Uyumsuzluktan doğan özgürlük: Jim Jarmusch – Dışarıdakilerin Sineması MUBI Türkiye’de

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Henüz hipster’lık müessesesi icat edilmemişken bile hipster kralı olan Jim Jarmusch’un kendisi de, filmleri ve karakterleri kadar havalı. Hem şair hem müzisyen hem de yönetmen olduğu yetmezmiş gibi bir de üstüne her yaptığıyla aklımızı başımızdan alan biri kendisi. Bir yönetmenin yarattığı dünyada vakit geçirme şansım olsa, kesinlikle Jarmusch’un dünyasını seçerdim. Siyah güneş gözlüklerimi takar, bazen siyah-beyaza dönebileceğini bildiğim anların tadını çıkarırdım. Bol kahve, şiir, bazen Etiyopya cazı, bazen Wu-Tang Clan müzikleri ve yalnız ama havalı onlarca karakterle saatler süren sohbetler edip bazen salına salına dans ederdim… Daha ne olsun.

Sinemaya atıldığı ilk andan beri kendine has bir tarz yaratmayı başaran yönetmen, ”öteki” başlığı altında toplanabilecek bambaşka orijinallikte karakterleri, uzun planları ve stilize atmosferiyle sinemayı benzersizleştiren sanatçılardan. En son olarak Saint Laurent için çektiği kısa moda filmiyle karşımıza çıkan Jarmusch, her yaptığıyla sanki aynı evrendeki başka insanların hikayelerini anlatıyor gibi. Mesela Only Lovers Left Alive filmiyle ilgili neden ilk kez vampir filmi çektiği sorusuna, aslında hep vampir filmi çektiğini, ancak ilk kez karakterlere vampir dişi eklediğini söyleyerek cevap vermişti. Jarmusch’un yalnızlıkta birleşen; kafası karışık ama huzurlu karakterleri upuzun incelemeleri hak ediyorlar. Biz de MUBI Türkiye’nin her pazartesi yeni bir Jarmusch filmi yayınlayacağı Jim Jarmusch: Dışardakilerin Sineması seçkisinden ilhamla bu fırsatı değerlendiriyor ve yönetmenin asi, havalı ve özgür sinemasına dadanıyoruz.

Ohio’da minik bir kasabada üç çocuklu bir ailenin ortancası olarak doğan Jarmusch evlenmeden önce film eleştirmenliği yapmış olan annesinin etkisiyle sinemayla tanışıyor. Annesi gündelik işlerini hallederken onu sinemaya bırakıyor ve yönetmen saatlerce film ardından film izleyerek günlerini geçiriyor. Ne çocukluk ama! Gündüz seanslarındaki her türlü filmi izleyen ama en çok B filmlerine çekilen yönetmen, sinemaya olduğu kadar her sanat türüne de ayrı bir ilgi ve hevesle yaklaşıyor. Aynı zamanda Jack Kerouac ve William Burroughs gibi yazarları da okumaya başlayan Jarmusch, gençlik yıllarından itibaren bir alternatif kültürün ve her türlü ötekinin hayranı oluyor. Amerika’nın tüketim odaklı varoluşuna başkaldıran her düşünürü ve sanatçıyı heyecanla ve ilgiyle takip ediyor.

Üniversiteye gazetecilik okuyarak başlayıp daha sonra şair olmak için güzel sanatlar bölümüne transfer olan Jarmusch, Paris’te gittiği değişim programından dönmemeye karar veriyor ve uzun bir süre boyunca zamanının çoğunu Cinémathèque Française’de film izleyerek geçiriyor. Burada Avrupa ve Japon sinemasıyla tanışınca onun için bambaşka kapılar açılıyor. Tüm hayatı boyunca yazsa da ilk kez Jarmusch’un yazdıkları çok daha sinematik ve görsel bir dile bürünüyor ve yönetmenin film kariyeri başlıyor. Jarmusch, New York Üniversitesi’nde dört yıl boyunca sinema eğitimi alıyor ve bitirme projesi olarak çektiği ilk uzun metrajı Permanent Vacation okul tarafından yetersiz bulunduğu için diploma almaya hak kazanamıyor. Neyse ki yönetmen, eğitim sisteminin bu saçmalığının onu yıldırmasına izin vermiyor ve bizi şahane sinemasından mahrum bırakmayıp film çekmeye devam ediyor.

1980’li yıllar Jarmusch için oldukça verimli geçiyor. Gerçek anlamıyla profesyonel ilk filmi Stranger than Paradise, 1984 yılının Cannes Film Festivali’nde Altın Kamera ödülünün sahibi oluyor. Macaristan kökenli Amerika’da yaşayan Willie’nin, onu ziyarete gelen kuzeni Eva’yla çıktıkları üç şehirlik bir yolculuğu anlatan film, yönetmenin uzun planlarının, şahane diyaloglarının ve benzersiz ritminin habercisi niteliğinde. Bu alışılmadık yenilikçi tarzıyla sinema dünyasının gözleri Jarmusch’a dönüyor tabii. 1986 yılında Tom Waits, John Lurie ve Roberto Benigni’li hapishaneden kaçış komedisi Down by Law vizyona giriyor. Jarmusch’un kara komediye olan yatkınlığı ve müzisyenlerle olan işbirliğinin ilk sinyalleri de burada görülüyor. Daha sonra gelen Mystery Train (1989) aynı gece bir otel civarında geçen üç hikayeyi, Night on Earth (1991) de bir gecede beş farklı takside geçen hikayeleri anlatıyor. Jarmusch paralel anlatıyla biraz eğleniyor ve denemeler yapıyor da diyebiliriz.

19. Yüzyıl Amerikasında geçen Johnny Depp’in başrolünde olduğu gerçeküstü Dead Man (1995) ve hayatını samuray öğretisine göre yaşayan bir kiralık katili anlatan Ghost Dog: The Way of the Samurai (1999) filmleriyle Jarmusch, tür sinemasına da kendi stiliyle katkıda bulunuyor. Bir süre sinemaya ara verse de yönetmenin dönüşü muhteşem oluyor ve belki de en sevilen filmi Coffee and Cigarettes (2003) ile kahve ve sigaraya övgü niteliğindeki 11 hikayeyi bir araya getiriyor. Tom Waits, Iggy Pop, The White Stripes ve Cate Blanchett gibi yaşayan efsanelerin performansları da cabası. Sonrasında da yönetmen çeşitli ve türler arası üretimlerde bulunuyor: Bill Murray’li yalnız adam romansı Broken Flowers (2005), bambaşka bir suç filmi The Limits of Control (2009), gözün görebileceği en stilize vampir hikayesi Only Lovers Left Alive (2013), şiir tadında su gibi akan Paterson (2016) ve zombi komedisi The Dead Don’t Die (2019) yönetmenin yakın zamandaki filmografisini oluşturuyor.

Filmlerinde gerçek zamanı mümkün olduğu kadar taklit etmek istediğini söylüyor Jarmusch. Bu yüzden de her filminde karakterleriyle zaman geçirmemize, onları izlememize izin veriyor. Seyirci olarak her karakterin özel anlarına dahil olmaya alışız elbette. Ama Jarmusch’un sineması bizi karakterlerin başka yönetmenler ve filmler tarafından asla gösterilmeyecek anlarına dahil etmeyi seçiyor ve yönetmenin benzersiz stili burada kendini gösteriyor. Bu şekilde de aksiyonun tanımını, sanatın görevini ve tabii filmlerin ritmini sorguluyor. Her planıyla gündelik hayatın sıradanlığına ve bu sıradanlığın güzelliğine bir atıfta bulunmuş oluyor. Her anımızın tüketime özendirilmeye çalışıldığı bir çağda, hayatın akışına saygı duyarak başkaldırıyor. Plan yapmanın ve kesinliğin yalnızca bir illüzyon olduğunu tesadüfler ve karşılaşmalar üzerinden hissettiriyor.

Jarmusch, ilerleme ve gelişim kisvesi altında tüketime, hıza ve her şeyin değersizleşmesine sebep olan kapitalizmi ve Amerika’nın bundaki rolünü eleştiriyor. Onun karakterleri bu modern dünyaya bir türlü uyum sağlayamayanlar. Başta öteki olduğunu düşündüğümüz bu kişilerin yalnızca hayatı biraz daha yavaş yaşayan, çeşitli tutkulara sahip ve bazı inceliklerini yitirmemeyi başarmış kişiler olduğunu görüyoruz. Paterson’ın başrolü otobüs şöförlüğü yapan bir şair ve anlatsa sıkıcı bulacağımız hayatı, Jarmusch’un anlatımıyla gündelik hayatın güzelliğini görebilen huzurlu bir hikayeye dönüşüyor. Only Lovers Left Alive’ın ana karakterleri yüz yıllardır hayatta olan iki vampirin dünyadaki tüm kitapları okuduğunu, her yeri gezdiğini, tüm dilleri öğrendiğini ve bunu yalnızca kendileri için yaptıklarını izliyoruz mesela. Günümüzde bunun bir kısmının bile bizim için mümkün olmadığını hissedince de hayatı sorgulamaya başlıyoruz.

Bazen şairler, bazen zombiler, bazen de başarısız sayılan insanlarıyla Jarmusch, her daim köksüz ve dışlanmış hissedilebileceğini hatırlatıyor seyircisine. Ama onu burada yalnız da bırakmıyor. Tüm köksüz ve uyumsuzlarının en yalnız anlarında bile tutkuyla bağlandıkları sanatçılar, mekanlar ve sanat eserleri gösteriyor. En nadir anlarda gerçekleşen karşılaşmaların, bazı beklenmedik tesadüflerin günümüz dünyasındaki sahte aidiyete her zaman yeğ olduğunu kanıtlıyor. Dünyaya uyum sağlayamayanlar için bambaşka bir dünya olduğunu ve en sıradan anların her daim en büyülü anlar olduğunu gösteriyor, hem de en havalı şekliyle.

Not: MUBI Türkiye, Dadanizm okurları için 30 günlük ücretsiz üyelik imkanı sunuyor. Jim Jarmusch filmleriyle başlayıp oturduğu yerden dünya sinemasını keşfe çıkmak isteyenlere duyurulur. Buraya tıklayarak izlemeye başlayabilirsiniz.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin