Paşa Gönül Şarkıları albümüne dadandık: Sezen Aksu hem yenilik hem de dinlenmek istiyor
Yıllardır albüm çıkarmamanıza rağmen hâlâ ülkenin en çok dinlenen şarkıcısıysanız yeni albümünüzü nasıl hazırlarsınız? Zamanı mı yakalarsınız, yoksa 50 yıllık sanat hayatınızın mirasından mı yersiniz? Sezen Aksu bu hafta yayınladığı son albümünde bu soruya cevabı albümün başlığıyla veriyor ve paşa gönlünün şarkılarını istediği gibi söylüyor. Bunu yaparken pop müzikte kalıcı olmaya dair hâlâ herkese ders vermeye devam ediyor.
Sezen Aksu genelde aşk acısının onu yakıp tüketmesiyle bilinir, ancak belki de onun esas sınavı tüm sektöre bitmek bilmeyen bir yenilenme ve güncel kalma dersi vermek zorunda kalması. Madonna’nın bir lafı vardır, “İnsanlar tartışmalı birisi olduğumu söylerler ama şu zamana kadar yaptığım en tartışmalı şey bir yere kaybolmamam oldu” diye. Sezen Aksu’nun Türkiye’de seveni çok fazla, hatta o kadar fazla ki, Sezen Aksu siyasilere geri adım attıran bir avuç insandan birisi. Sevmeyenleri ise 1990’lar ve 2000’lere nazaran çok daha rahat bir şekilde onu sevmediklerini nedenleriyle paylaşıyor. Ancak Sezen Aksu’yu sevmeyenlerinin sevenleri kadar kabullendiği bir şey var: Ondan bahsetmeden ülkenin duygu haritasını ve müziğin insanlar üzerindeki etkisini anlamak, anlatmak imkânsız. Siz Sezen Aksu’yu sevmeseniz de ondan kurtulamıyorsunuz. Bu 2025’te de böyle. Bu önemde pop müzikte elde edilebilecek her başarıyı yakalamış olmasına rağmen hala yeni şeyler denemesinin payı belki de yaptıklarının kalitesinden ve topluma başarıyla ayna tutmasından daha büyük.
Müzikal anlamda kariyeri on yılları deviren sanatçıların içine düştüğü tekrar girdaplarını daha önce Tarkan özelinde burada incelemiştim. Bir yorumcunun geçmişi ne kadar hit’le dolu ve şimdi yazdığı şarkıların sözleri ne kadar iyi olursa olsun, onun yıldızını bugün parlatacak şey müziğinin kalitesi ve yeniliği oluyor. Sezen Aksu, ülkemizde bunu herkese 1990’lardan beri gösteriyor. 1980’lerde Geri Dön, Sen Ağlama ve Firuze gibi aniden klasikleşen şarkılarla ülkenin en sevilen yorumcularından biri olduktan sonra 1991’deki Gülümse’den 2000’deki Divane’ye bize yaşattığı müzikal yenilik tufanını hangimiz unutabiliriz? Paşa Gönül Şarkıları’nda Sezen Aksu 1990’lardaki sürekli değişme ve yenilenme formülüne tek bir albüm içinde geri dönmüş: Albüm ilk beş şarkıda Sezen Aksu’ya taze bir sound bahşediyor. “Linç”in bilinçli düzensiz temposunun, “Doğrucu”nun vokal ve enstrümanlarla katmerlenmiş altyapısının, “Yaygara”nın birbirine yenilik sevdasıyla karıştırdığı Akdenizli ve şehirli tınılarının yenilik nasıl yapılır diye derslerde okutulması gerektiğini düşünüyorum.
Düzenlemenin önemi ve gençleştiriciliğinin en iyi örneği Nanik’te yaşanıyor. Geçen yaz Gülben Ergen’in yürüttüğü oldukça rahatsız edici (bir diğer deyişle cringe) tanıtım kampanyası nedeniyle “Nanik”ten o kadar nefret etmiştik ki, ben geçen bahar şarkıyı albümden sızdırılan şarkı listesinde gördüğümde “Eyvah!” demiştim, “Nasıl olur? Sezen Aksu nasıl böyle bir hata yapar?” Ancak “Nanik” Mithat Can Özer tarafından öyle bir düzenlenmiş ki, şarkı albümün en iyilerinden biri olmuş. Kafanızdan Gülben Ergen’in kameraya nanik yaptığı imajı sildiğiniz anda şarkının bu halini çok seveceksiniz. Bu arada “Nanik”teki “Şinanay” sample’ı muhteşem olmuş.
Sezen Aksu için kendi mirasına referans vermek yeni bir şey değil. Hatırlarsanız tüm ülkeye aşık olmayı, sevmeyi, affetmeyi, başaramadıysan ayrılık acısı çekmeyi ve yeniden aşık olmayı öğrettikten sonra bir gün “Belki De Aşk Lazım Değildir” diye bir şarkı yapmıştı. Veya bizleri on yıllarca “Onursuz Olmasın Aşk”la inlettikten sonra “Onursuz Olabilir Aşk” ile fikir değiştirmişti. Bu albümde ise 41 sene önce kariyerinin ilk doruklarından birine “Sen Ağlama” ile çıktıktan sonra zamanında Sıla’nın okuduğu ancak hiç tutmayan “Sen Ağla”yı yeniden söyleyerek bizlere ters köşe yapıyor denebilir. Sezen Aksu kariyerindeki çeşitliliği yeni albümünde bir çokluğa dönüştürüyor. Konuyu kuantuma fiziğine getirmek istemiyorum ama bir insanın birden çok var oluşa sahip olması, fikir değiştirme özgürlüğüne sahip olması, sanatında ve hayatında çokluğu kabul etmesi belli ki Sezen Aksu için önemli bir konu. Bunun toplumsal bir yanı da var: Kendi içimizdeki çoklukları kabul ettiğimiz zaman toplumdaki farklılıkların ve sıra dışı sandıklarımızın da gayet geçerli varoluşlar olduklarını, önemli olanın birbirine benzemek değil de birbirine karışmadan birlikte yaşamak olduğunu anlayabiliriz.
“Nanik”ten sonra gelen “Ey Aşk” ve “Dümenci” iki şarkıda albüm Mustafa Ceceli’nin artık ezberlediğimiz düzenlemeleriyle direksiyonu bildiğimiz, belki de biraz sıkıldığımız, bir yola kırıyor. Beni yanlış anlamayın, albümün en çok dinlenen şarkıları bu şarkılar olursa şaşırmam. Ancak ilk beş şarkıdaki yenilik rüzgârı bir anda Ceceli duvarına çarpınca insan bir ‘tüh’ edası salıveriyor. Tüm bu olumsuzluğa rağmen bu şarkıların da katmanlı bir düzenlemeyle oldukça zenginleştirildiğini not etmeliyim. Bu iki şarkılık kısmı şöyle düşünün: hani bir ülke vardır, başındakilerden hiç hazzetmeseniz de orayı hala seversiniz. Hikâye tanıdık geldi mi? İşte bu iki şarkı biraz öyle geliyor kulağa.
Albümün gerisi ise ülkedeki kültürel panorama gibi biraz karışık. “Bana Sor”da alev alan içinizi “Yandı İçim”le söndürmeye çalışıyorsunuz. “Abanoz’daki Emine” ile müzikal dehasını özlemekten helak olduğumuz Onno Tunç’un düzenlemesiyle eski günlere giderken, araya giren “Bahçe” ve iki düzenlemeyle “Şuh Nefes” ve albümdeki ikinci, hatta üçüncü düzenlemesiyle “Gemiler” bugünün kültürel karmaşasını hatırlatıyor.
Tüm bu savrulmalar bize Sezen Aksu’nun her iki tarafa da teslim olmaya gönlünün el vermediğini gösteriyor. Minik Serçe ne bizim gibi artık yeni şeyler dinlemek isteyenleri hüsrana uğratıyor, ne de sadık dinleyici kitlesini rakı masasında ya da deniz kenarında tek başına ağlama seanslarında onlara eşlik edecek şarkılardan mahrum bırakıyor. Normalde bir albüm için çok büyük bir risk. Ama işte 50 yıldır şarkı söyleyen, yıllarca ülkenin popüler müzik piyasasını domine eden (kimilerine göre baştan yaratan) ve yıllardır albüm yapmamanıza rağmen hala Spotify’da en çok dinlenen sanatçılardan biri olduğunuzda bu risk değil, paşa gönlünüzün görmezden geldiği bir ayrıntı olabiliyor. Sanırım buna dünyada Sezen Aksu’dan başka sadece Madonna’nın belki de Cher’in hakkı var. Zira Beyoncé bile albümlerini hala baştan sona bir hikaye anlatan şekilde kurguluyor.
Albümden bahsederken en politik şarkıların en güncel düzenlemelerle yapılmasının Sezen Aksu’nun başka bir amacına ışık tutabileceğini düşünüyorum. Sezen Aksu şu anki durumdan rahatsız ve değişim istiyor. Hem ülkede hem kültürel ve müzikal panoramada hem de belki kendi hayatında. Mithat Can Özer ve Ozan Bayraşa’ya emanet ettiği şarkılar yenilik ve birliktelik için yakılan modern ağıtlar. “Linç”te gençlerin şeytanlaştırılmasına tepki gösterirken, “Doğrucu”da haklı olmak uğruna mananın unutulmasından şikayet ediyor. “Doğrucu”nun klibi de bu hisleri destekler şekilde. Diğer yazılarımda da belirttiğim gibi günümüzde pop yıldızlarının verdikleri mesajı sadece şarkılarının sözlerinden almaya çalışmak onların emeklerini tam olarak değerlendirmemek demek. “Doğrucu”nun klibi hem nostalji yükünü sırtlayan, hem yeni tekniklere yelken açan hem de düştüğümüzde bizi ancak yine birbirimizin kaldırabileceğini bize hatırlatan bir klip olmuş.
Sezen Aksu Paşa Gönül Şarkıları’nda Türkçe pop müzikte yeni bir şey söylemenin, bunu yaparken sadık kitlesini uzaklaştırmamanın formülünü çok başarılı bir şekilde uygulamış. Bu dinleyici rakamlarında da kendini gösterecektir. Ancak bence bu albümün bize sorduğu soru şu: ülkece girdiğimiz siyasal ve kültürel girdaptan çıkmaya çalışırken kültürel ürünleri üreten ve onları yorumlayan insanlar olarak nasıl bir yol seçeceğiz? Yeniliği mi kucaklayacağız, yoksa eskiye mi takılıp kalacağız? Bence Sezen Aksu’nun cevabı belli. Eskiye takılıp kalmadığımız, özgürlüğün ve adaletin herkes için geçerli olduğu, düştüğümüzde birbirimizi kaldırdığımız, olmadı minik serçelerden yardım aldığımız günlerde de bu albümü dinleyebilme ümidiyle…
Not: Paşa Gönül Şarkıları gece yarısı internette yayınlandığında albümü benimle dinleyip yorumlarıyla inceleme yazımı kuvvetlendiren sevgili Ozan Özkan’a teşekkürü bir borç bilirim. Arkadaşlarla birlikte müzik üzerine düşünmek çok güzel.