Sorun çıkarma, sadece beni sev: Obsession film incelemesi

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Son yıllarda korku sineması, klasik canavar anlatılarından uzaklaşıp gündelik hayatta zaten karşılığı olan korkulara yöneliyor. Korku artık yalnızca karanlık koridorlarda, terk edilmiş evlerde ya da doğaüstü varlıklarda yaşamıyor; ilişkilerde, beden algısında, internette ve zihnimizin en kuytu köşelerinde kendine yer buluyor. It Follows cinsellik ve yakınlık üzerinden sinsice yayılan görünmez tehdidi, The Substance kadın bedeninin yaş, güzellik ve görünürlük baskısıyla kurduğu yıkıcı ilişkiyi anlatırken, geçtiğimiz günlerde izlediğimiz ve internet aleminin içinden çıkıp gelen Backrooms da liminal mekan korkusunu sinemaya taşıyordu. Her yeni film, bizi başka bir korkuyla yüzleştiriyor; adeta korkular arasından korku beğendiriyor.

Bu yılın en çok konuşulan korku filmlerinden biri olan Obsession da bu zincirin son halkalarından biri. Yönetmen Curry Barker’ın (o da Backrooms’un genç yönetmeni Kane Parsons gibi internet aleminde yükselen bir isim) ikinci uzun metrajı olan film, Toronto Uluslararası Film Festivali’nin Midnight Madness seçkisinde prömiyer yaptıktan sonra kısa sürede kulaktan kulağa yayıldı. Yaklaşık 1 milyon dolarlık mütevazı bütçesine rağmen gişede beklentilerin çok üzerine çıkan film, eleştirmenlerden de büyük ölçüde olumlu yorumlar aldı. Pek çok eleştirmene göre Barker’ın, “duygusal, efendi çocuk” tiplemesinin ardındaki erkekliği, rıza meselesini ve saplantılı aşk anlatısını doğaüstü bir korku hikâyesi içinde bir araya getirmesi filmin en güçlü yanı. Zaten filmi bu kadar ürkütücü yapan da efektler ya da jump scare’lerden çok, bu hikaye ve karakterler arasındaki diyaloglar.

Bu noktadan sonra sadece ve sadece spoiler var!

İlk bakışta Obsession, saplantılı bir aşk hikayesini şeytani güçlerle birleştiren klasik bir doğaüstü korku filmi gibi görünüyor. Çocukluk arkadaşı Nikki’ye kafayı fena halde takmış olan Bear, bir gün tütsülü, kristalli oldukça mistik bir dükkandan bir dilek çubuğu buluyor. İşlevine pek inanmasa da çubuğun kutusunun üzerindeki yönlendirmeleri takip ediyor; çubuğu ortadan ikiye kırıyor ve ”Nikki bu dünyada herkesten çok beni sevsin” diyerek gözü kör bir dilekte bulunuyor. Nikki’nin hayattaki varoluşu, istekleri, hayalleri çok önemli değil zaten, yeter ki sadece ve sadece Bear’i sevsin… Çubuğu kırmadan hemen önceki konuşmalarından bunu çok iyi anlıyoruz da, dileğin odağı ve seçilen kelimeler bunu daha da kanıtlıyor bize. Bear’in dileği gerçekleşiyor tabii; ancak Nikki’nin sevgisi, kısa süre içinde insanlığını elinden alan karanlık bir saplantıya dönüşüyor. Film de tam bu noktada possession (ele geçirilme) filmlerinin tanıdık alanına giriyor.

Fakat Obsession üzerine biraz daha düşününce, insanı en çok rahatsız eden şeyin doğaüstü tarafı olmadığı fark ediliyor. Evet, Nikki’nin durumu çok fena, ne idüğünü pek anlamadığımız bir güç tarafından zihni ve bedeni ele geçirilmiş. Ne yapacağını kestiremiyoruz, onu izledikçe tir tir titriyoruz ama asıl korkmamız gereken kişi o değil.

Obsession tam da bu yüzden ilginç bir film. Mağdur olanın, sessiz ve efendi duruşuyla Bear olduğunu düşünmek çok kolay. Ama çok geçmeden film, sık sık romantikleştirilen bu erkek figürünün ne kadar ürkütücü olabileceğini görünür kılıyor. Film boyunca sanki saplantılı olan Nikki’ymiş gibi izliyoruz. Şeytani güçlerin etkisi altındaki davranışları, kontrolünü kaybetmesi ve Bear’a duyduğu takıntılı bağlılık sürekli ön plana çıkarılıyor. Oysa hikayeye biraz daha dikkatli bakıldığında saplantının gerçek sahibinin en başından beri Bear olduğu görülüyor çünkü Bear, Nikki’nin ne hissettiğini hiçbir zaman gerçekten merak etmiyor.

Bear, Nikki’yi hem fiziksel hem de zihinsel olarak esir alıyor. Ve bu sevgilicilik oyunundan da çok mutlu oluyor. Üstelik karşısındaki kişinin artık tanıdığı Nikki olmadığını biliyor. Bir şeylerin korkunç biçimde ters gittiğinin farkında. Arkadaşları tarafından uyarılıyor, hatta Nikki bile bunu ona açıkça söylüyor: Yardım istiyor, kurtarılmayı istiyor. Bilincine kavuştuğu kısacık anlarda dehşete düşerek, o esaretten kaçmak için bedenine zarar vermeye, kendini öldürmeye çalışıyor ve Bear bunu görmesine rağmen hiçbir şekilde Nikki’ye yardımcı olmuyor, üstelik ‘‘Sorun çıkarma sevgilim’’ diskuruyla o tür anların ardından bir de Nikki’ye ayar kayıyor.

Bear’ın önceliği hiçbir zaman Nikki’nin iyiliği olmuyor çünkü Nikki’nin kurtulması, ona daha fazla sahip olamayacağı anlamına geliyor. Nikki’nin rızası dışında gerçekleşiyor bu sevgilicilik oyunu; yatak sahnesindeki Nikki’nin yüz ifadesi bu açıdan yürek sıkıştırıcı. Filmin bir diğer sarsıcı sahnesi de, Nikki’nin açıkça yardım istediği o sahne… Yine bilincini geri kazandığı o kısacık anlardan birinde “Lütfen beni kurtar” diye yalvarırken Bear’ın verdiği cevap şu oluyor: “Beni sevmek neden bu kadar zor?”

Of bu cümle, filmin bütün şeytani imgelerinden daha ürkütücü, kahredici. Her şey Bear ve egosuyla ilgili… Yardım isteyen bir kadının sesini bile duymuyor. Onun yaşadığı dehşeti değil, yalnızca kendi reddedilme ihtimalini görüyor. Nikki’nin yaşadığı korku, Bear’ın kırılan egosunun gerisinde kalıyor. Ve Bear dönüp arkasını gidiyor…

Tam da burada film, romantik ilişkilerde sıkça karşılaştığımız başka bir dinamiğe istemeden de olsa dokunuyor. Sessiz olduğun, itaat ettiğin, erkeğin kurduğu hikayenin dışına çıkmadığın sürece kabul edilebilirsin. Bear’ın Nikki’ye duyduğu şey de tam olarak bu. Nikki’yi olduğu kişi olduğu için sevmiyor. Kendi zihninde yarattığı Nikki’yi seviyor. Bu yüzden Nikki değiştiğinde, acı çektiğinde, yardım istediğinde ya da artık onun hayal ettiği kadın olmaktan çıktığında bile onu özgür bırakmıyor. Sorun çıkarma deyip deyip duruyor. Onun için Nikki bir özne değil; kendi arzusunu doğrulayan bir yansıma. Belki de Obsession’ın asıl korkusu tam burada yatıyor; filmdeki doğaüstü güç, yalnızca bu tahakkümün görünür hale gelmesini sağlıyor. Geri kalan her şey fazlasıyla gerçek.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin