Dar alanda derinliksiz çatışmalar ve yarım kalan hikayeler: Umami film incelemesi
Disney+’ın orijinal filmi Umami, gastronomi temalı filmleri seven herkesin ilgisini çekecektir. Buna eminiz. Julie & Julia, No Reservations, Chocolat, Chef, Ratatouille, Burnt. MasterChef Türkiye üçüncü ve dördüncü sezonlar da buna dahil. Emin olmadığımız şey, sevip sevmeyeceğiniz. Aşağıdaki eleştiri çay kaşığı kadar spoiler içermektedir. Buyurun.
Burak Deniz ve Öykü Karayel’in başrollerini paylaştığı, oyuncu kadrosunda Onur Ünsal ve Osman Sonant gibi isimlerin yer aldığı Umami, birkaç gün önce Disney+’ta yayına girdi. Filmin senaryosunu Kadın, Hekimoğlu, Leyla, Pera Palas’ta Gece Yarısı gibi yapımların senarist kadrosunda bulunan Can Cengiz kaleme alıyor. Yönetmen koltuğunda Emre Şahin var. Film hakkında söylenecekler listesini açıklamaya başlamadan önce bu filmin 2021 yapımı Boiling Point’in uyarlaması olduğunu belirtmekte yarar görüyorum. Umami, bir mutfak filmi. Şef Sina Bora’nın restorandaki yoğun bir akşamında geçen film, bir restoran işletmenin zorluğunu, bir mutfağı idare eden kişi olmanın stresini ve gastronominin seksi kaosunu anlatıyor. Umami, seyircisine keyif verebilecek bir seyir sunuyor fakat hikaye içine girdikçe can sıkıcı bir hal alıyor.
Öykü Karayel, Burak Deniz’in canlandırdığı Sina’nın yanında, sesini bulmakta zorlanan Melis’e hayat veriyor. Ekran süresi kısa. Filmde sık sık tekrarlayan cümlelere, tekrarlayan sahneler eşlik ediyor. Melis, film boyunca onu kısıtlayan bir senaryonun içinde kayboluyor. Halbuki ağzını açtığı an anlatacakları bitmiyor. O halde neden konuşmuyor? Melis’in söylemek istedikleri filmin erkek karakterlerinin ego savaşı arasına sıkışıp kalıyor. Mutfak, şeflerin birbirine kılıç çektiği bir yerse, Melis neden bu yarışın ve ego mücadelesinin parçası değil? Senarist, Sina’nın diğer egemen erkek karakterlerle olan ilişkisine odaklanmakla o kadar vakit kaybediyor ki seyirciye Melis’i keşfetmek için zaman ayırmıyor. Melis nihayet sesini bulduğunda, seyirci filmin bittiğini fark edip hayal kırıklığına uğruyor. Öykü Karayel’in performanslarına yaklaşma biçiminde durağan fakat etkili bir yöntem olduğunu düşünmüşümdür hep. Büründüğü karakteri çabasız bir zarafetle canlandırıyor. Fakat Öykü Karayel’in tüm çabasına rağmen Melis, seyircinin zihnine ulaşmayan diyaloglarla mutfaktan dışarı çıkamıyor. Hikayede ona ayrılan süre ve alan kısıtlı. Ne yazık. Filmin yan karakterlerinin sancıları da yüzeyde kalıyor, bu sancılara ortak olmak filmin seyir süresi arttıkça zorlaşıyor.
Burak Deniz’e tavsiyelerim var
Seyircinin gerçek anlamda odaklanabildiği, fikirlerine yakından bakma şansı elde ettiği tek karakter filmin esas oğlanı Sina. Anlatısı yüksek karakterleri sevdiği için mi yoksa mevcut rollerinde kendini bulamadığı için mi bilinmez fakat kesin olan bir şey var ki Burak Deniz doğru rolü seçtiğinde parlama potansiyeli yüksek bir oyuncu. Sina’nın karmaşık döngüsünü ekrana ikna edici bir şekilde yansıtıyor. Öykü Karayel’e tanınmayan ekran süresinin ona tanınması da bir etken.
Öte yandan Onur Ünsal, ekranda olduğu her dakikanın hakkını vermek üzere hareket ediyor. Aksi de mümkün değil zira üzerinde çok uzun süre, birbirinden farklı karakterlere hayat vermenin deneyimi var.
Çığırından çıkmak isteyen karakterler varken…
Osman Sonant’ın yabancı bir şefi canlandırmak için kamera karşısına geçtiği karakteri hikayede eğreti ve tatsız bir iz bırakıyor. Senarist, Sina, Melis ve mutfak ekibini tersyüz eden dinamikleri irdelemek yerine Osman Sonant’ın karakterine fazla zaman harcıyor. Varlığı, Sina’nın üstlenmek zorunda kaldığı sorumluluklardan biri. Hal böyle olunca, Sina’nın duygu durumunu daha çileli bir noktaya itip stresini teşvik ederek hikayeye katkı sağladığını söylemek mümkün. Fakat olmasa, hikaye bir şey kaybeder miydi? Senaryo yer yer dağılan ve kan kaybeden bir yapıya sahip. Seyirci, Sina ve restorandaki baş ağrıtan müşterilerin problemleri arasında gidip geliyor ancak pasta şefinin çırağına ne olduğunu da sorgularken buluyor kendini. Onun hikayesi de diğerleri gibi üstünkörü bir şekilde geçiştiriliyor. Filmin yan karakterleri, gözle görülür bir şekilde öyküsü yarım kalan insanlardan oluşuyor. Tuhaf olan, karakterlerin de çığırından çıkmak istemesi. Herkes, her an, her yerde suyun kaynama noktasına ulaşmaya hazır. Ama filmin neredeyse tamamı aynı tempoda, yavaş ve sade akıyor. Bu yöntem özellikle ikili ilişkileri temel alan filmlerde (A24 örnekleri) işe yarasa da mutfak gibi kaosu ve kavgası bol, savaş alanını andıran mekan merkezli hikayelerde yavan kalıyor. Mekan da karakterler de taşmak üzere. Karakterlerine filmin yalnızca son saniyelerinde patlama özgürlüğü tanıyan senaristle uyuşamıyor, yan yana duramıyor ve göz göze kalamıyorum.
Bazı hikayeler yarım kalmalı ama Umami değil
Umami, bir dizi olsa daha mi iyi olurdu acaba? Bu şekilde seyircinin aklının ucuna takılan sorular da yanıtsız kalıyor çünkü. Melis, nereye gidiyor? Melis ve Sina ne zaman tanıştı? Sina’nın babasının durumu nasıl? Sina nasıl? Restoranın belalıları kimin akrabası? Filmin başardığı birkaç noktaya değinmeden bu eleştiriyi kapamayacağım. Burak Deniz, Öykü Karayel, Onur Ünsal ve Ulvi Kahyaoğlu’nun başını çektiği oyuncu kadrosu titiz ve özenli bir iş çıkarıyor. Film, mutfak yaşamının dikkat çekici çatışmalarını, hikayelerin iç içe geçmişliğini ve karakterlerin sancılı diyaloglarını hareketli kamerada tek plan kullanarak üst bir noktaya taşıyor. Ne var ki bir gecede geçen iki saatlik bir filmin hikayesi daha yüksek bir tempoyu hak ediyor. Karakterlerin sahneyi alıp götürmesini beklerken yavaş bir olay örgüsünün içinde seyirci filmin bitişine adeta saat kuruyor. Hikayenin tavrı, karakterlerini dar alanda kısa paslaşmalar yapmaya zorluyor. Ancak Umami, iyi ve kötü yanlarını göz önünde bulundurduğumuzda, platformda daha önce yayınlanmış orijinal Türk yapımlarını da düşündüğümüzde -ki düşünüyoruz, sürekli ve daima- eli yüzü düzgün bir film.