Too Much: Yeni bir soluk mu gerçekten?

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Girls sonrası geçen upuzun bir zamanın ardından Lena Dunham yeni bir romantik komediyle karşımızda ama sormadan edemiyoruz: Bu gerçekten yeni mi, yoksa sadece ‘çok mu fazla’? Too Much, kaotik kadın anlatısını Londra sokaklarına taşıyor; bol aksanlı, bol referanslı ve bol karmaşalı. Ama bir noktadan sonra insan kendine şunu soruyor: Bu hikayeyi daha önce görmedik mi?

Birkaç gündür Lena Dunham’ın romantik komediye getirdiği yeni bir soluk olarak “Too Much” okumalarına rast geliyorum. Girls’ü zamanında çok sevmişler olarak, Lena Dunham’ın geri dönüşüne heyecan duymamamız mümkün değildi tabii. Ama dizinin “çok fazla ve/veya çok fazla her şey” halinden öte bir yenilik getirmediğini düşünüyorum. Evet hepimiz “gidik” ve “kaotik” kızlar olma fikrini hâlâ çok seviyoruz. Girls’de bizi tavlayan buydu: Mükemmel olmaktan uzak ve defolu dört karakterin maceraları, olgunlaşmaları… Ama Too Much, artık 2025’e geldiğimizde hâlâ bize anlatıyı ilginç, güçlü ve inandırıcı karakterlerle sunabiliyor mu emin değilim.

Ana karakter yine Girls’ün Hannah’sı kadar kendi gündeminde/deliliğinde olan Jess. Uzun yıllar süren ilişkisi yeni bitmiş; sevgilisi başka bir kadınla birlikte olmaya başlamış. Bu durumla baş etmekte hâlâ zorlandığını, ex’inin yeni sevgilisine ne kadar takıntılı olduğunu gördükçe anlıyoruz: Wendy Jones adlı bu influencer yeni sevgilinin Instagram hesabından gözlerini alamıyor Jess. İçerikleri sadece izlemekle kalmıyor, Wendy’ye ithaf ettiği ve gizli olarak paylaştığı bazı video cevaplar da hazırlıyor.

Jess altı aydır yalnız olmakla ve anneannesinin evinde annesi ve ablasıyla (Nora karakterini Lena Dunham canlandırıyor) yaşamakla baş etmeye çalışıyor. Tam da böyle bir anda, patronu ve eniştesi (hayatta bazen her şey ne kadar kolay değil mi?) ona İngiltere’de prodüksiyon alanında yeni bir iş ayarlıyor. Jess İngiliz melodramlarını, dönem filmlerini ve romantik komedilerini yalayıp yutmuş bir İngiltere meraklısı olarak Londra Köprüsü’nden geçiyor. Tabii ki ilk gününde çok yakışıklı indie bir müzisyen olan Felix ile tanışıyor ve hızlı bir şekilde onunla sevgili olup birlikte yaşamaya başlıyorlar.

Jess bu süreçte Felix ile yeniden bir ilişkide olmayı, birine güvenmeyi hatırlıyor. Finale yakın bir noktada, aslında yakınlaşmaktan korktukları için biraz çuvallayıp toparlıyorlar. İki karakter de kendi defoları ve travmalarıyla yüzleşiyor: Felix çocukluğunu ve ailesinin genel bir ilgisizlikle harmanladığı ilk gençliğini hatırlıyor, bağımlılığa tekrar düşüyor ve toparlıyor; Jess kendi ilgi muhtaçlığının ilişkilerini boğan taraflarını görüyor. Bu arada, Jess’in Wendy’ye ithaf ettiği videolar yanlışlıkla açılıp profilinde görünür hale geliyor ve bir anda internet gündemine oturuyor. Bunu Wendy de görüyor, iki kadın İngiltere’de bir kafede bir araya gelip konuşuyor. Aslında Zev’in Wendy’ye eski sevgilisi Jess ile ilişkilerinin bitiş ve başlangıçlarıyla ilgili bir miktar yalan söylediği ortaya çıkıyor. Jess, Zev’in gıybetini yapıp, kadının gerçekten tatlı biri olduğunu gördükten sonra onunla ilgili obsesyonunu bir kenara bırakıyor.

Final sahneleri, Jess ve Felix’in evlilik seremonisinde, Jess’in Amerika’daki ailesinin İngiltere’deki iş ve arkadaş çevresiyle bir araya geldiği kilise önünde geçiyor. Burada herkes bir arada ve sevgi dolu: kuirler, heterolar, patronlar, çalışanlar, anneler, babalar…

Toplamda 10 bölüm olan bu dizinin hiçbir anına inanmadım desem yalan olmaz.

Sanırım buradaki en temel konu Jess’i oynayan Megan Stalter’in abartılı oyunculuğuydu.  Kendisi çok sevdiğimiz Hacks dizisinde de benzer şekilde egosantrik, ilginç giyimli karakter Kayla’yı oynuyordu. Maalesef Jess, Kayla’nın kötü bir parodisi olmaktan ileri gidememiş.

Tüm bunlara rağmen dizide iyi anlar da yok değil: mesela Jess’in sarhoş bir anında Bridget Jones yerine British Jones demekte ısrar etmesi, Felix’in belindeki Polly dövmesi ve bunun hem sonradan anlatıya girecek bir kişinin adı hem de ‘‘poliamori’’ anlamına geliyor olması, Lena Dunham’ın canlandırdığı asla yatağından çıkmayan depresif abla karakteri ve aforizmaları, Polly’yi canlandıran Adele Exacrhopoulos’in gerçekten dizi boyunca sürekli rekabet halinde olan narsist bir karakter olması, Andrew Scott’un canlandırdığı narsist yönetmenin dişi olan her şeyle her an flört etmesi… Bu aradqa Felix’i canlandıran Will Sharpe’nin bile Adam Driver vari bir patlama yaşayacağı kesin gibi. Özellikle yan karakterlerin çok renkli, çeşitli ve uyumlu yazıldığı aşikar. Aynı şeyi ana karakter için söylemek pek mümkün değil. Jess’in Wendy için hazırladığı videolar yanlışlıkla açılıp herkesin görebildiği bir hale geldikten sonra mesela, Jess neden bir influencer olmadı? Senaristi her şeyin “çok fazla” olduğu bu evrende böyle bir detay eklemekten ne alıkoydu mesela?

Too Much, yeni bir soluktan öte, aynı havayı yeniden ve yeniden yüzümüze üflemekten ötesi olamamış bence. Çünkü, ne yani, hiç mi kendiyle süper ilgili, rüküş kadınların aşk hikayelerini izlemedik bu hayatta? Carrie Bradshaw neydi o zaman? Ya da Bridget Jones? ‘‘Amerikalı vs. İngiliz’’ komedisinin neresi yeni? Ana karakterin kadın ve biraz “gidik” olması yeni bir soluk olmak için yeterli mi? Jess çok rüküş, 10 bölüm boyunca olan her şey çok kaotik ve evet, her şey çok fazla: iş arkadaşlarıyla uyuşturucu partileri, Jess’in bir Amerikalı olarak İngilizlerin mesafeli ortamlarına bomba gibi düşen açıklamacı ve konuşkan tavrı, Jess’in köpeğinin çeşit çeşit kıyafeti…Tüm bu “fazlalık” bizi Brigdet Jones anlatısını Amerikalı bir karakterle biraz soslayıp yeniden servis etmekten öte nereye götürüyor, açıkçası pek emin değilim.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin