Nathan Fielder üç yıldır Elizabeth Holmes belgeseli çekiyormuş ve kimsenin haberi yokmuş

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Üç yıl boyunca kimselere duyurmadan çekilen, başrolünde bizzat Elizabeth Holmes’un olduğu ve Nathan Fielder’ın bile neyin gerçek neyin performans olduğundan pek emin çıkamadığı bir belgesel… A24’ün yeni filmi You Can See Everything, Telluride Film Festivali’ndeki gizli gösterimiyle bir anda ortaya çıktı. Theranos skandalından Holmes’un hapse girmeden önceki son günlerine, Fielder’ın bu tuhaf hikayeye nasıl dahil olduğundan üç yıl boyunca saklanan çekim sürecine uzanıyoruz: Nedir bu belgeseli birkaç gün içinde gündemimizin ortasına yerleştiren?

Nathan Fielder üç yıldır gizlice Elizabeth Holmes hakkında bir belgesel çekiyormuş. Elizabeth Holmes da bu belgeselde bizzat yer alıyormuş. A24 de işin içindeymiş. Biz bunların hiçbirini bilmiyormuşuz.

Evet, “-miş”li geçmiş zamanın dibine vurmamız boşuna değil; çünkü biz bütün bunlardan sonradan haberdar olduk. Dahası, 6 Eylül’de Telluride Film Festival’daki gösterime gelen izleyiciler bile neyle karşılaşacaklarını bilmiyor(muş). Gösterim başladığında ise sürpriz ortaya çıkmış: Nathan Fielder ve Lance Oppenheim’ın yönettiği, yaklaşık üç saatlik You Can See Everything belgeseli…

Filmin merkezinde Theranos’un kurucusu Elizabeth Holmes var. Amanda Seyfried’li The Dropout’ı izleyenler hikayeyi hatırlayacaktır: Bir dönem Silikon Vadisi’nin en parlak isimlerinden biri olan Holmes, şirketi Theranos’un vadettiği teknolojinin çalışmadığının ortaya çıkmasıyla büyük bir skandalın merkezine yerleşmişti. Yatırımcıları dolandırmaktan hüküm giyen Holmes, o günden beri Silikon Vadisi’nin en meşhur sahtekarlık hikayelerinden biriyle anılıyor.

Bahsettiğimiz gibi, The Dropout’ta bu hiaâyeyi daha önce görüp izlemiştik ama bu kez Holmes’un hikayesini başkalarından dinlemiyoruz. You Can See Everything’de kendisi kameranın karşısında. Üstelik çekimler, Holmes’un hapse girmesine yalnızca 34 gün kala başlıyor.

Gerçek ile kurgu arasındaki sınırlarla oynamayı seven Nathan Fielder’ın işin içinde olması ilgimizi daha da artırıyor tabii. Nathan for You ve The Rehearsal gibi yapımlarda gerçek insanları alışılmadık durumların içine sokan Fielder’ın dünyasında, bir süre sonra kimin kendisi olduğu, kimin kameraya oynadığı birbirine karışıyor. Yıllarca kamuoyu önünde çizdiği personasıyla da konuşulan Elizabeth Holmes’u bu kez onun kamerasından izleyecek olmak da işin en ilginç taraflarından biri. Sahtekarlıktan hüküm giymiş Holmes söz konusu olduğunda, gerçek ile kurgu arasındaki ayrım Fielder’ı bile zorlamış gibi görünüyor.

Silikon Vadisi’nin genç dahisi (Spoiler verelim: Dolandırıcılıktan hüküm giyiyor.)

Her şey Silikon Vadisi’nin bayılacağı türden bir fikirle başlıyor. Yıl 2003; Elizabeth Holmes henüz 19 yaşında, Stanford’u bırakmış ve Theranos adında bir şirket kurmuş. Hayali ise kan testlerini kökten değiştirmek: Tüpler dolusu kan vermeye gerek kalmadan, parmak ucundan alınan birkaç damlayla yüzlerce farklı test yapılabileceğini iddia ediyor.

Bugünden bakınca hikayenin sonunu biliyoruz ama o günlerde Theranos’un önünde uzanan tablo bambaşka: Yatırımcılar sıraya giriyor, şirketin değeri yaklaşık 9 milyar doları buluyor, Holmes ise Silikon Vadisi’nin yeni yıldızına dönüşüyor. Steve Jobs’ı hatırlatan siyah balıkçı yakaları, dikkat çeken kalın sesi, dergi kapakları, konferanslar… Teknoloji dünyası yeni genç dahisini bulmuş gibi davranıyor.

Ama Holmes’un o afili pozlarının arkasında çok temel bir problem var: Theranos’un üzerine milyarlarca dolarlık bir gelecek kurduğu teknoloji, vadettiği gibi çalışmıyor. Hem mesele bir start-up’ın büyük konuşup hedefini tutturamamasından ibaret de değil. Theranos’un cihazlarının kapasitesi ve testlerin güvenilirliği konusunda yatırımcılara anlatılanlar ile gerçekler arasında ciddi farklar var. Şirketin ticari ilişkilerine dair iddialar da cabası. Daha vahimi, bütün bunlar bir prototip aşamasında yaşanmıyor; Theranos’un testleri gerçek hastalara uygulanıyor ve şirket daha sonra kendi cihazıyla yapılan çok sayıda testin sonucunu geçersiz saymak zorunda kalıyor. Bir noktadan sonra da Silikon Vadisi’nin göklere çıkardığı o başarı hikayesi tam tersine sarmaya başlıyor: Milyarlarca dolar değer biçilen şirketin yükselişi, yerini soruşturmalara, yatırımcıların sorularına ve sonunda mahkeme salonuna bırakıyor. Holmes hakkında verilen karar Ocak 2022’de geliyor: yatırımcıları dolandırmaya yönelik komplo ve üç ayrı elektronik dolandırıcılık suçundan hüküm. Aynı yılın Kasım ayında açıklanan ceza ise 11 yıl 3 ay hapis. Ayrıca Theranos’un eski COO’su Sunny Balwani ile birlikte mağdur yatırımcılara 452 milyon doların üzerinde tazminat ödemeleri gerekiyor.

30 Mayıs 2023’e geldiğimizde hikayenin iki ucu arasındaki mesafe hayli ‘çarpıcı’: 19 yaşında kan testlerinde devrim yapma iddiasıyla Stanford’dan ayrılan Holmes, artık cezasını çekmek üzere Teksas’taki federal hapishaneye teslim oluyor.

Fakat bundan 34 gün önce evinin kapılarını Nathan Fielder ve Lance Oppenheim’a açıyor. (Magazin programlarındaki gibi bir cümle kurduk ama işte öyle bir şey…)

You Can See Everything belgeseli Holmes’un özgürlüğünün son günlerinde başlıyor. Fielder ve Oppenheim, Holmes ile partneri Billy Evans’ın evine girerek çiftin ve çocuklarının günlük hayatlarına dahil oluyor; bir yandan da yaklaşan hapis cezasının gölgesindeki o son haftaları kayda alıyorlar. Başlangıçta birkaç haftayla sınırlı görünen çekimler, Holmes’un cezaevine girmesiyle sona ermiyor: Üç yıla yayılan süreç boyunca yönetmenler onu hapishanede de ziyaret ediyor. Sonrasında Billy Evans da hikayede söz sahibi olmaya başlıyor. (Bir noktadan sonra Billy Evans’la da işler karışıyor. Holmes cezaevine girdikten sonra ekiple iletişimi sürdüren Evans, Fielder’ın anlattığına göre belgesel tamamlanmaya yaklaştıkça süreç üzerinde daha fazla kontrol kurmaya çalışıyor. İletişimleri de tam bu dönemde kopma noktasına geliyor.)

Seni neden kandırayım ki?

Holmes açısından da bir ilk bu. Theranos hikayesini daha önce Alex Gibney’nin The Inventor: Out for Blood in Silicon Valley belgeselinden podcast’lere, kitaplardan Amanda Seyfried’in başrolünde olduğu The Dropout’a kadar pek çok farklı yerde, başkalarının anlatısıyla takip ettik. (Bu arada izleyici yorumlarına göre belgeselde birlikte The Dropout’u izliyorlarmış.) You Can See Everything’de ise Holmes kendi hikayesinin içinde ve kameranın karşısında ve belli ki nasıl göründüğü ve algılandığını da epey önemsiyor.

Tam bu noktada Nathan Fielder’ın varlığı filmi sıradan bir Elizabeth Holmes belgeseli olmaktan çıkarıyor. Bir ‘belgeselci’ olarak  Fielder’ın yıllardır kurcaladığı meselelerden biri gerçek ile performans arasındaki o belirsiz alan. Gerçek insanları özenle tasarlanmış durumların içine yerleştiriyor; kurduğu düzenek ilerledikçe samimiyet ile rol yapmak arasındaki çizgi de silikleşiyor. Hatta bazen Fielder’ın kendisinin nerede bitip ekrandaki “Nathan Fielder”ın nerede başladığı bile pek belli değil.

Karşısındaki isim Elizabeth Holmes olunca bu oyun ister istemez başka bir boyut kazanıyor. Yıllarca yalnızca yaptıklarıyla değil; karizmatik sesi, dev mavi bakışları ve kendisini kamuoyuna sunma biçimiyle de didik didik edilmiş birinden söz ediyoruz. Holmes’un hangi halinin “gerçek” olduğu, Theranos skandalından beri hikayenin peşini bırakmayan sorulardan biri zaten.

Belgeselin ilk teaser’ı da buradan yakalıyor bizi. Holmes’un Fielder’a onu kandırması için hiçbir sebebi olmadığını söylediği bir anda, filmin asıl meselesi de kendini belli ediyor: Kameranın karşısındaki Holmes ne kadar samimi, ne kadarı yıllardır kurduğu anlatının bir parçası?

Üç yılın sonunda Fielder da bu soruya kesin bir cevap veremiyor. (Evet, teaser’da Holmes kendisine ‘‘Seni neden kandırayım ki’’ dediğinde ağzı apaçık kalıyor zaten.) Telluride’daki gösterimin ardından anlattığı kadarıyla Holmes’la geçirdiği onca zamana rağmen onun motivasyonlarını hâlâ tam olarak çözememiş. Üstelik bu belirsizlik yalnızca ona ait değil; film ekibinin kendi içinde de Holmes konusunda ortak bir fikre varamadığını söylüyor. Dolayısıyla You Can See Everything, bize “gerçek Elizabeth Holmes işte bu” diye kesin bir cevap vermeye pek niyetli görünmüyor. Belki Fielder’ın elindeki malzemeyi ilginç kılan da tam olarak bu ‘‘çözümsüzlük’’.

Üç yıl boyunca kimsenin haberi nasıl olmadı?

Filmin etrafındaki ‘gizlilik’ de neredeyse içeriği kadar ilginç. Zaten şu son birkaç gündür bu kadar konuşulması da biraz bu yüzden. Fielder ve Oppenheim’ın üç yıl boyunca üzerinde çalıştığı bu projeden sinema çevreleri pek de haberdar değilmiş. Büyük açıklama için seçtikleri yer ise Telluride Film Festivali’ndeki gizli gösterim: 6 Eylül’de salona giren seyirciler hangi filmi izleyeceklerini bilmiyorlarmış. A24 yapımı üç saatlik bir Elizabeth Holmes belgeseliyle karşılaştıklarında neler hissetmişlerdir acaba? Üstelik hem de Nathan Fielder’ın elinden çıkma.

Gösterimin ardından teaser da internete düştü tabii ve üç yıldır saklanan proje birkaç saat içinde popüler kültür gündeminin ortasına yerleşti.Filmin bu kadar sıkı saklanmış olması yalnızca iyi düşünülmüş bir tanıtım hamlesi olarak da kalmıyor. You Can See Everything zaten başından beri bildiklerimiz, bize gösterilenler ve ikisi arasındaki mesafeyle ilgileniyor. Seyircisini bile ne izleyeceğinden habersiz biçimde salona sokan bir filmin kendi gösterim biçiminin de aynı oyuna dahil olması, hani ‘dahiyane’ demeyelim de, oldukça ‘ilgi çekici’.

Bir Elizabeth Holmes belgeseline daha ihtiyacımız var mıydı?

Theranos’un hikayesinin bugüne kadar uğramadığı format neredeyse kalmadı. Kitaplar, podcast’ler, belgeseller, diziler… Dolayısıyla bir Elizabeth Holmes belgeselinin daha geleceğini duysak tek başına pek heyecanlanmayabilirdik. You Can See Everything’i farklı bir yere koyan ise yıllardır anlatılan Theranos skandalını bir kez daha çözmeye çalışmaması. Bu kez mercek altında, bütün bunlardan sonra kendi hikâyesini anlatmaya çalışan Holmes var.

Üstelik üç yılın sonunda Fielder’ın da elinde Holmes’a dair kesin bir cevap yok. Telluride’daki gösterimin ardından hâlâ ne yaşadığını anlamaya çalıştığını anlatan Fielder, sonunda bu garip deneyimi seyirciyle paylaşabildiği için heyecanlı: Kafa karışıklığını ve neler hissettiğini sonunda başkaları da anlayacağı için rahatlamış.

Bu arada ‘‘You Can See Everything’’, yani ‘‘her şeyi görebilirsin’’ deyip üç yılın sonunda Holmes’a dair hâlâ kesin bir yere varamamış olmalarını filmin posterine de çok komik bir şekilde taşımışlar. (Evet, biz güldük açıkçası.)

Telluride’ın sürpriz gösterimiyle üzerindeki ‘sır perdesi’ kalkan You Can See Everything, 16 Ekim’de ABD’de sinemalarda olacak. Yaklaşık üç saatlik belgeselin Türkiye’deki vizyon tarihi ise şimdilik belli değil.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin