Ben çocukken ne kadar kalabalık olduğumuzu bilmezdim
Bizi yan yana, omuz omuza getiren, ne kadar kalabalık olduğumuzu yine yeniden hatırlatan; sırf bu yüzden de bize yasaklanmaya çalışılan sokaklar… Bu anlı şanlı haftanın şerefine, ”Yasak ne ayol” diyor ve sözü (ve klavyeyi) Jilet Sebahat‘a bırakıyoruz.
Yıl 1969, New York’ta Stonewall. Küçük, karanlık, döküntü bir bar. O gece orada bulunanlar tarihe yön vereceklerini bilmiyorlardı elbette. Eşcinsel, biseksüel, transların takıldığı bu bara rutin polis baskınları oluyordu. Polis baskınları sırasında çoğunlukla translar, 18 yaşın altındakiler, polisin beğenmediği kişiler gözaltına alınıyordu. Aynı zamanda barı tehdit edip bar sahibinden rüşvet alınıyordu. 27 Haziran 1969 gecesi polis sıradanlaşan baskınlarından birini düzenliyor ancak baskınlardan, gözaltından, aşağılanmadan bıkan bar sakinleri bu sefer polisin tavrına karşı çıkıp, direnişe geçiyorlardı. Polis şiddetine, baskısına boyun eğmeyen LGBTİ+’lar isyan çıkarıyor polise karşı direniyorlardı. Varoluş, özgürlük mücadelesi verilirken bir tarihin başlangıcı yazılıyordu.
Bu haklı isyan o geceyle sınırlı kalmıyor. Ertesi gün daha büyük bir kalabalık Stonewall barın önünde toplanıp bir önceki geceyi protesto ediyor; sloganlar atılıyor. Bir sonraki gün kalabalık 500 kişiye ulaşıyor. Kalabalık polis baskınlarını, baskıları protesto etmek için Christopher Street boyunca yürüyüşe geçiyor. Christopher Street Day/Pride yani ilk Onur Yürüyüşü başlamış oluyor. Beş gün boyunca New York sokaklarına taşan isyan ateşi günümüze kadar yanmaya devam ediyor.

Fotoğraf: Wall Street Journal
Türkiye’de ise ilk kez 1993 yılında “Cinsel Özgürlük Haftası” adıyla bir girişim oluyor. Ancak Valilik engeline takılarak yasaklanıp, hafta etkinliklerine, yürüyüşe izin verilmiyor; aktivistler gözaltına alınıp, yurt dışından gelen konuklar sınır dışı ediliyor. 2003’e kadar çeşitli girişimler, başvurular olsa da izin verilmiyor. 2003 yılında neyse ki ”bu sefer izin almadan yürüyelim, bakalım ne olacak?” diye düşünülmüş sanırım; ilk Onur Yürüyüşü Terkos Çıkmazı’nda bulunan Lambdaİstanbul’un ofisinden başlayıp, Mis Sokak’ta yapılan basın açıklamasıyla son buluyor. 2015’e kadar düzenli her yıl kutlanıyor. Altı yıldır da yasak devam ediyor.
Yazıma Onur Yürüyüşü tarihiyle başlamak istedim. Bir çoğunuz belki biliyordur bu bilgileri. Geçmişi hatırlatmakta fayda görüyorum. Hatırlatmak istediğim, bazı örnekler de var geçmişten. 7 Haziran 2015 seçimlerinden önce AKP’nin Beyoğlu’nda dağıttığı seçim broşüründe ”Türkiye Ramazan ayının ortasında İstiklal Caddesi’nde Gay Pride yapabilen bir ülke. Muhafazakar insanların daha görünür olması kimsenin hayat tarzına müdahale edildiği anlamı taşımıyor” diye yazıyordu. 21 gün sonra 28 Haziran 2015’te ”hayat tarzımız” tomalarla, gazlarla, polislerle karşılanmıştı. ”Nereden nereye geldi Türkiye.” Nasıl da geldi?

2015’ün ardından giderek sertleşen baskı Cumhurbaşkanının halkı LGBTİ+’larla mücadele etme davetine ”LGBT, yok öyle bir şey” demesine kadar ilerledi. Anayasasında hâlâ hukuk devleti yazan bir ülkede, referanslarını İslamdan alan iktidar, sözcülüğünü Diyanet İşleri başkanı Ali Erbaş’a bıraktı zaman zaman. Ali Erbaş bir Cuma Hutbesinde ”…Geliniz bu tür kötülüklerden insanları korumak için birlikte mücadele edelim” diyerek insanları LGBTİ+’lara karşı açık nefret ve suça teşvik ederken hiçbir hukuksal yaptırım almadı. Onun sözlerini eleştirenlere davalar açıldı.
Yine 2019 ”Kadına şiddetle mücadele” gününde, eylemi şiddet kullanarak dağıtan Emniyet Müdürünün olaydan sonra yaptığı açıklamada ”Kadınlara değil, sadece eylem sonrası dağılmamakta ısrar eden marjinallere ve LGBT’ye, orantılı müdahale edilmiştir” diyerek yaygın LGBTİ+ nefretini bir kez daha açığa çıkardı.
İstanbul Sözleşmesi İptali açıklaması yapan AK Parti Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş, tartışma konusu olan İstanbul Sözleşmesi’ne ilişkin açıklamasında ”Türkiye ile uyuşmayan iki husus var, bunlardan birincisi ‘toplumsal cinsiyet’ meselesi. Diğeri de ‘cinsel yönelim’ tercihleri. Bu iki meselenin, LGBT gibi marjinal unsurların arkasına sığınıp faaliyet yaptıkları alanlar olduğu görülüyor” ifadelerini kullanıyor. Boğaziçi açıklamaları ve dahası… Bizi tarihsizleştirmeye çalışan muktedirlerin tarihe geçecek sözleri.

Bu provokasyonlar, sistemli saldırılar, baskı şüphesiz varoluşumuza; bedenimizi, cinselliğimizi, savunmanın yarattığı güce, bitmeyen enerjimize, sönmeyen ateşimize, örgütlülüğümüze karşı yapılıyor. 69’dan bugüne sönmeyen ateşe dokunduklarında yanacaklarını biliyorlar. Tarihimizden korkuyorlar, bizden korkuyorlar. Yıllar sonra okutulan kitaplarda bizim isimlerimizin geçeceğini biliyorlar. Bizim filmlerimizin yapılacağını, bizim şarkılarımızın söyleneceğini biliyorlar. Örtmeye çalıştıkları kilise, kestikleri ağaç, adlarını değiştirdikleri sokaklar, yıktıkları sinemalar gibiyiz biz onlar için. Kesemiyorlar, yıkamıyorlar, üstümüzü örtemiyorlar.
’’80’lerde Gezi Parkı merdivenlerinde hayat bulan, 90’larda görünürlük kazanan, 2003’ten bu yana İstiklal’de eşitlik ve özgürlük diye haykıran ve her geçen gün bir araya gelerek güçlenen varlığımızla işte tam buradayız.’’
Alışın. Gitmiyoruz!