Sahnedekiler de bizi görüyor: Ünlü oyuncuların uyarıları ve ‘seyirci adabı’

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Gillian Anderson ön sıradaki hayranlarına biraz geriye çekilmelerini söylüyor, Rosamund Pike sahneden mesajlaşan bir seyirciye sesleniyor, Cate Blanchett telefonları indirmenizi rica ediyor. Seyirci davranışlarının yeniden tartışıldığı bugünlerde, tiyatroya birini izlemeye gitmek ile o anın tamamını kendimize ait sanmak arasındaki ‘ince çizgi’ye bakıyoruz.

Yıllardır ekranda izlediğimiz bir oyuncuyu birkaç metre öteden görmek, tiyatroya gitmenin heyecanlarından biri. Özellikle ön sıradaysak sahnedeki her hareketi, her ifadeyi takip edebiliyoruz. Resmen nefes alıp verişine ortak oluyoruz! Ancak bu yakınlık karşılıklı; sahnedeki oyuncu da bizi görebiliyor. Geçtiğimiz günlerde internette yayılan bir videoda Gillian Anderson, Londra’daki Who’s Afraid of Virginia Woolf? oyununun ardından tiyatronun kapısında imza verirken bir grup hayranına, tekrar tekrar ön sırada oturmalarının dikkatini dağıttığını söylüyordu. (Tabii o her zamanki gülümsemesi yüzünden eksik olmadan…) Aynı yere yirmi kez geldiklerinden söz ediyor; gelip gelip hep en önde oturmalarının dikkat dağıtıcı olduğunu söyleyip biraz daha geride oturmalarını istiyordu.

Video kısa sürede, hayranların nerede oturabileceğinden oyuncuların seyirciden ne bekleyebileceğine uzanan bir tartışmaya dönüştü. Anderson daha sonra bir açıklama yaptı: Konuştuğu kadınları yirmi yılı aşkın süredir tanıyordu ve kimsenin onlar hakkında kötü şeyler söylemesini istemiyordu. Ayrıca oyunun sahnelendiği Soho Place gibi seyirciyle oyuncunun birbirine çok yakın olduğu bir salonda, ön sıradakilerin görünmez olmadığını hatırlattı. Seyircinin sahneyi izlediği kadar oyuncunun da salonu gördüğü bu yakınlık, tiyatro deneyiminin bir parçası.

Ancak videoda Anderson’ın sözünü ettiği kişilerin tam olarak ne yaptığına dair ayrıntılı bir açıklama yok. Telefonla mı ilgilendiler, birbirleriyle mi konuştular yoksa Anderson bu kişileri tanıdığı için mi dikkati dağıldı? Bunları bilmiyoruz. Aynı oyuna defalarca gitmek ve satışa açık bir ön sıra koltuğunu satın almak, kendi başına bir sorun sayılamaz. Sevdiği oyuncuyu izlemek için bütçe ayıran, aynı performanstaki küçük değişimleri takip etmekten zevk alan seyirci de tiyatronun bir parçası. Dolayısıyla Anderson’ın rahatsızlığını anlamaya çalışırken o hayranları birkaç saniyelik görüntüden hareketle suçlu ilan etmek de biraz evet, aceleci bir davranış.

Sahneye ulaşan ekran ışığı

Diğer örneklerdeyse oyuncuları rahatsız eden şey daha belirgin. Rosamund Pike, geçtiğimiz Mayıs ayında Inter Alia gösterisinin sonunda, oyun sırasında mesajlaşan bir seyirciden söz etti. Belki önemli bir işi olduğunu, belki de hayat kurtaran bir doktor olduğunu söyleyerek ancak böylesi bir acil durumda yaptığının anlaşılabilir olduğuna değindi ama oyuncuların bu davranışları gördüğünü ve hissettiğini de hatırlattı. Anlattığı şey, sahneden salona uzanan bir hikayenin ortasında o bağın kopmasıydı.

Haziranda ise bir telefon alarmı Inter Alia’yı böldü; Pike bu kez oyun sonrasında yorum yapmadı. Zaten daha ne desin…

 

Cynthia Erivo’nun Nisan’da yaşadığı olayda ise oyun durdu. Noël Coward Theatre’da sahnelenen Dracula oyunu sırasında bir seyircinin kayıt aldığını fark eden Erivo, performansa ara verdi. Kip Williams’ın tek kişilik uyarlamasında bütün rolleri üstlenen oyuncunun, sahnedeki akışın ortasında bir de karşısındaki telefon kamerasıyla uğraşması gerekiyordu. Dracula, Mina ve Van Helsing arasında gidip gelen bir oyuncunun, seyirciden performansı kaydetmemesini beklemesi oldukça anlaşılır tabii ki. Çünkü zaten her şey bir yana, seyircinin oyunu kaydetmesi yasak…

Eylül’de Cate Blanchett da National Theatre’daki Electra/Persona’nın selam bölümünde benzer bir ricada bulundu. Selamı çekmek istemelerini anlayabildiğini söyledi; itirazı oyunun kendisinin kaydedilmesineydi. Birlikte yan yana, dikkatimizi tümüyle o ana verebildiğimiz yerlerin azlığından söz etti.

Profesyonel olmak, etkilenmemek mi?

Elbette bir oyuncudan beklenenler arasında beklenmedik durumlarla baş etmek de var. Seyirci güler, öksürür, bir şey düşürür; bazen telefonunu kapattığını sanır ama alarmı açık kalmıştır. Her aksaklıkta oyun dursa tiyatroya gitmek hepimiz için epey gergin bir şeye dönüşürdü. Üstelik canlı performansın güzelliğinin bir kısmı da her akşam aynı şekilde işlememesinden geliyor. Salondaki tepki, sessizlik, kahkahanın zamanlaması o gecenin parçası.

Yine de oyuncunun her türlü müdahaleyi hiç etkilenmeden karşılamasını beklemek, profesyonelliğe başka bir sorumluluk daha yüklüyor. “Profesyonelse dikkatini dağıtmasın” cümlesi, işi yapan kişiden yalnızca işini iyi yapmasını değil, işi zorlaştıran koşulları da görünmez kılmasını istiyor. Oyuncu bir sahneyi tamamlayabilir, repliğini unutmayabilir, sesini yükseltmeyebilir; yine de dikkati dağılmış, kurmaya çalıştığı duygu kesintiye uğramış olabilir. Devam edebilmesi, rahatsız olmadığı anlamına gelmiyor.

Sahnedekinin yüzünü, nefesini, sesindeki küçücük değişimi takip etmeyi seviyoruz. Birkaç metre ötedeki parlak ekranı fark etmemesini beklemekse bu dikkatin nasıl işlediğini biraz gözden kaçırıyor. Oyuncunun salondaki tepkiye açık olmasını, kurduğu duyguyu bize geçirmesini istiyor; aynı zamanda seyirciden gelen hiçbir müdahaleden etkilenmemesini bekliyoruz. Bu iki beklentiyi her koşulda bir arada karşılamak mümkün olmayabilir.

Öte yandan, bir oyuncunun dikkati dağıldı diye yaptığı her uyarı otomatik olarak haklı veya yerinde olmuyor. Uyarının neye yönelik olduğu, nasıl söylendiği ve seyirciyi ne ölçüde herkesin önünde bıraktığı da tartışılabilir. Anderson’ın videosunda da bu ayrım önemli: Ortada belirli bir davranış varsa onu konuşabiliriz; yalnızca birinin varlığı rahatsız ediyorsa seyircinin satın aldığı koltuğa oturma hakkını da hesaba katmamız gerekir. Oyuncuyu anlamak için seyirciyi peşinen haksız bulmaya ihtiyacımız yok. Off tam olarak ne oldu acaba?

Sevdiğimiz oyuncuya biraz alan bırakabilir miyiz?

Bu olayların etrafında dolaşan başka bir beklenti daha var: Ünlü birini yakından görmeye gittiysek, onun da bizi fark etmesini istiyoruz. Belki bir bakış, belki selam sırasında bize dönük bir gülümseme, belki kapıda küçük bir sohbet… Hayranlığın tanıdık arzuları bunlar. Fakat sahnede izlediğimiz kişiyle yıllardır ekran üzerinden kurduğumuz yakınlığın, o anda karşılıklı bir ilişki olduğunu varsaydığımızda işler karışabiliyor. Biz onun pek çok rolünü, röportajını, alışkanlığını biliyor olabiliriz. O ise o akşam bir karakteri oynamaya çalışıyor.

Bir performansı telefona kaydetme isteği de benzer bir yerden beslenebiliyor: Bu an bende kalsın, arkadaşlarıma göstereyim, gerçekten orada olduğum bilinsin. Ancak o kaydı alırken yanımızdakinin görüşünü kapatıyor, oyuncunun dikkatini bölüyor ve izlemeye geldiğimiz şeye ayıracağımız zamanı ekranın içinden geçiriyorsak, hatırayı saklama çabası hatıranın kendisini biraz hırpalıyor. Cate Blanchett’ı canlı izlemeye gidip akşamın önemli bölümünü telefon ekranından takip etmek, bizi oraya götüren yakınlık hissini de azaltabiliyor.

“Ama bu bilete o kadar para verdim” itirazının bir karşılığı var: Seyirci iyi bir performans, anlaşılır kurallar ve saygılı muamele bekleyebilir. Fakat aynı salondaki diğer insanlar da bilet aldı. Ödediğimiz ücret, ortak bir deneyimde başkalarını etkileyen davranışlarımızın sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor. Oyuncunun dikkatini bölmek veya yan koltuktakinin görüşüne kendi ekranımızı dahil etmek, yalnızca bizi ilgilendiren tercihler değil.

Adap derken…

Tiyatro adabını konuşurken seyirciyi sürekli yanlış bir şey yapmaktan çekinir hale getirmemek de gerekiyor. İlk kez gelen biri neyi ne zaman yapacağını bilmeyebilir; birinin istemsiz sesleri, hareketleri veya erişilebilirlik için kullandığı bir cihazı olabilir. Oyuna gülmek, ağlamak, bedeniyle tepki vermek ile performansı baştan sona kaydetmek arasında fark var. Seyircinin doğal tepkileri ve farklı ihtiyaçları da canlı performansın parçası. Oyuncunun karşısında nefes alan insanların bulunması, tiyatroyu tiyatro yapan şeylerden biri.

Tiyatro adabının önemli bir kısmı, başka insanların da bulunduğu bir yerde olduğumuzu hatırlamaktan geçiyor. Oyuncunun işini yapabilmesi için alan bırakmak, yanımızdakinin de aynı hikayeyi izlediğini fark etmek, her hoşumuza giden anı hemen kaydetmek zorunda olmadığımızı kabul etmek. Bir oyunun ardından söyleyecek çok şeyimiz olabilir. Perde kapandıktan sonra bunları anlatacak, o akşamı paylaşacak zamanımız olacak. Oyun sürerken dikkatimizi sahnede tutmaksa hem izlediğimiz performansa hem de aynı salonda bulunduğumuz insanlara ayırdığımız alanın bir parçası.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin