8 Mart’ta ne izlemeli: Feminizm coşkunuzu katlayacak bazı film önerileri

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

8 Mart yeniden geldi, gönüller feminizmin ateşiyle doldu taştı malum. Bu heyecan dolu günde (yürüyüşe gitmeden) veya sonrasında pazar günkü değerlendirme konuşmalarınıza eşlik edebilecek feminist filmlerden bir seçki yapalım dedik. Bunlar ilk akla gelen, ana akım sayılabilecek, kolay izlenesi filmlerin tabii ki sadece bir kısmı. Özellikle uzun kurmaca filmlere odaklanmayı tercih ettik, belgeseller başka bir yazının konusu.

Hazırsanız başlıyoruz…

Klasik severlere:

Chantal Akerman’ın Jeanne Dielman, 23, quai du Commerce, 1080 Bruxelles (1975) filmi, 2022’de Sight and Sound’un en iyi filmler seçkisinde yer alan ve kadın bir yönetmen tarafından yapılan ilk film oldu. Evet, yıl olmuş 2022 değil mi? Akerman’ın genel olarak kadınların günlük yaşamlarına, iç boğan rutinlerine odaklanan, özellikle evleri mesken edinen filmleri gerçekten çekildikleri dönem için epey radikal denebilir. Je, tu, il, elle (1974) de bu izleği besleyen önemli bir örnek.

Klasik demişken, Agnès Varda’nın filmleri de gönlümüzde taht kuranlardan tabii. Birbirinden farklı pek çok janrada (kısa, uzun, belgesel) filmler üreten Varda’nın Cléo de 5 à 7 (1962) ve Sans toit ni loi (Vagabond, 1985) filmleri, şehirde ve kırsalda tek başına yol alan, yürüyen, bazen bir yere varmayan flanöz kadınların hikayelerine odaklanıyor.

Amerikan Severlere:

Daha hafif, mizahlı ve kolay izlenebilir bir şeyler mi arıyorsunuz? O zaman Dolly Parton’un efsanevi 9 to 5 şarkısını da sıklıkla duyduğumuz, o paralel kurgulu giriş sekansının gönüllere taht kurduğu 9 to 5 (1980) filmi tam klasik severlere göre. Grace and Frankie’nin muazzam ikilisi Jane Fonda ve Lily Tomlin’in ilk kez bir araya geldiği bu film, beyaz yaka olarak çalışan kadınların patronlarından intikam alma hikayesine dönüşüyor.

Benzeri intikam formatlarını 2020’lerde de sık sık göreceğimiz düşünülürse (Promising Young Woman, Gone Girl), filmin geniş etki alanı anlaşılabilir. Bir Ridley Scott yapımı olsa da Thelma & Louise (1991) çok eğlendiğim, başroldeki iki kadın oyuncunun kimyasına, uyumuna hayran olduğum bir yol filmi. Ek olarak Brad Pitt’in adonisliği ve Harvey Keitel’in karizması da mevcut.

Intergalaktik bir hayatta kalma ve aksiyon filmine talipseniz, aynı yönetmenin Alien (1979) filmi tam sizlik. Bu film de ana akım olmasına rağmen, feministçe kültler arasına girmiş durumda. Sally Potter ve Jane Campion da Amerikan sinemasında bir dönemin auteur’leri olarak görülebilir.

Bu yüzden Tilda Swinton’ın, yüzyıllar içinde cinsiyet değiştiren ve toplumsal kodları alt üst eden Orlando karakterini oynadığı Orlando (1992), hem feminist hem de queer bir klasik sayılabilir. Campion’un The Piano (1993) filmi de erkek egemen topluma sırtını çevirmiş ve konuşmayı reddeden bir kadının kendini, cinselliği ve hayatı keşfetmesine odaklanır ve keyifle izlenebilecek dönem filmleri kategorisine girebilir.

Sofia Coppola’nın filmografisinin devamında çok sevdiğim bir yönetmen olamasa da dört kız kardeşin toplumsal baskılara karşı geliştirdikleri direnişe odaklanan The Virgin Suicides (1999), klasikleşmiş ve ayrı bir yeri, karanlığı olan bir film diye düşünüyorum.

Son dönemde parlayan ve bir anda yönetmenliğiyle adından söz ettiren Maggie Gyllenhaal’ın, romandan uyarlama olan ilk filmi The Lost Daughter (2021), Olivia Colman’ın kendi arzularının peşinden giden ve bunun suçluluk duygusuyla sık sık cebelleşen orta yaşlı anne performansıyla arşa çıkıyor.

Türkiye’den Seçmece:

Türkiye’de feminist film yok mu? Burada kronolojik ilerlemek gerekirse, Atıf Yılmaz ve Müjde Ar’ın dev bir bilinç yükseltme kombosu yarattığı Ah Belinda (1986), Dul Bir Kadın (1985) ve Asiye Nasıl Kurtulur? (1986) gibi örneklerden bahsetmemek mümkün değil.

İkinci dalga feminizm deyince bu filmlerden daha iyi temsiller düşünemiyorum: şehirli, orta sınıf, toplumsal cinsiyetin onlara verdiği çerçeveden dışarı sızmaya çalışan kadınlar. Türkan Şoray’ın oynadığı ve Varda’nın şehirdeki flanözler tipolojisine benzetilebilecek Vesikalı Yarim (1968) de klasikler arasında sayılabilir tabii.

2000’lere gelince işler kızışıyor. Müziklerini kim ki o’nun devraldığı, Ege kasabasında geçen bir gençlik filmi olan Mavi Dalga (2013), büyüme ve cinselliğin keşfi üzerine önemli bir yapım. Şehrin değişimi, toplumsal hafıza ve travmalar üzerine odaklanan Kaygı (2017), Ceylan Özgün Özçelik’in filmografisinde deli kadın stereotipine farklı bir bakış atarak hatrı sayılır bir yer tutuyor.

İstanbul’un çeper mahallelerinde yaşayan iki temizlik görevlisi kadının güvencesiz, eşitliksiz, ama umutlu ve bol dayanışmalı hikayesini izlediğimiz Toz Bezi (2015) filminde Nazan Kesal ve Asiye Dinçsoy döktürüyor.

Finalde en güncel ve kişisel favorim, Aşk, Büyü vs. (2019) bahsetmemek olmaz. Yıllar önce lezbiyen oldukları için ayrılmak zorunda kalmış iki kadının, yıllar sonra birbirine kavuşma, kimliklerini kabullenme ve açılma süreçlerine tanıklık ettiğimiz bu film, Büyükada’nın bol yokuşlu ve manzaralı atmosferinde geçiyor.

Kesişimsellik Severlere:

Cherly Dunye’nin Afrikalı kadınların/lezbiyenlerin ana akım filmlerdeki görünmezliği üzerine peşine düştüğü The Watermelon Woman (1996), önemli bir örnek. Foxy Brown (1974), B-Movie kategorisinde değerlendirilse de aksiyon janrında Afrikalı bir kadını başrolde göstermesiyle önemli bir yokluğa dikkat çeker.

Wachowski’lerin ilk uzun metrajlarından ve artık LGBTİ+ klasiklerinden olan Bound (1996), çok etkileyici bir neo-noir olma özelliğini koruyor. Portrait of a Lady on Fire (2019), Céline Sciamma’nın büyük geri dönüşünü imliyor.

Son olarak, Marjane Satrapi’nin çizgi romanından uyarlanmış Persepolis (2007) ve Ana Lily Amirpour’un A Girl Walks Home Alone at Night (2014), feminist ve queer sinema için oldukça önemli yapımlar arasında.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin