Röportaj: The National’ın solisti Matt Berninger’le kimliklerimiz ve maskelerimiz üzerine konuştuk
The National’ın solisti Matt Berninger, Pulse organizasyonuyla 13 Temmuz’da İstanbul’da dinleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor. Konser öncesinde bir araya geldiğimiz sanatçıyla yeni albümü Get Sunk’ı, kimlik maskelerini, yaratıcı krizleri ve yıllar içinde değişen insan hallerini konuştuk.
Kırlaşmış bir sakal, kalın çerçeveli siyah gözlükler, bariton bir ses ve Zoom ekranından bile hissedilen kendinden emin bir sakinlik… The National’ın solisti Matt Berninger ile tanıştınız mı?
Matt Berninger ile uzun bir haftanın sonunda, yirmi dakikalık bir röportaj için buluşuyorum. 20’li yaşların onur nişanı sayılabilecek varoluşsal krizlerle örülü, kendimi kim olduğuma dair türlü sorgulamaların içinde bulduğum gençliğimin baharında, Matt ile konuştuğumuz bu birkaç dakika bana hem ilaç gibi geliyor hem de ancak bir film senaryosunda rastlanabilecek türden bir tesadüf gibi geliyor bana.
Sanatçı olalım ya da olmayalım, dünyaya kendimizin bir versiyonunu sunuyoruz. Hatta bazen aynaya baktığımızda bile kendi kendimize bir kimlik kurguluyoruz. Açıkçası kendimize karşı gerçekten dürüst olduğumuz anlar çok nadir. Sonra şu sorular geliyor: “Ben kimim?”, “Matt Berninger kim?”, “Nasıl bir karakterim var?” Neredeyse 20 yılı bulan müzik ve sahne kariyerine The National’ın solist ve söz yazarı olarak başlayan Berninger, birkaç senedir yalnızca kendi sesi ve şarkılarının merkezde olduğu solo projesiyle dünyayı turluyor. Bir sene önce dinleyiciyle buluşan yeni albümü Get Sunk ile hayatının en zor dönemlerinden birini tüm dürüstlüğü ve çıplaklığıyla yazan sanatçı, kariyerinin belki de en kişisel albümüne imza atıyor. Onun için sahnenin, müziğin, ailenin ve topluluk içinde bir insan olmanın beraberinde getirdiği “kimlik maskeleri”, modern hayatın en hakiki gerçeklerinden biri.
30’lu yaşlarında, çalıştığı reklam ajansından ayrılıp hayallerinin peşinden koşmaya karar vermesiyle başlıyor bu yirmi yıllık serüven. Indie rock’ın dünyayı kasıp kavurduğu yıllarda The National’daki ekip arkadaşlarıyla birlikte sahne almaya başlayan Berninger, ilk başlarda isimlerini duyurmak için çok çaba sarf etmeleri gerektiğini de ekliyor. “Uzun bir süre kimse bizi tanımıyordu. Rock müziğin başkentlerinden olan New York’ta olmamıza rağmen, The National’ın ün kazanması oldukça uzun sürdü.” Sanatçının dünyayı tecrübe ederken benimsediği ağır, temkinli ve derin bakış açısının, belki de şöhret ve popülerliğin The National’a damlaya damlaya ulaşmasının yol açtığı bir şey olduğunu düşünüyorum bir anlığına. Aynı dönemde rock yıldızı olan diğer gruplar her yerde boy gösterirken, kendisine birkaç sene sonra bahşedilecek olan bu hayatı uzun bir süre dışarıdan gözlemleme fırsatı yakalayan Berninger için ışık ve kalabalıklardan uzakta, “kendiyle dürüst olabilmek” hayattaki en önemli şeylerden biri.
Solo projesiyle 13 Temmuz’da JJ Arena Ataşehir’de sahne alacak sanatçıya dadandık. Sahiden, kim bu Matt Berninger?
Merhaba Matt. Bugün bize zamanınızı ayırdığınız için teşekkür ederim. Şu an yoğun bir röportaj takviminiz olduğunu biliyorum, nasılsınız?
İyiyim, bugün yoğun bir takvimim var ama son birkaç haftadır dinleniyorum, yazı yazıyorum, bahçemle ilgileniyorum.
Yakın zamanda Cleveland’a taşındınız sanırım.
Yok, Connecticut’a.
Connecticut. Doğru! C ile başlayan şehirleri karıştırdım.
Evet. Connecticut aslında New York’a da çok uzak değil. Şehrin yaklaşık bir saat kuzeyindeyim.
New York’a yakın ama bir yandan da Connecticut daha sakin, daha pastoral bir yer olarak biliniyor. Gerçekten öyle mi?
Kesinlikle öyle. Ben on yedi yıl Brooklyn’de yaşadım. Sonra da on yıl kadar Los Angeles’ta, Venice’te kaldım. Yaklaşık iki yıldır buradayım ve gerçekten bu çok farklı bir deneyim. Hatta kimyamı değiştirdiğini bile söyleyebilirim. Yeni bir yerde olmayı seviyorum. İnsana ilham veren bir tarafı var. Kim bilir, belki on yıl sonra yine başka bir yere taşınırız.
Aslında tam da bunu soracaktım. Get Sunk dinleyiciyle buluştu, turneye çıkmak üzeresiniz. Son birkaç yıl sizin için oldukça yoğun geçti. Daha önce bir röportajda Get Sunk’tan “boğulurken alınan ilk nefes” gibi bahsettiğinizi okumuştum. Albüm aynı zamanda pandemi döneminde yaşadığınız zor bir ruh halinden de besleniyor gibi görünüyor. Röportajlara hazırlanırken yaptığım araştırmada, bir söyleşinizde artık o dönem hakkında konuşmak istemediğinizi söylediğinizi de gördüm.
Aslında tam olarak söylemeye çalıştığım o değildi. O karanlık dönemin, o sekiz aylık sürecin sürekli konuşulan tek şey olmasını istemediğimi söyledim çünkü bence birçok insan benzer şeyler yaşadı. Ama o dönem bana kendimle ilgili çok şey öğretti. Üzerinden dört-beş yıl geçti artık ve bugün geriye dönüp baktığımda çok daha farklı bir perspektiften değerlendirebiliyorum.
Yine de bunu sindirmek ve yeniden yazmaya dönebilmek zaman aldı. The National’ın arka arkaya yayımladığı iki albümün üretim süreci hâlâ o dönemin etkileri sürerken gerçekleşmişti. Get Sunk ise o evre bittikten sonra ortaya çıktı. Belki o günlere biraz daha mesafeden bakabilmenin etkisi var üzerinde ama albümün bütünü bundan ibaret değil. Sonuçta ben on beş yaşımdan beri depresyon hakkında yazıyorum, sadece o süreçten sonra meseleye bakışım değişti. Hatta Get Sunk’ın birçok açıdan o dönemden bile daha gerilere baktığını düşünüyorum, çok daha eski yerlere dönüyor. Belki de yıllardır peşimi bırakmayan takıntılarımın, saplantılarımın kimyasını anlamaya çalışıyor. Tam olarak nasıl tarif edilir, bilmiyorum.

The National için yazarken ve Get Sunk gibi bir solo albüm üzerinde çalışırken süreç sizin için nasıl değişiyor? Bu şarkıları dünyayla paylaşma biçiminiz farklılaşıyor mu?
Aslında yaptığım şey değişmiyor. İster resim yapıyor olayım ister şarkı yazıyor olayım, özünde aynı şeyi yapıyorum.Sürekli notlar alıyorum, bir şeyler biriktiriyorum. Ama bunları bir araya getirip somut bir şeye dönüştürmem genellikle müzik dinlerken ya da resim yaparken oluyor. Bir anlamda kolaj kuruyorum. Benim çalışma biçimim başta dökülmek ve sonra da düşünce parçacıklarını toparlamak üzerine kurulu. Bende yankı uyandıran düşünce parçalarını biriktiriyorum. Her aklıma gelen şeyi yazmıyorum. Hatta dürüst olmak gerekirse düşüncelerimin yüzde 90’ı berbat. Kendime attığım notların, telefonuma yazdıklarımın ya da defterlerime karaladıklarımın da büyük kısmı çok iyi şeyler değil.
Bir şarkı üzerinde çalışırken önce melodi geliyor. Sonra elimdeki notları karıştırıyor ya da sıfırdan yazmaya başlıyorum. Üzerine söz yazdığım müziğin kimin tarafından gönderildiği çoğu zaman umurumda olmuyor. Bir sürü farklı klasörüm var; arkadaşlarımın ve birlikte çalıştığım insanların fikirleriyle dolu. Eğer The National’dan birinin klasöründen bir şey seçiyorsam o şarkı doğal olarak bir The National şarkısına dönüşüyor. Mutlaka öyle olmak zorunda diye bir şey de yok ama böylesi daha mantıklı geliyor. Bazen bu sözleri solo olarak kaydediyorum. Ya da Brent Knopf ile paslaşıyorsak bu bir EL VY parçasına dönüşüyor.
Get Sunk‘ın büyük kısmını Sean O’Brien ve Los Angeles’ta uzun zamandır birlikte çalıştığım grupla yaptım. Dolayısıyla benim açımdan yöntem değişmiyor. Değişen şey odadaki enerji ve birlikte çalıştığınız insanların yarattığı kimya. Bu da şarkının kimyasını değiştiriyor.Ama hiçbir zaman “Bu bir National şarkısı gibi duruyor” ya da “Bu solo albüme daha uygun” diye düşünmüyorum. Aklımdan bile geçmiyor. Albümler, birlikte çalıştığınız insanlarla oluşturduğunuz bir şarkı havuzundan ortaya çıkıyor. Sonra şarkıların yarısını çöpe atıyorsunuz zaten. Ben birlikte çalıştığım kişiye göre değişmiyorum. Zaman içinde değişiyorum ama bunun nedeni birlikte çalıştığım insanlar değil.
Röportajlara hazırlanırken büyük küçük pek çok söyleşinize dönüp bakmayı seviyorum; insanların sorularla nasıl ilişki kurduğunu görmek ilgimi çekiyor. Ve fark ettim ki sık sık gündeme gelen konulardan biri Taylor Swift’le olan ilişkiniz ve diğer iş birlikleriniz. Hem The National döneminde hem de solo işlerinizde son derece kolektif bir üretim anlayışınız var. Eşinizle birlikte yazdığınız albümden tutun da yıllar içinde yaptığınız tüm ortaklıklara kadar. Hayatınızda ve üretim süreçlerinizde çevrenizi saran insanları nasıl seçiyorsunuz? Birlikte üretirken ya da sadece müzik dinlerken bile etrafınızda kimlerin olacağına nasıl karar veriyorsunuz?
Açıkçası tüm iş birlikleri çok doğal bir şekilde gelişti. Tanıştığınız insanlar oluyor, arkadaşlıklar kuruluyor ve işler oradan ilerliyor. Hiçbir zaman oturup “Şununla çalışmalıyım” diye plan yapan biri olmadım. Aslında özellikle birlikte çalışmak istediğim için ulaşmaya çalıştığım insan sayısı çok azdır. Mesela yönetmen Mike Mills. Gerçi ilk adımı o attı. Bir video çekmek istiyordu. Ben de “Peki neden bir film yapmıyoruz, neden birlikte bir albüm üretmiyoruz?” dedim. Kapıyı çaldı, ben de onu tamamen içeri davet ettim. Rosanne Cash de benzer şekilde bağlantılar üzerinden tanıştığım ve zamanla yakınlaştığım biri.
Taylor Swift’e gelirsek; sanırım ilk kez yaklaşık on iki yıl önce tanıştık. Los Angeles’ta, Grammy Museum’da çok küçük bir performans veriyordu. Yaklaşık yüz kişilik bir etkinlikti. Selam vermek istediğini söylemişti. Ben de sahneye çıkmadan önce yanına gittim. Annesiyle birlikte oturup bir süre sohbet ettik. Müzikten konuştuk. The National şarkılarından bahsetti. Benim partnerimle birlikte yazma sürecimle ilgili sorular sordu. Aslında ilk tanışmamız buydu. Sonrasında uzun süre birlikte bir şey yapmadık. Hatta sanırım ondan önce Saturday Night Live’da da çok kısa karşılaşmıştık. Pandemi sırasında Aaron’a ulaştığında zaten bir anlamda çevremizin parçası gibiydi.
Sufjan Stevens, Phoebe Bridgers ya da diğer birçok isim için de durum benzer. Çoğu zaman önce arkadaş oluyoruz. Kate Stables gibi yıllardır tanıdığımız insanlar var. Lisa Hannigan var, Pauline de Lassus var. Justin Vernon da öyle. İlk albümü çıktığında büyük hayranıydık. Kendisine ulaştık, birlikte konserler yaptık ve zamanla arkadaş olduk. Yani hiçbir zaman bir menajerin gelip “Şununla çalışmanız lazım” dediği bir durum yaşanmadı, bu bizim çalışma biçimimize uygun değil. Tabii Aaron’ın bugün pop dünyasında çok geniş bir çevresi var, bu yüzden teorik olarak birçok kapı açılıyor. Ama biz hiçbir zaman meseleye o gözle bakmıyoruz. Mesela Taylor’ın söylediği “The Alcott” şarkısı vardı, yarım kaldığını hissediyordum. Aaron’la birlikte Taylor’a gönderdik, o da yepyeni bir melodi ve yeni bir bölüm ekledi. Aslında işin özü bu kadar basit. Ortada sadece birbirinin işlerini seven, birbirine saygı duyan arkadaşlar ve hayranlar var.
Sanırım bunu merak etmemin nedeni de buydu. Sadece iş birliklerinde değil, şarkı yazarlığınızda da sürekli kimlik meselesi karşımıza çıkıyor. Yanlış hatırlamıyorsam bir röportajınızda insanların ait olmak istedikleri için kimliklere gereğinden fazla tutunduğundan bahsediyordunuz. Bu yüzden müzikle kurduğunuz aidiyet ilişkisini merak ediyorum çünkü kariyeriniz boyunca çok farklı şeyler yaptınız. Sürekli değişmeye açık biri olduğunuzu da söylüyorsunuz. Farklı alanlarda üretim yapan, yeni şeyler deneyen ve şarkı sözlerinizi derin, kişisel konulardan ilham alarak yazan birisiniz. “Kimlik” konseptiyle olan bu ilişkiniz, sanatçı kişiliğinizde nasıl vücut buluyor?
Sanatçı olalım ya da olmayalım, dünyaya karşı kendimizin bir versiyonunu sunuyoruz, hatta bazen aynaya baktığımızda bile kendimiz için bir kimlik yaratıyoruz. Açıkçası kendimize karşı gerçekten dürüst olduğumuz çok nadir anlar var. Sonra şu sorular geliyor: “Ben kimim?”, “Matt Berninger kim?”, “Nasıl bir karakterim var?”
Buradaki karakter kelimesini iki anlamda kullanıyorum. Bir yandan şu an Zoom ekranında gördüğünüz kişiyi kastediyorum, diğer yandan da gerçekten nasıl biri olduğumu. ‘‘İyi bir insan mıyım?’’, ‘‘Omurgam sağlam mı?’’, ‘‘Kendimi seviyor muyum?’’, ‘‘Olduğum kişiden memnun muyum?’’ Bu sorulara cevabım bazen “hayır” oluyor. Bazen büründüğüm, oynadığım bu rolde yanlış bir şeyler olduğunu hissediyorum. Aynaya bakıp “Her şeyi numaradan yapıyorsun” dediğiniz anlar oluyor. Sanırım şarkılar da biraz böyle.
Bir yandan bir duygunun, bir anın ya da bir düşüncenin temsilini yaratıyorsunuz. Belki bir otoportre çiziyorsunuz, belki başka birinin portresini. Elbette bunların hepsi gerçeklikten uzaklaşıyor. Ama sanatın içinde gerçek olan bir şeyi gizlice yerleştirme fırsatı buluyorsunuz. Belki birine söylemeye çekindiğiniz son derece duygusal bir şeyi, belki de kendinize bile itiraf etmek istemediğiniz karanlık bir düşünceyi. ‘‘Neden böyle hissediyorum?’’, ‘‘Neden bana iyi gelmeyeceğini bildiğim bir şeyi istiyorum?’’ Bütün bu sorulara sanatın içinden bakabiliyorsunuz. Sanat aracılığıyla bir bakıma kılık değiştiriyorsunuz ve böylece normalde söyleyemeyeceğiniz şeyleri söyleyebiliyorsunuz. ‘‘Bu sadece bir şarkı’’ diyebiliyorsunuz.
Bu yüzden sanatçı olmanın bazen gerçeği söylemenin kısa yolu olduğunu düşünüyorum. Kendime sürekli ‘‘Ben kimim?’’ diye sormamın nedeni de biraz bu. İnsan önce kendisini heyecanlandıran bir şey üretmek istiyor. Kendi yaptığınız iş sizi heyecanlandırmamaya başladığında sadece yaptığınız işe değil, kendinize karşı da heyecanınızı kaybediyorsunuz. Sanatçı olarak bütün ağırlığı üzerinizde taşıyorsunuz. Benim için bunun üzerine bir de solist olmak eklendi.
İnsanlar sürekli bu rollerinize tepki veriyor, yorum yapıyor ve zamanla o geri bildirimlerle yaşamaya başlıyorsunuz. Olumlu ya da olumsuz fark etmiyor, bir noktadan sonra bunların hepsi birbirine karışıyor, kim olduğunuzla ilgili algınız bulanıklaşıyor. Sadece bir insan olarak değil, sanatçı olarak da… ‘‘Ne yapmaya çalışıyorum?’’, ‘‘Nasıl bir sanatçı olmak istiyorum?’’ Benim cevabım aslında oldukça basit: Kendimi yeniden yaratmaya çalışıyorum, arada bir kendime karşı dürüst olabilmeye çalışıyorum. Hepsi bu. Bunu başarabildiğim zaman ortaya değerli bir şey çıktığını hissediyorum.
Sonra onu bir şarkıya dönüştürüyorsunuz, albüme koyuyorsunuz, Spotify’a yüklüyorsunuz ve insanlar dinliyor. Bu da işin başka bir parçası ama dürüst olmak gerekirse benim asıl motivasyonum her gün sevdiğim şeyleri yapabilmek. İyi bir insan olmaya çalışmak, eğlenceli bir şeyler üretmek ve bütün bunları yaparken başka bir işe gitmek zorunda kalmamak. Bir de iyi bir baba ve iyi bir partner olmak. Geri kalan her şey -projeler, başarılar, iş birlikleri, kariyer hedefleri- bunların hepsi o büyük resmin içinde uçuşan toz parçaları gibi. Elbette önemli oldukları anlar var. Ama günün sonunda yapmaya çalıştığım şey çok daha basit: Kendimle dürüst bir yerde buluşabilmek.