“Dili yok ama anlatası çok”: Damla Sandal ile hafızayı işlemek üzerine

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Her biri sessiz ama bir o kadar da güçlü hikayeler taşıyor… Sanatçı Damla Sandal’ın eski fotoğraflar üzerine işlediği renkli iplikler, bireysel hafızadan kolektif belleğe, geçmişten bugüne uzanan bir diyalog başlatıyor sanki. Hafızayı İşlemek adını verdiği projesi kaybolmaya yüz tutmuş hikayeleri önümüze birer birer sererken, tanımadığımız yüzlerle ortak duygularda buluşmamıza alan açan bir hafıza çalışmasına dönüşüyor.

Fotoğraflar, günlükler, takılar, kitaplar… Zamanın dokunup geçtiği nesnelerle kurduğu bu incelikli ilişkiyi, fotoğraflar üzerinde iğne ve iplikle sürdüren Damla Sandal nakışı günlük yaşamın ve kişisel meselelerin içindeki duygusal arşive götüren çok güçlü bir araç olarak kullanıyor. Ve evet, bazen kelimelerin yetmediği yerde devreye giriyor ve “dili yok ama anlatası çok” diyerek nakışla bu hikayeleri bize aktarıyor.

Renkli nakış onun için estetik tercihin yanı sıra bir araştırma yöntemi, bir şefkat pratiği ve çoğu zaman da bir karşı çıkış… Damla Sandal’la projesinin ortaya çıkış sürecinden Adıyaman’da çocuklarla kurduğu kent diyaloğuna, kadınların nakışla olan duygusal bağından yakın dönemde üzerinde çalıştığı sözlü tarih projesine kadar, ilmek ilmek işlenmiş bir yolculuğa çıktık.

Günümüzde her anın dijitalde kaydının tutulduğu bir çağda, fotoğraflara dokunmak bir tür lüks haline geldi diyebiliriz. Eskiden özenle hazırlanan çocukluk, mezuniyet ya da seyahat albümleri artık dijital klasörlerde, bulut depolama alanlarında. Eski fotoğraflarla bağ kuran Hafızayı İşlemek projen bu dijitalleşen dünyada ‘insan’ belleğini güçlü tutmaya çalışıyor. İlk nasıl ortaya çıktı bu proje?

Lisedeki yakın arkadaşımın ailesi fotoğrafçı olduğu için o dönem bir sürü fotoğraf çekiyor, hepsinin baskısını alıyor ve kendimize rutinler oluşturuyorduk. İstanbul’a üniversite için gelişimle birlikte fotoğrafla olan ilişkimin işleyişi değişti ve fotoğrafı fiziksel olarak baskı alma hevesim neredeyse sona ermişti. Yenilerden ziyade eskilere; kitaplara, fotoğraflara, takılara, günlüklere ilgi duymaya başladım. Bunun en büyük sebebinin yeni tanıştığım, bir başıma kaldığım bu şehre duyduğum ilk merakım olduğunu anlıyorum şimdi.

Fotoğraflardaki tanımadığım insanların tüm hikayesine ulaşmak olmamıştı amacım, kimseyi derinlemesine tanımak, hayatının tüm ayrıntılarını öğrenmek istemiyordum. “Peki izini sürdüğüm şey neydi?” diyorum kendime. Sanırım bugünlerde daha az denk geldiğim ve bir insanda yahut bir nesnede rastladığımda haz aldığım, bu dünyaya ait hissettiğim bazı duyguları arıyorum. Bunlar bazen elli yıl öncesinden bugüne kadar gelebilmiş bir fotoğrafta, bazen de bir günlüğe özenle çizilmiş bir resimde açığa çıkabiliyor. İnsanların kendilerine kızdıkları, üzüldükleri, ilk heyecanlarını yazdıkları bazen kimse okumasın diye kilit vurdukları bu nesnelerde rastladığım benzer hislerim… Öfke, neşe, dayanışma, vefa, nezaket, ihtimam…

Fotoğrafın üzerine yaptığım acemi nakışların hikayesi böyle başlıyor. Nakış yapmak sanki kendimle başlattığım bir diyalog. Naif ama kararlı bir yol bulmuş gibi hissettim ve işlemeye devam ettim. Sonra bir baktım kendi odamdan taşmış, insanlarla buluşmuşum.

İlk atölye fikrini ise üç yıl kadar önce Postane atmıştı ortaya. Yaklaşık 25 kişi bir araya gelip nakış yapmıştık. Atölyeden çıktığımda bir araya gelerek yarattığımız dinginliği ve hissettiğim mutluluğu çok iyi hatırlıyorum.

Fiziksel fotoğraflar üzerine nakış işlemek, projenin temelini oluşturuyor gibi gözükse de aslında arkada çok katmanlı bir etkileşim var. Bu süreçte izleyici pasif değil; aynı zamanda kendi duygularını ve hikayesini de fotoğraflara katıyor diyebilir miyiz?

Kesinlikle diyebiliriz, hatta tam da bu yüzden Hafızayı İşlemek sadece bir sanat atölyesi değil, aynı zamanda bir karşılaşma, diyalog alanı. Fotoğraf üzerine nakış işlemek ilk bakışta estetik bir eylem gibi görünse de aslında katılan kişiyi kendi duygusal arşivine götüren çok güçlü bir araç haline geldi. Çünkü insanlar için elinde tuttuğu fotoğraf sadece bir görüntü değil; bir sessizlik, bir eksiklik ya da bir hatırlayış barındırıyor. Fotoğrafın üzerine işlenen her nakış eksik olanı tamamlama, söyleyemediklerimizi ifade etme çabasından doğuyor. Burada yalnızca fotoğrafa bakmakla kalmıyor kendine ait bir anıyla, çocukluğuyla, belki evindeki bir objeyle yeniden karşılaşıyor. O karşılaşma anı çok kıymetli çünkü kişisel olan ile toplumsal belleğin birbirine değdiği yer orası.

Toplumsal bellek “büyük” hadiselerle yazılıyor ama biz o belleği gündelik yaşamla, kişisel meselelerle, yalnız kamusal alanda yaşananlarla değil, evin içini de görerek örüyoruz. Bu da izleyiciyle daha derin, dokunsal ve kişisel bir ilişki kurmamızı sağlıyor.

Hafızayı İşlemek bazen farklı dünyalarda buluşturuyor bizi. Özellikle kendi aile fotoğraflarımızla bir araya geldiğimizde, fotoğraftaki kişinin yaşamına dair paylaşımlar yaptığımızda… Hikayemizi hangi renkle taçlandıracağımızdan hiç tanımadığımız insanlarla yaptığımız bu güvende hissederek ama yer yer cesur bulduğum paylaşımlarda; insanın anlatmaya, dinlemeye ve yaşananları zihninde yeniden işlemeye olan ihtiyacını görüyorum.

Alternatifin çok olduğu, iletişimin hemencecik koptuğu, başlamanın da bitirmenin de küçük anlara sığıp kaybolduğu bu zamanlarda -haddimiz olmayarak, birazcık- zamanı da durduruyoruz gibi hissediyorum. Ama zaman duruyorsa en çok da kendimiz için duruyor.

Her atölye tarihi kazmak gibi. Kazdıkça konuşulmamış, soruşturulmamış, görülmemiş onca insanın hikayesi bize doğru, günümüze doğru akıyor. Böylece atölyeler de hem kendi geçmişimizle yüzleştiğimiz hem de başka hayatlara empatiyle dokunabildiğimiz kolektif bir süreç hâline geliyor.

Salt Arşivi

İlk Hafızayı İşlemek atölyeni, 1937 doğumlu ressam Eleonora Arhelaou’nun İstanbul’daki bir müze arşivinden yararlanarak gerçekleştirdiğini okumuştum. Arhelaou, 1989–1996 yılları arasında Beyoğlu, Balat, Pangaltı, Eminönü, Fener gibi semtlerde şehrin zamanla geçirdiği değişim ve dönüşümünü belgeleyen fotoğraflarını çekmiş. Bu İstanbul fotoğrafları üzerinden kent hafızasıyla kurduğun bağ nasıl şekillendi? Neredeyse 30 yıllık bu görsellerle kurulan ilişki toplumsal bellek, toplumsal cinsiyet ve mekan üzerinden nasıl katmanlanıyor?

İlk atölyede kullanmak üzere deyim yerindeyse Eleonora’nın fotoğraf arşivini didik didik etmiştim.  Fotoğrafladığı her sokağı, her yüzü tek tek inceledim. Bu fotoğraflara bakmak benim için onunla birlikte o yıllara, o sokaklara gitmekle eş değerdi. Eleonora ile Galata’dan Bankalar Caddesi’ne inip oradan Karaköy’e geçerken ben de O’na kendi bildiğim hikayeleri anlatmak istedim. Sanki farklı yıllarda yaşamış ama aynı şeylere merak beslemiş iki kadındık ve yaklaşık 6000 karenin derlendiği o arşivde birbirimizi bulmuş gibiydik. Çünkü aslında benim de İstanbul’da yaşama biçimim Eleonora’nınkine çok benziyor. O, geçtiği sokakları belgelerken ben de uzun yıllardır sivil toplum kuruluşu Karakutu Derneği ile yaptığım hafıza yürüyüşlerinde, mekân anlatılarımda geçtiğim sokakların hikayelerinin peşine düşüyorum. Didik didik ettiğim İstanbul’u ve bulduğum bu hikayeleri başkalarına anlatmayı seviyorum.

Eleonora’nın 30 yıllık birikimi, her fırsatta döndüğü İstanbul, önce zihnine kazıdığı sonra belgelediği yani bu kenti sevme biçimi olduğunu düşündüğüm arşivi, toplumsal belleğimiz açısından bir kanıt aynı zamanda. Arşivde yalnız mekanlar değil, fotoğraflarını çektiği insanları da görüyoruz. Kadınların bir arada olduğu gündelik yaşamdan anlarla karşılaşmak mümkün.

Benim en sevdiklerimden biri olan ve atölyelerde de sık sık işlediğimiz bir grup kadının merdiven önünde çektiği bir fotoğrafı var. Bu fotoğrafı kim işlese kadınların arasında güçlü bir bağ olduğunu düşünüyor. Ve neredeyse tüm katılımcılar benzer bir kompozisyon ile ilerliyor. Fotoğrafta gözlerimizle göremediğimiz o bağ, hayal olmaktan çıkıyor ve renkli ipler ve iğne aracılığıyla bir imgeye dönüşüyor. Dolayısıyla gerçekten katman katman açılan bir ilişki diyebiliriz buna. Tıpkı İstanbul’un içinde yıllarca yaşayıp her sokağa çıkışta yeni bir şey keşfedebilmemiz gibi.

Geçtiğimiz sene 212 Photography Istanbul’da ‘Eve Dönüş Yolları’ serginle yer almıştın. Sergide yer alan eserlerdeki insanların hikayelerinden bahsedebilir misin? Onları fotoğraflarda görebilmek, hikayelerini  yeniden anlatmak nasıl bir his sence?  

Eve Dönüş Yolları sergisinde şehrin dört bir yanında rastladığım ama haklarında pek az bilgiye sahip olduğum yüzler yer alıyordu. Fotoğraflardaki yüzleri, sadece bireysel bir geçmişin değil; bastırılmış, görünmez kılınmış bir kolektif tarihin taşıyıcısı olarak ele almak istedim. Çoğunluğu buluntu olan bu eski aile fotoğraflarına nakışla müdahale ederek, resmi tarih anlatılarının dışladığı sıradan insanların yaşamlarına dokunmak, onlarla aramızda yeni bir bağ kurmaktı amacım.

O yüzlere yıllar önce yönelttiğim ilk bakışı hatırlıyorum, bir hüzünle yoğruluydu; anonimleşmiş, geçmişe gömülmüş, ardında bir not bile bırakmayan hayatlara ait izlerin uyandırdığı ilk hisler. Ancak bu hislerim, hüzünlü bir teslimiyetle değil; toplumsal cinsiyet, kamusal alan, kent hafızası, geçmişle yüzleşme ve insan hakları gibi dertlerimin kesiştiği bir savunuyla örüldü. Ortaya çıkan çalışmalar yalnızca iç dünyamdan gelen bir ifade biçimi değil; aynı zamanda başkalarıyla kurduğum görünmeyen bir dil, bir çağrı, bir açık kapı.

Bir şeylerin içini dışına çevirmek istedim. Ancak sergi ile daha iyi anladım ki nakış işi kendi içinde tamamlandığında bitmiyormuş. O işin gerçek yolculuğunun, izleyiciyle karşılaştığında başladığına inanıyorum. Eser ve izleyici arasındaki bu ilişki, bence sanatın en politik ve en insani yanı. Eve Dönüş Yolları ise benim bugüne kadar içini dışına çıkarıp ters yüz edebildiğim, görülmesini istediğim işlerin bir buluşmasıydı.

Adıyaman’da çocukların yaşadıkları kentle kurdukları ilişkiyi güçlendirmek ve 2023 depremi sonrası zarar gören kentsel bellek ile kültürel aidiyeti yeniden kurmak amacıyla yola çıkan Perre Çocuk ve Kent Bienali, geçtiğimiz Haziran ayında gerçekleşmişti.

Bienalde sergilenen eserler, sekiz ay boyunca çocuklarla yürütülen atölyelerde ortaya çıkan işlerden oluşuyordu ve Hafızayı İşlemek projen bu atölyelerden biriydi. Bu süreçte çocuklarla çalışmalarınız nasıl ilerledi?

Şubat ayında Şehir Dedektifi ekibinin davetiyle Adıyaman’a gittim. Onlar bir süredir İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (İKSV) Avrupa Birliği desteğiyle yürüttüğü Ortaklaşa: Kültür, Diyalog ve Destek Programı kapsamında desteklenen Perre Çocuk ve Kent Bienali için farklı temalarda atölyeler düzenliyorlardı. Ben de Hafızayı İşlemek Atölyesi ile bu yolculuğun bir parçası oldum. Çocuklarla kent hafızası çalışmak beklediğimin çok ötesinde, zihinlerimizde yeni ufuklar açan, keyifli ve şaşırtıcı bir yolculuktu.

Adıyaman bir inşa sürecinde. Şehir Dedektifi ekibi de deprem sonrası bölgeye gitmiş ve uzmanlıkları doğrultusunda şehir planlama, mimarlık gibi alanlarda çalışmalar yapmış. Tabii odaklarında hep “çocuk dostu kent” teması var.

Adıyaman’a gittiğimizde atölyeleri planlamak üzere Hayat Parkı’na gittik. Parka yaklaşırken önce tentelerini gördüm. Tenteleri görünce de hemen çocukluğuma ışınlandım. Öğle vakti sıcaktan yanmış salıncaklarda, kaydıraklarda oynayamadığım günlere… Parkın tasarım sürecini öğrenince çocuklarla yapılan çeşitli atölyeler ve görüşmeler sonucunda onların ihtiyaçları doğrultusunda hareket edildiğini anladım. Tente fikri de Adıyaman sıcağına karşı çocuklardan gelen önerilerden sadece biriymiş. Bienal fikri ise aslında adını çocukların koyduğu Hayat Parkı deneyiminden doğuyor.

Atölyelerde çocuklarla bir yandan nakış yaparken bir yandan da sohbet etmeye çalıştık. Onlara seçtiğimiz fotoğraflardaki Adıyaman’ın kültürel mirasını tanıtan Nemrut, Perre Antik Kenti, Eski Besni gibi mekânlara daha önce gidip gitmediklerini sorduk. Gitmişlerse orada ne hissettiklerini, mekanlarda ne görmek istediklerini, ihtiyaçlarını konuştuk. Sohbet ettikçe ortaya çıkan cevaplar hem çok yaratıcıydı hem de kentle ilgili bize ciddi ipuçları sunuyordu. Keza bienal de çocukların ihtiyaçlarını, özlemlerini tarifleyen böyle cümlelerden oluşuyordu:

“Otobüsler bizi bekletmesin, geldiğinde çocuğuz diye bizi almadan gitmesin”

“Parkların yerleri yumuşak olsun.”

“Durakların yanında su çeşmesi olsun.”

“Bedava lunapark.”

“İnsanlar ile hayvanlar iyi anlaşabilir.”

Atölye çıktılarında beni en çok etkileyenler, çocukların oyun oynamaya duyduğu tutku ve hayvanlara gösterdikleri sevgiydi. Kültürel miras alanlarını “güvenli, yaşanabilir ve keyifli” alanlar olarak hayal ettiklerini gördüm.

Adıyaman Kommagene Krallığı’na ev sahipliği yapmış bir kent, barındırdığı tarihi eserlerle her yıl yüzlerce turist ağırlıyor. “Adıyaman’da en çok nereyi seviyorsunuz?” sorusuna çocuklardan gelen ilk yanıtlar bienalin de adını aldığı Perre Antik Kenti ve Nemrut Dağı oldu. Hepsi bu ören yerleriyle ilgili hikâyeler duymuştu daha önce, ama çoğu ne Nemrut Dağı’nı görmüştü ne mozaikleri ne de heykelleri. Hatta çocukların dilinden dökülenlerle aktarmak gerekirse: “Japonlar Nemrut’u bizden daha iyi biliyor.”

Heykellerin, yazıtların, mozaiklerin üzerine iplikleri ördükçe öğrendiler, hayal ettiler. Bir çocuk, Perre Antik Kenti’ndeki kadın ve erkek figürlerinin yer aldığı taş kabartmaları incelerken “Belki bu insanlar doktordu ve buraya şifa getirdiler,” dedi. Tarihi alanlarla daha fazla ilişki kurabilmek için önerilerini geliştiren çocuklar bienal boyunca işlerini gelip buldu, arkadaşlarına hem fikrilerini hem de yaptıkları işlemeleri anlattılar.

Sonuç olarak atölye ile gördük ki çocuklar Adıyaman’ın kültürel değerlerini içeren daha çok hikâye, anlatı duymak, bu alanları görmek istiyor.

Benim için ise çocukların gözünden bir kenti görmek, oranın geçmişini ve geleceğini onlarla birlikte hayal etmek; hem iyileştirici hem de çoğaltıcıydı.

İlk kez bu sene hayata geçirilen Perre Çocuk ve Kent Bienali’nin çıkış noktası “çocuk dostu bir kent nasıl olur?” sorusuydu. Hem sekiz ay devam eden çalışmalar hem de bir hafta süren bienal boyunca çocuklar bu soruya nasıl yanıt verdi sence? Peki, senin bu soruya cevabın nasıl şekillendi?

Aklımdan çıkmayan cümle şu: “Büyükler kentin tarihi yerlerini gezerken çocuklar neden oradaki bir kaydıraktan kayamasın ki?” Bienal de atölye de Mustafa’nın kurduğu bu cümle ile özetlenebilir benim için. Bir çocuğun oyun ihtiyacını dile getiren çok sade bir öneri.

Çocuk dostu bir kent, çocuklara sadece yetişkin aklımızla alan açtığımız değil, onları gerçekten dinleyen, sözlerini önemseyen, onlara ait hissedebilecekleri bir kent olmalı. Bir şehir, ancak çocuklar kendilerini orada güvende hissedebildiğinde, merak içinde ve neşeyle yaşarken gerçekten herkes için yaşanabilir hale geliyor.

Bu bienal farklı farklı temalar izleyerek çocuklarla diyalog kurmanın bir sonucu olarak ortaya çıktı. Yukarıdan değil onların hizasına geçerek, güvenli yöntemler kullanarak, işin içine oyunu da katarak katman katman açıldı. Ve sonuç olarak da çocukların aklından süzülmüş fikirlerle hayat buldu. Üstelik Adıyaman’dan toplanan bu cevaplar hepimizin işine yarar nitelikte. Çocukların  “Mekanlar çocukların haklarına ve gelişimlerine nasıl destek olabilir?”, “Çocuk dostu kent nasıl olur?” sorusuna cevap niteliği taşıyan sözlerini karar vericilerin dikkate almasını diliyorum. Çünkü çocukların fikirlerinin önemli ve uygulanabilir olduğunu anlamamız gerekiyor.

Bitirirken hem arkadaşlarından ilham aldığını hem de insanlara ilham olduğunu söyleyen Mustafa’nın sözlerine başvurmak istiyorum: “İnsanlar beğeniyor, herkes görüyor, herkes gördükçe onları yapan kişiler de heyecanlanıyor benim gibi 🙂 bilmediğim şeyleri de öğrendim :)”

Screenshot

Hafızayı İşlemek atölyelerin, Hafıza Yürüyüşleri, Perre Çocuk ve Kent Bienali’nin yanı sıra yakın gelecekte seni heyecanlandıran başka projeler var mı?

Evet var hatta heyecanlandığım birden fazla şey ama birini paylaşmak isterim 🙂

1924’te dünyaya gelmiş bir kadından geriye kalan iki günlük üzerinde çalışıyorum. Bu günlükleri iki yıl önce Büyükada’da görmüş, aklımdan bir türlü çıkaramamıştım. Şimdi o kadınla ilgili bir sözlü tarih çalışması yapıyor ve özenle biriktirdiği fotoğrafları üzerinden bir kurgu hazırlıyorum.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin