle televizyon şovları izlemek gibi seçenekler arasında kalıyorlar. İyi sanat kitsch ile, ciddi fikirler, ticari formüllerle yarışıyor ve avantaj yalnızca tek bir tarafta. Kötü şeyler iyileri dışarıda bırakıyor çünkü kolay anlaşılıyorlar ve zevk veriyorlar”. Elbette 1900’lerin ilk yarısında yazan bu teorisyenler kendilerince haklıydılar çünkü kitlesel olarak bir zombi gibi hareket etmenin dünyaya ne büyük bir zarar verebileceğini birinci elden görmüşlerdi.
Adorno’lar, MacDonald’lar elbette popüler ürünler söz konusu olduğunda iyi-kötü ayrımı yapmıyor, popüler olanı toptan lanetliyorlardı. Üstelik o dönemde bu kadar fazla üretim yoktu. Günümüzde muazzam genişlikte bir havuzdan bahsediyoruz. Artık popüler şeyler arasında kötü içerikler olduğu kadar, iyi içeriklerin de olduğu kabul görüyor. İnsanlar artık pek çok farklı türden içeriği bir arada tüketiyorlar. Birçok insanın Spotify listeleri algoritmaları delirtecek kadar karışık. Bir gün Dostoyevski okurken ertesi gün Fast and Furious filmlerini seyreden bir sürü insan var. Bu da “kültürel hepçillik” anlamına geliyor.
“Kültürel hepçillik/cultural omnivorousness” ifadesi ilk olarak 1992 yılında Richard Peterson tarafından ortaya konuyor. Hepçil tüketiciler, kültürün hiyerarşik sınırlarını aşma isteğine sahiptir. Popüler/yüksek farketmeksizin her türden içeriği tüketmektedir. Caz, opera gibi müzik türleriyle country veya rap müziğini bir arada dinleyen, bir gün Marcel Proust, bir gün Stephen King okuyan kişilerdir. Özetle yelpazemiz bir hayli genişledi.
Hepçil seyirciler, ironik tüketiciler, camp sevdalıları, kendini suçlu hisseden geleneksel seyirciler, birleşiniz. Hepimizin “mahcup zevkleri” var. İzlediğimiz şeylerin iyiliğini kötülüğünü tartışacağız, neden “kötü” olduklarını yazıp çizeceğiz elbette. Kötü işlerin neden daha fazla izlendikleri üzerine kafa yorup bundan hayıflanacağız. Zaman zaman bizi kötü içeriklerden oluşan bir cehennem çukuruna hapsediyorlarmış gibi hissettiren medya platformlarına kızacağız. Ama sonuçta hayat yeterince zor ve kısa. Bazen de eğlenmek gerek. Nasıl bir izleyici olursanız olun, keyfiniz bol olsun!
Bu kadar yazdım madem, sizlere bir öneri listesi vermeden de bırakmam. İnternette çok çeşitli listeler bulabilirsiniz. Örneğin buradaki gibi.
Ben özellikle kötü gerilim filmlerini seviyorum o yüzden onlardan oluşan bir liste hazırladım. Hepsinin ortak özellikleri düşük bütçeli olmaları, gerilim ve merak unsuru barındırmaları, mümkünse bir takıntı (taşıyıcı anne, hasta ruhlu bakıcı vb.) durumu içermeleridir. (Bazıları politik açıdan çok yanlış olabilir. Katlanılabilir bir seviye olduğunda gülüp geçiyorum.)
Kesinlikle çok kötü filmlerden oluşan bir liste, zaten aradığımız şey de bu.
- The Perfect Guy (2015) Yönetmeni: David M. Rosenthal
- The Boy Next Door (2015) Yönetmeni: Rob Cohen
- Wild Things (1998) Yönetmeni: John McNaughton
- A Perfect Getaway (2009) Yönetmeni: David Twohy
- A Fall from Grace (2020) Yönetmeni: Tyler Perry
- Acrimony (2018) Yönetmeni: Tyler Perry
- When The Bough Breaks (2016) Yönetmeni: Jon Cassar
- Obsessed (2009) Yönetmeni: Steve Shill
- Unforgettable (2017) Yönetmeni: Denise Di Novi
- Fear (1996) Yönetmeni: James Foley
- The Roommate (2011) Yönetmeni: Christian E. Christiansen
- The Stepfather (1987, 1989 ve 2009 versiyonları)
- Inconceivable (2017) Yönetmeni: Jonathan Baker
- The Glass House (2001) Yönetmeni: Daniel Sackheim
- Glass House: The Good Mother (2006) Yönetmeni: Steve Antin
- Fatal Affair (2020) Yönetmeni: Peter Sullivan
- The Hand That Rocks The Cradle (1992) Yönetmeni: Curtis Hanson
- Fatal Attraction (1987) Yönetmeni: Adrien Lyne
Bonus: Gizli Dünyalar (2004 yılında Show Tv’de yayınlanan.)


