Sınırlar, kimlikler, aidiyet: Çiler İlhan ile Hayattayız Madem romanını konuştuk
Farklı coğrafyalardan yüklendikleri hikayeleriyle yolları Teşvikiye’de bir evde kesişiveren, birbirine benzemez ama zamandan ve mekandan bağımsız ortaklıkları etrafında birleşen üç kadın… Batya, Ahuva ve Meryem-Gül. Biz de onlarla Çiler İlhan’ın ikinci romanı Hayattayız Madem vesilesiyle tanışıyoruz ve oturduğumuz yerden peşlerine takılarak 1943’ten 2018’e uzanıyor; Auschwitz’ten Halep’e, Amsterdam’dan İstanbul’a varan bir yolculuğa çıkıyoruz. Everest Yayınları etiketiyle raflarda yerini alan roman insanlık tarihi kadar eski bir soruya yaslıyor sırtını: “Başkalarına ‘onlar’ yerine ‘biz’ demek mümkün mü?”
İlhan, öykü ve romanlarında sürülenlerin, ötekileştirilenlerin, bir şekilde zulme uğrayanların hikayelerini anlatmasıyla tanıdığımız bir yazar. Hayattayız Madem de yazarın önceki kitaplarına aşina okurları şaşırtmıyor. Hayattayız Madem, Türkiye ve dünya gerçeklerinden, yaşadığımız politik ve toplumsal olaylardan bahsetmekten çekinmiyor, bilakis merkeze alıyor. Tam da bu nedenle romanın sırtını yasladığı soru çok daha anlamlı geliyor.
Herkesin cevabı, tutunduğu veya tutmaktan vazgeçtiği umut dalı kendine ancak İlhan dünyadaki tüm bu deliliğe rağmen “onlar” yerine “biz” demenin hâlâ mümkün olduğuna inananlardan. Çiler İlhan’dan Hayattayız Madem romanını dinledik.
Kapak fotoğrafı: Dilan Bozyel
Hayattayız Madem uzun bir aradan sonra geldi. İkinci romanınız, öncelikle tebrik ederiz! Nasıl bir hazırlık süreci vardı?
Asıl uzun arayı öykü kitabım Sürgün’den sonra vermiştim. 2010’da basılan bu kitabımdan sonra, bir diğerine, Nişan Evi’ne kadar 11 yıl geçmişti… 2010’da kızım doğdu, tam zamanlı kurumsal iş vs. derken hiç vakit bulamamıştım ama Hayattayız Madem’in kendisi yazarken uğraştırdı beni. Yazımı yedi yıl kadar sürdü. Çok fazla araştırma yapmamı gerektirdi. Konu büyüdü, çetrefilleşti. Karakterler başlarına buyruk davranmaya başladı. Ek araştırmalar, yeni bölümler, daha derin bakışlar lazım oldu sürekli.
Her yazar için farklı ilerliyor bu süreç ama bir okur olarak en çok merak ettiğimiz de bu oluyor: Hayattayız Madem’i yazarken nasıl sonlanacağı belli miydi kafanızda yoksa akışı yolda değişti mi?
Evet, dediğiniz gibi her yazara ve hatta her kitaba göre değişiyordur bu sorunun cevabı herhalde. Mesela Nişan Evi gerçekleşmiş bir olaydan, ne yazık ki inanılması güç bir katliamdan yola çıktığından, sonu belliydi. Ama Hayattayız Madem yazılım sürecinde epey değişti. Olay akışı, karakterlerin davranış biçimleri, sonu…
Hollanda’ya göç ettiniz. Göçmenlik deneyimi, yeni bir ülke, yeni bir dil… Tüm bunlar nasıl etkiledi Hayattayız Madem’i?
Kendi göç deneyimim özellikle ana karakterlerden Meryem ile Batya’yı daha iyi anlamama yardımcı oldu diyebilirim. Bir ülkenin havasına, suyuna nasıl alışılır? O yeni dilde nasıl yeni bir yurt kurulur? Mesela Batya açısından; kendi ülkende “beyaz” isen başka bir ülkede “renk” değiştirir misin, bu anlamsız, katı sosyo-ekonomik sınırlarla, ayrımlarla, önyargılarla başa çıkmayı nasıl öğrenirsin? Ne kadarını aktarabildim bilmiyorum fakat göç etmekle “başa gelen” beklenmedik tüm o yaşantı parçaları bu kadınları daha iyi hissetmeme yardımcı oldu. Zaten Ahuva, biz Hollanda’ya taşındıktan sonra Amsterdam’da okumaya karar verdi 🙂
Romanda farklı geçmişleri ve kimliklere sahip kadınlarla tanışıyoruz. Bu kadar katmanlı ve birbirinden ayrı hikayeler yazmak, takip etmek nasıldı? Her bir karakteri yaratma ve araştırma sürecinizi, kurduğunuz ilişkiyi merak ettik…
Vallahi deli işiymiş biraz… Herkesi kendi sesinden konuşturmak kolay olmadı, umarım olabildiğince becerebilmişimdir! Dünyevi gerçekleri farklı, duygusal dünyaları başka bu karakterlerin, birbirlerini tam olarak anlamasalar da, bir arada var olmaları gerekiyordu. Birinin başına gelenin öbürü ne kadarını biliyor olabilir, onun hissettiğini nasıl algılamış olabilir, hep bunları düşünüp durdum çünkü özellikle iki kız ve babalarının durumunda aynı ailede, aynı mekanda yaşayan yabancılar gibiler… Bu açıdan, aile dediğimiz yapının birbirini yanlış değerlendirmeye ne kadar müsait, tuhaf bir yapı olduğunu, kendini var etme, gerçekleştirme anlamında ne denli çetrefilli bir kurum olabileceğini göz önünde bulundurdum hep.
Baba Cos için, Holokost’tan en azından fiziksel olarak sağ çıkmayı başarmış atalara sahip insanlarla bire bir görüştüm. Kimi hüzünlü, kimi Cos gibi donuk bir duygusal miras edinmişti. Müzeyi, eski kampı gezdim, onlarca tanıklık dinledim, belgesel izledim… Meryem için de aynı şekilde Suriye’den kaçıp Hollanda’ya yerleşmiş kişilerle yüz yüze görüşmeler yaptım; kitap, makale, film, video elime ne geçerse taradım, okudum, izledim… Batya için Amsterdam’da, De Trap isimli oyunculuk okulunda bir aya yakın derslere katıldım. Cos ve Meryem için yaptığım araştırmalar çok ağırdı fakat Batya kısmı zevkliydi.
‘‘Ben kelimeleri seviyorum.’’
“Yoksa en azılı düşmanımız da, tek kurtarıcımız da kendimiziz” cümlesi… Bir yandan da “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz” diyoruz. Sizin önceki kitaplarınızda sürülenlerin, ötekileştirilenlerin merkeze aldığınızı biliyoruz. Bu roman da Türkiye ve dünya gerçeklerinden, yaşadığımız politik ve toplumsal olaylardan bahsetmekten çekinmiyor, bilakis merkeze alıyor. Bir yazar olarak yaşadığınız dünyada olup bitenlere tepkisiz kalmama isteği mi, bir ses olma niyeti mi oluyor sizi bu konu etrafında döndüren his ya da düşünce?
Kasti, belirlenmiş bir politik amaçla yola çıkmıyorum. Yani bir yazar olarak benim görevim bunu aktarmak, tarihe not düşmek, hani eski tartışma vardır ya, “toplum için sanat yapmak” gibi bir düşünceyle yola çıkmıyorum. Kelimeleri seviyorum ben. Kelimeleri kendimce ahenkli bir şekilde bir araya getirmeyi seviyorum, onlarla hikaye anlatmayı seviyorum. Fakat elbette bu dünyada, birlik olmak için her şeyden önce kendimizle barışık olmamızın gerektiği bu tuhaf gezegende yaşadığımdan, gündemden ayrı kalmıyorum. Bir yazar olarak beslendiğim konular beni aynı zamanda üzen, birtakım kavramları sorgulamama yol açan, rahatsız eden veya içimde bir şekilde bir şeyleri harekete geçiren, kıpırdatan mevzular oluyor. Burada elbette kişisel bir şeyler de olsa gerek… Olup bitenler zihnimde, kalbimde bir yerlere dokunuyor ki oralarda dönüp dolaşıyorum.

Fotoğraf: Dilan Bozyel
‘‘Bu topraklarda asırlardır kadın dayanışması var.’’
Birbirinden farklı kadınlarla tanışıyoruz. Özellikle Ahuva ve Meryem ilişkisini okurken sadece kadınlara özgü olduğuna inandığım bir dayanışma, kendi imkanlarını paylaşma hali görülüyor. Türkiye’deki ve dünyadaki kadın hareketi ve dayanışması hakkında neler söylemek istersiniz?
Organize kadın dayanışması hareketi, diyeyim, Türkiye’ye geç gelmiş olsa da –“Batı”da 1960’larda başlayıp bizi ancak 1980’lerde bulan ikinci dalgadan bahsediyorum– kadın dayanışması asırlardır var bu topraklarda… Bu kadar ataerkil bir düzende var olabilmek için başka türlüsü mümkün mü? Biz yıllarca bir aile apartmanında yaşadık. Annem ile yengelerimin bükme açmaktan (gözlemeye bükme denirdi bizde) “koca dayağına” maruz kalanın yaralarını sarmaya, gece yarısı neye ihtiyaç olursa olsun birbirlerinin kapılarını hiç çekinmeden çalmaya, nasıl müthiş bir dayanışmayla hayata tutunduklarına birebir şahidim. José Saramago’nun enfes romanı Körlük, kitaptan daha yavan fakat yine de etkileyici bir şekilde filme çekilmişti, Fernando Ferreira Meirelles tarafından. Orada unutamadığım bir sahne var, oldukça sinematik de tabii… Körlük pandemisi sebebiyle bir mekanda tıkılı kalmış erkeklerden birinin öldürdüğü bir kadının, diğer kadınlar tarafından tıpkı bir ayin gibi yıkanıp paklanıp son yolculuğuna uğurlanması… Bu sahneyi unutamam. Acının ve gücün bunca şiirsellikle harmanlandığı bir eylemi gerçek hayatta da ancak kadınlar yapabilir.
Batya, Ahuva ve Meryem. Birbirinden farklı bu üç kadının ortak noktada buluşturan ne oldu sizce?
Nişantaşı’ndaki o köşe. Benim hakikaten de bir akşam yoga dersine giderken sokakta oturan Suriyeli mültecileri gördüğüm o köşe.
Hayattayız Madem çok güzel bir isim. Hem güç veriyor hem de her şeye rağmen ayakta kalma becerimize dokunuyor gibi hissettik biz. İsme nasıl karar verdiniz?
Teşekkür ederim… İlk kullanmak istediğim isim aslında “Biz” idi fakat Yevgeni Zamyatin’in o isimde bir kitabı var, bilirsiniz. Bir klasik. Sonra “biz”, “onlar” gibi zamirler etrafında dolandım epeyce… Sonra “Meryem, Gül” gibi isimler etrafında… Sonra iş çığırından çıktı, tuhaf tuhaf başlıklarla uğraştım. Artık kitap basılacak, hâlâ içimize sinen bir şey yok. Rüyaya yattım, o zaman bu isim geldi beni buldu. Şaka değil.
Roman uzun bir süredir sizinleydi, zihninizdeydi, okurla buluşmayı bekliyordu. Kitap şimdi okurun. Ne hissediyorsunuz rahatlama hissi geldi mi?
Hem de nasıl! Şimdi bana kalan sadece, acaba yeteri kadar iyi oldu mu, paranoyası. Okur ne yaparsa yapsın 🙂
Buna bağlantılı bir soru daha: Okurun aklına hangi soruları düşürsün ya da ne hissettirsin istersiniz?
Okurken zevk alsın isterim. Üstüne güzel bir kitap okumanın keyfi gelsin isterim. Aklına düşeceği sorular, hisler, ona kalmış… Ama onca sayfa, empati kurma alışkanlığını dürtse, sorgulatsa hoşuma gider.
Yine kitapta sorulan/sorgulanan bir soruyu size soralım. Başkalarına “onlar” yerine “biz” demek mümkün mü sizce?
Bence mümkün. Etrafımızdaki cinnete, artık sıcak savaşın bittiğini düşündüğümüz bir çağda yanı başımızda patlayıp duran sıcak savaşlara, her türlü deliliğe rağmen mümkün.