5 maddede dadandık: Haftalık popüler kültür raporu (28 Kasım – 4 Aralık)
Geçtiğimiz hafta boyunca dadandığımız ama çok tembel olduğumuz için yazmaya üşendiğimiz birkaç popüler kültür haberi…
1) Oxford 2025 yılının kelimesini seçti: Rage Bait
Bu tuzağa her seferinde düşüyorum: Kazağının manşetlerini ıslatarak ellerini yıkayan, iki yaşındaki çocuğuna bir teneke yağda patates kızartan, buzdolabını binlerce çikolatayla dolduran, kadınlar hakkında atıp tutan birilerinin videolarını gördüğümde deliriyorum. Onlar da zaten delirmemizi istiyor. Bunun bir adı var: rage bait. Türkçeye “öfke yemi” olarak çevriliyor.
@doughertydozen What’s your favorite fruit? #MiniFridge #Restock #OddlySatisfying
Oxford, bu yılın sözcüğünü “rage bait” olarak seçti. Açıklaması da şu: “Bir web sayfasına ya da sosyal medya hesabına etkileşimi artırmak amacıyla, kişileri özellikle kızdıracak, kışkırtacak ya da rahatsız edecek biçimde tasarlanmış çevrimiçi içerik.” Oxford Languages bölümünün başkanı Casper Grathwohl bu kelime hakkında “Önceleri internet, merak uyandırarak dikkatimizi çekmeye odaklanıyordu, ancak şimdi duygularımızı ve tepkilerimizi ele geçirip etkilemeye yönelik dramatik bir değişim görüyoruz” yorumunu yaptı. 2024 yılının kelimesi seçilen “brain-rot”u hatırlatan Grathwohl, iki yılın kelimesini birlikte değerlendirerek şöyle diyor: “birlikte, öfkenin katılımı tetiklediği, algoritmaların bunu güçlendirdiği ve sürekli maruz kalmanın bizi zihinsel olarak yorduğu güçlü bir döngü oluşturuyorlar.”
@elainecarolskitchen Favorite easy side dish 🥔 #food #foodie #yummy #recipe #easy #cooking #viral #fyp #foryou
Yorulduk gerçekten. Sosyal medyanın en kötü yanlarından biri bu tarz videolar. Zaten sinirlerimiz yeterince bozuk, hayat yeterince zor değil mi? Uyumadan önce biraz yemek pişirme videosu izleyip rahatlayacağız derken, döke saça bir bidon kahve yapan veya Pringles pişiren birilerinin videosunu görüp cinnet geçirmek zorunda kalıyoruz!
2) Sabrina Carpenter, Trump yönetiminin şarkısını kullanmasına tepki gösterdi.
Göçmen karşıtı politikalarıyla iktidara gelen Trump, ICE yetkililerine göçmenleri gözaltına alma ve sınır dışı etme yetkisi vermişti. Hatırlayın, geçtiğimiz Haziran ayında ICE görevlileri Kaliforniya eyaletinde çeşitli iş yerlerine baskınlar yapmış, yıllardır ABD’de yaşayan ve çalışan bazı göçmenleri tutuklamış, bazılarını da sınır dışı etmişti. Bunun üzerine bölgede ICE ve Trump karşıtı protesto gösterileri başlamıştı.
Hafta başında Beyaz Saray’ın resmi sosyal medya hesabı, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) görevlilerinin insanları kovaladığı ve kelepçelediği berbat bir video yayınladı. Sabrina Carpenter’ın “Juno” şarkısını fon müziği, şarkı sözlerini de açıklama metni olarak kullandı. Carpenter’dan yanıt gecikmedi, videonun altına “Bu video şeytani ve iğrenç. Beni veya müziğimi, insanlık dışı amaçlarınız için kullanmayın” diye yazdı. Bravo!

Trump yönetimi bunu ilk kez yapmıyor. Korkunç propaganda paylaşımlarına ünlüleri ve internet meme’lerini dahil ederek ilgiyi artırmayı hedefliyorlar. Kasım ayında da İç Güvenlik Bakanlığı ve Beyaz Saray resmi Instagram hesaplarından, göçmenlere yönelik “gönüllü olarak ABD’yi terk edin, ya da sonuçlarına katlanın” yazılı bir video paylaşmış, videoda Olivia Rodrigo’nun “All-American Bitch” şarkısını kullanmışlardı. Rodrigo videoya “ırkçı, nefret dolu propagandanızı desteklemek için şarkılarımı asla kullanmayın” yorumu yaparak tepkisini göstermişti.

3) HBO Max Palu ailesi belgeseli çekiyor.
2019 yılında Türkiye’nin gündemine oturmuştu Palu ailesi. 2018 Aralık ayında Havva Palu iki oğluyla birlikte, kaybolan kızı Meryem ve torununu bulmak için Müge Anlı ile Tatlı Sert programına katılmıştı. Program ilerledikçe, dini istismar, çocuk istismarı, aile içi şiddet ve cinayetlerle dolu, birbirinden korkunç olaylar silsilesi ortaya dökülmüştü. Olayların merkezinde de ailenin damadı Tuncer Ustael vardı. Türkiye’de yaşanan en korkunç aile içi şiddet vakalarından biri olan bu olay, haftalarca programda ve kamuoyunda konuşulmuş, en sonunda aile üyeleri tutuklanmıştı.
Geçtiğimiz günlerde HBO Max TR, Faynstudio ile birlikte Palu ailesi belgeselini hazırladıklarını ve olayları “araştırmacı gazetecilik” yaklaşımıyla ele alacaklarını duyurdu.
Malum son yıllarda dünyada çok ciddi bir true-crime salgını var. Ben de bu türün sadık bir izleyicisi olarak günahımı kabul ediyorum. Ancak artık suç ve suçlunun fetişize edilmesinden, suçu yaratan politik unsurların ele alınmamasından, acıların hızlı bir tüketim malzemesi haline getirilmesinden rahatsız oluyorum. Önceleri olayları çok boyutlu ele alan, politik meselelere derinlemesine giren suç belgeselleri yapılıyordu, şimdi ise her gün yeni bir tane çıkıyor ve sakız gibi tüketilip atılıyor. Dedim ya ben de suçluyum, bu tüketici grubun bir parçasıyım ama artık daha seçici olmamız, Netflix’in bize “Queen of Serial Killers” gibi adlarla belgesel satmasına izin vermememiz gerekiyor.
Dilerim Türkiye’deki vakalardan suç belgeselleri yapmaya hazırlanan HBO Max, benzer bir tutum sergilemez. Arkaya dramatik bir müzikle, suçun detaylarını izlememeliyiz. Bu aile neden bunca yıl yakalanmadı? Bunca kişinin şahitlik ettiği olaylar hakkında adli makamlar neden harekete geçmedi? Meryem Tahnal’ın ve kızının hakkı bunca yıl neden aranmadı? Eğer aile içi şiddet, dini istismar konularını politik çerçevede konuşacaksak, belgeseli izleyelim. Yoksa zaten gösteri uğruna bu kişiler haftalarca tutuklanmadan Müge Anlı’nın programına katıldı, olayları fazlasıyla ayrıntılı olarak anlattılar. Aynı şeyleri yeniden izlememize gerek var mı?
4) Knives Out serisinin üçüncü filmi geliyor.
Agatha Christie severler mutlu; modern bir Hercule Poirot olan eksantrik dedektif Benoit Blanc, yeni bir whodunit vakasıyla geri dönüyor. İlk film güzeldi eğlenceliydi, ikinci film ‘eh’ti. Üçüncü filmi izleyip göreceğiz. Benoit Blanc rolünde yine Daniel Craig var. Bond filmlerinde bile görebildiğimiz, doğal bir mizah yeteneği olan Daniel Craig, bu tuhaf dedektif rolüne oldukça yakışıyor. Olaylar bu sefer küçük bir kasabada geçiyor. İlginç karakterler etrafında dönen film; din, inanç ve komünite meselelerini merkeze alıyor.
Serinin üçüncü filmi Wake Up Dead Man: A Knives Out Mystery adıyla 12 Aralık’ta Netflix’e gelecek. Kadroda Challengers filminin yıldızı Josh O’Connor’ın yanı sıra, Glenn Close, Jeremy Renner, Andrew Scott ve Josh Brolin gibi heyecan verici isimler de var. Film 26 Kasım’da bazı seçili sinemalarda gösterdildi, bu hafta eleştirmen yazıları çıkmaya başladı. Eleştirmenler “en iyi ama en az komik Knives Out filmi”, “kasvetli ve hantal” gibi yorumlarda bulundular. IMDB puanı da (şimdilik) 8.0 olan devam filmi, çoğunlukla beğenilmiş gibi görünüyor.
5) Jodie Foster oyunculuk hakkında konuştu: “Asla seçmezdim, acımasız bir iş”
Jodie Foster, 22. Marrakech Uluslararası Film Festivali’nde 60 yıllık sinema kariyerini kutlayan bir onur ödülü aldı. Festival kapsamında verdiği röportajda oyunculuğa üç yaşındayken başladığını ve bu mesleğin kendi seçimi olmadığını söyledi. “Asla oyuncu olmayı seçmezdim, benim aktör kişiliğim yok. Masada dans etmek ve insanlara şarkı söylemek isteyen biri değilim” dedi. “Nasıl başladığımı hatırlamadığım, genç bir insan olarak benim için seçilmiş zalim bir iş” diye ekledi.
@parismatch #jodiefoster #marrakechfilmfestival #maroc #filmtok #onregardequoi
Foster, o dönemdeki deneyimleri nedeniyle, bu dönemin çocuk oyuncularına ulaşmak istediğini söyledi: “Bir dakika, onların ebeveynleri nerede? Ve neden kimse onlara bu kadar çok film çekmemeleri gerektiğini ya da kırmızı halıda bu kadar sarhoş olmamaları gerektiğini söylemiyor? Onlarla ilgilenmek istiyorum çünkü bunun ne kadar tehlikeli olduğunu biliyorum” dedi. İnsanların bu mesleğe neden çekildiklerini anlayamadığını da söyledi: “Eğer mükemmellik için hayatlarının çalınmasıyla mücadele etmek zorunda kalacaklarını bilselerdi, şu anda neden birisi oyuncu olmak isterdi ki” dedi. Jodie Foster kariyerine üç yaşındayken reklamlarda oynayarak başlamış, 12 yaşında da Martin Scorsese’nin Taxi Driver filmindeki rolüyle Oscar adayı olmuştu.
Üç yaşından beri ekran önünde olmak mı? Düşünemiyorum, çok zor olmalı. Ama The Silence of The Lambs’i, Contact’i düşününce, sensiz olmazdı be Jodie Foster…
Son dakika bonusu: Euphoria’nın yayın tarihi belli oldu!
Gelir bahar ayları, gevşer gönül yayları… Euphoria’ya Nisan 2026 tarihinde kavuşacağız. İkinci sezonun üzerinden neredeyse dört yıl geçti. Dizi oyuncularının çalışma takvimlerinin yoğunluğu ve dizinin yaratıcısı Sam Levinson’ın The Idol adlı saçma projeye geçmesi nedeniyle Euphoria’ya bir türlü başlanamamıştı. Önce elinizdeki işi bitirsenize…Tabii The Idol’ın yarattığı tartışmaların da Euphoria’yı etkilediği söylendi. Sam Levinson’ın The Weeknd ile birlikte yarattığı The Idol, aşırı cinselleştirilmiş sahneleri ve toksik ilişki dinamiklerini romantize ettiği gerekçesiyle büyük eleştiriler almıştı. Neyse The Idol’ı unuttuk, artık önümüze bakıyoruz, Euphoria’ya kavuşuyoruz.
Okuma önerisi – Euphoria neden sadece bir ”gençlik dizisi” değil?
HBO Instagram paylaşımıyla dizinin Nisan 2026 tarihinde yayına gireceğini duyurdu.
Sekiz bölümden oluşacak yeni sezonda, Zendaya, Hunter Schafer, Eric Dane, Jacob Elordi, Sydney Sweeney ve Colman Domingo’dan oluşan ana kadromuz olduğu gibi duruyor. Çarşamba günü Londra’da düzenlenen HBO Max sunumunda, üçüncü sezonun ön izlemesini paylaşan Levinson, karakterlerin gelecekleriyle ilgili de bazı ipuçları verdi. Dizi zaman atlaması yapacak ve karakterlerin lise sonrası hayatlarını izleyeceğiz. Dizi hakkında bilgi almak istemeyenler buradan devamını okumasın… Karakterlerin gelecekleri hakkında bazı açıklamalarda bulunan Levinson, “Rue’yu [Zendaya] Meksika sınırının güneyinde, Laurie’ye [Kelly] borcunu ödemek için yenilikçi yollar bulmaya çalışan bir durumda buluyoruz. Cassie [Sweeney] Nate [Elordi] ile banliyöde yaşıyor, nişanlılar ve Cassie sosyal medyaya çok bağımlı” dedi ve Cassie ile Nate’in bu sezonda evleneceklerini söyledi! “Bu en iyi sezonumuz olacak” diye de ekledi.
