Sanki bize bizden başka kim olur yâr: Gece, Melek ve Bizim Çocuklar
Gece, Melek ve bizim çocuklar… Zihnimizden şöyle geçirirken bile kalbimizi sızlatan naiflikte bu söz öbeği, aynı zamanda her izleyeni kalbinden vuran, güzeller güzeli bir film. Yıldırım Türker’in senaryosunu yazdığı ve Atıf Yılmaz’ın yönettiği 1994 yapımı Gece, Melek ve Bizim Çocuklar, Türkiye sinemasında benzeri görülmeyen bir özgürlüğe ve kuir temsiline de sahip. Beyoğlu’nun arka sokaklarında, gecelerde yolları kesişen bir grup insanın birbirleriyle tesadüfi buluşmasının nasıl bir direnişe ve dostluğa dönüştüğünü, 90’ların kuir kültürünün penceresinden izliyoruz. Seks işçisi Serap, özgürce yaşayabilmek umuduyla İstanbul’a gelen Fulya, aşık olduğu adamı bıçakladığı için hapse giren Melek ve ilk gördüğü andan beri Serap’a aşık olan Hakan; bir barın çevresinde, bambaşka önyargılara ve korkulara sahip bir halde buluşuyorlar ve günün sonunda birbirlerini hiç beklemedikleri şekillerde değiştirip dönüştürüyorlar.
1994 yılında vizyona giren film, bir haftadan biraz daha uzun bir süre vizyonda kalmış. Kulağa öyle gelmese de o zamanlar için iyi sayılan bir süre bu. Atıf Yılmaz, açık kuir ve trans temsili içeren ve birçokları tarafından Türk aile yapısına uymadığı iddia edilerek eleştirilen filme, Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan destek almayı başarmış. Abartılı bir şekilde sterilize edilmiş hikayelerden sıkılanlara; tüm görkemi, tekinsizliği ve beklenmedikliğiyle eski Beyoğlu sokaklarını hatırlamak isteyenlere şahane bir seyirlik vaat ediyor Yılmaz. Hem de dürüst, kendi gerçekliğini yaşamaktan çekinmeyen, cesur karakterleriyle de ilham oluyor. Kutlu Pride ayının coşkusuyla, Türkiye sinemasında ilk kez Lubunca duyulan filmlerden olan Gece, Melek ve Bizim Çocuklar’a, Atıf Yılmaz’a, kuir temsillerine ve zihnimizden silinmeyen eski Beyoğlu sokaklarına dadanıyoruz.

Ünlü yazar ve şair Yıldırım Türker’in kendi yaşadıklarından esinle yazdığı Gece, Melek ve Bizim Çocuklar, dönemi için oldukça cesur bulunan bir film(miş). Ancak günümüzdeki duruma baktığımızda, şimdi için bile filmin ne kadar cesur kaldığını görüyoruz. Temsil konusunda pek de ilerleyemediğimiz apaçık anlayacağınız. Gay barlarda, trans oyuncular ve travestilerle çekilen, Lubunca’nın duyulduğu ve kuir kültürünün apaçık sergilendiği film hâlâ Türkiye sinemasında nadir bir temsil görevi üstleniyor. Yine Yılmaz’ın 1992 yılında vizyona giren filmi Düş Gezginleri, aynı dönemden Lola+Bilidikid, günümüze geldiğimizde de Ümit Ünal’ın yönettiği Aşk, Büyü vs. gibi bazı iyi örnekler karşımıza çıkmış olsa da, Türkiye sinemasından çoğu film, bastırılmış cinselliği imalarla ve kimliklerin üstünü örterek vermeyi tercih edebiliyor. Bu bastırılmış cinselliği ve kuir ihtimalleri Hayalimdeki Sahneler filmi de keşfe çıkıyordu bu arada, hatırlatmış olalım. Ama Gece, Melek ve Bizim Çocuklar’ı diğerlerinden ayıran, gerçekçi ve özenli temsili diyebiliriz. Ortada olması gerekenler, ahlak dersleri, kimliğinden veya yöneliminden ötürü suçlu hissettirilen karakterler yok. Dış dünyanın tüm zorluklarına rağmen dimdik duran ve kendini gururla taşıyan kahramanlar var. Bu da Yılmaz’ın sadece zamanı için değil Türkiye sineması için ne denli önemli bir anlatıcı olduğunu kanıtlar nitelikte.

Film, Beyoğlu’nun fon sesleriyle açılırken polisin seks işçilerinin peşinde olduğu sokaklarda buluyoruz kendimizi. Ana karakterimiz Serap da polislerden kaçmayı ve evine gitmeyi başarıyor ve kapısında saatlerdir bekleyen Fulya’yla karşılaşıyor. İkili hızlıca kaynaşıyorlar ve Fulya’nın haline üzülen Serap onu evine alıyor. Ancak evini açtığı Fulya ertesi sabah onun parasını çalıp kaçıyor. Kaçmadan önce yatağını toplamayı da ihmal etmiyor. Başta yıkılan Serap tekrar karşılaştıklarında ona saldırsa da, Fulya’nın masumane hali, içtenlikle özür dilemesi ve paraya gerçekten ihtiyacı olduğunu hissettirmesi bir şekilde onu ikna ediyor. Bu andan sonra da ikili ayrılmaz bir hale geliyor ve beraber yaşamaya başlıyorlar. Bir sonraki yardımı da Fulya, Melek adında hapisten yeni çıkmış bir kadına yapıyor. Sevdiği adamı bıçaklayan ve delirdiğini anlatan Melek, çok da iyi bir ruh halinde değil. Ona kol kanat geren Fulya olsa da Melek, beklenmedik bir anda Serap’a saldıran müşterisini korkutuyor ve Serap’ın hakkını almasını sağlıyor, ve hatta daha sonra hasta olduğunda Serap’a bakıyor. Bir de Hakan var tabii, Serap’a çok aşık, sürekli yolunu gözlüyor. Hakan’ın içindeki öfke hep çevresindekilere yönelse de çaresiz bir aşık aslında. Filmin efsanevi oyuncu kadrosunu da şöyle bir hatırlatmak gerekirse; Derya Arbaş, Deniz Türkali, Uzay Heparı, Mehmet Teoman, Candan Erçetin, Deniz Atamtürk ve Kaan Girgin gibi isimler çıkıyor karşımıza.
Atıf Yılmaz, filminden bahsederken hikayenin aslında Beyoğlu’nun arka sokaklarından insan manzaraları olduğunu söylüyor ve filmin bir nevi belgesel olduğunu da ekliyor. Yönetmen, bir gece klübünün etrafında bir araya gelen bu insanlar üzerinden o döneme dair bir portre çizmek istemiş, iyi ki de bunu başarmış. Çünkü şimdilerde o zamandan her detayın yavaş yavaş yitirildiğini ve özellikle mekanların tekdüzeleştiğini söyleyebiliriz. Burada da biraz sinemasında her daim konu ve karakter seçimleriyle Atıf Yılmaz’ın ne kadar önemli bir görev üstlendiğinden bahsetmek gerekiyor. Yalnızca kadınlara değil, LGBTİ+ karakterlere de bir alan açıyor Yılmaz’ın sineması. Odağına bu karakterleri almasa da, karşımıza çıkmayan hikayeleri anlatmayı seçiyor ve bir hafıza görevi üstleniyor. Tüm bu temsiller bazen yetersiz gelse de, çölde su bulmuşçasına bir his yaratıp büyük bir boşluğu dolduruyor. Bir yönetmenin sinemasına taşıdığı konularla, neyi gösterdiği, neyi anlatmayı seçtiğiyle ne kadar önemli beyanlarda bulunmuş olduğunu görüyoruz. Sinema en nihayetinde bir çerçeveyse, o çerçevenin içine almayı seçtiklerimiz de, o süre zarfında en önemli konu haline geliyor.

Gece, Melek ve Bizim Çocuklar’ın öne çıkan bir başka yönü de, karakterlerine saygı duyması ve onların yaşadığı zorlukları ve adaletsizlikleri gösterirken kimseye yukardan bakmadan ve onları acıklı kılmadan bunu yapmayı başarması. Çoğu kuir temsilli eski filmde sık sık karşımıza çıkan cezalandırılma ve utandırılma motifindense, gururlu ve kendi hayatının akışını belirleyebilen karakterler var filmde. Yılmaz, basit ve toz pembe bir dış dünya da çizmiyor elbette. O dönemin korkunç detaylarını ve adaletsizliklerini de gösteriyor. Ancak, dış dünyanın kötülüğüne, adaletsizliğine rağmen direnen, dimdik duranların hayatını anlatmayı ve onları böyle yansıtmayı seçiyor. Küçük şeylerle mutlu olabilen, birbirlerinin hakkını savunabilen karakterlerin kendileri olabilme hakkını ve kimliklerini özgürce yaşayabilmelerini kutluyor. Bir direniş portresini olabildiğince dürüst ve özenli bir yerden çiziyor.

Karakterler filmde kendi sonlarını belirliyorlar. Serap, nasıl bir hayat istediğini anlattıktan kısa bir süre sonra tam tasvir ettiği senaryoyu yaşıyor. Melek, trajik de olsa istediği ve dillendirdiği şekilde, bir sonla veda ediyor. Hem de hayal ettiği gibi tüm sevdikleri onu uğurlamaya geliyor. Burada da durumu en iyi anlatan örnek, Fulya’nın saçları zorla kesildiğinde verdiği tepki: Bunun nasılsa olacağını bildiğini, hep kabuslarında saçlarının kesildiğini gördüğünü anlatıyor. ‘Nasılsa olacaktı’ diye tekrarlarken aslında bu korkusunun gerçekleşmesinin onu özgürleştirdiğini anlatıyor. Çünkü artık hiçbir şeyden korkusu kalmadığını ve böyle de kadın olduğunu gururla söylüyor. Bu özgürleşme ona yepyeni bir cesaret verirken, aslında dış etkenlere karşı her daim direnen yapısını da gözler önüne seriyor. Yılmaz, dış dünyanın ve tüm adaletsizliklerin farkında olduğunu gösterirken, bir yandan da her daim direnebileceğimizi ve her seçimimizle de bunu destekleyebileceğimizi anlatıyor.