İptal kültürü iptal edildiyse bağlam kültürüne geçebilir miyiz?
İptal kültürü gerçekten var mı, yoksa bazı isimler için sadece kısa süreli bir duraksama mı? Marilyn Manson’un cinsel şiddet suçlamalarına rağmen konser biletlerinin hızla tükenmesi, Woody Allen ve Roman Polanski gibi isimlerin kariyerlerine neredeyse hiç zarar gelmemesi, kamuoyu tarafından ‘iptal’ edilen ünlülerin zamanla sessizce geri dönmesi… Tüm bunlar, toplumsal hafızanın ne kadar kısa süreli olduğunu ve iptal kültürünün sürdürülebilirliği konusunda ciddi soru işaretleri yarattığını gösteriyor. Ancak belki de sorulması gereken asıl soru şu: Tümüyle bir iptal yerine, bağlamı göz önünde bulunduran bir yaklaşım mümkün mü? Failin geçmişi, güç dinamikleri, değişim ve sorumluluk alma süreçleri hesaba katılarak şekillenen bir bağlam kültürü, iptal kültürünün alternatifi olabilir mi? Ve en önemlisi, gerçekten değişen biri var mı?
Bundan birkaç hafta önce gecenin bir körü sosyal medyada dolanırken 2021’den beri devam eden Marilyn Manson’un cinsel şiddet ve ev içi şiddet davasının zaman aşımına uğradığını ve ceza almayacağını öğrendim. Aynı yıl, davadan önce, ünlü oyuncu Evan Rachel Wood’un Manson’un şiddet faili oluşuna dair yaptığı açıklamaları takip ettiğimi hatırladım. Olaylar meydana geldiğinde Wood ve Manson nişanlılar. Manson “grooming(*)” ve cinsel tacizle suçlanıyor. Keza Manson’un kendinden küçük kadınlarla birlikte olmaya dair gözle görülür bir örüntüsü var. Wood’un kamuoyuna yaptığı ifşanın ardından başka kadınlar da benzer iddialarla ortaya çıktı. Hatta Manson’un eski sevgilisi oyuncu Rosie McGowan Wood’a başından beri destek veren ünlülerden biri oldu. Mart 2022’de Manson Wood’a hakaret davası açtı, Kasım 2024’te bu davayı geri çekti ve dava giderlerini Wood’a geri ödedi. Ne kadar uzun ve yıpratıcı süreçler değil mi?
Bu uzun süreçte Evan Rachel Wood, davanın sonucuna ve kendi sürecine dair “hayatta kalanların çabası ve cesaretiyle gurur duyduğunu” açıkladı. Wood, maruz bırakıldıkları şiddet sonrasında hayatta kalan kişilere bir destek sistemi ve dayanışma alanı açabilmek adına Phoenix Act’i kurdu ve bir anlamda sivil toplum alanında da mücadelesini sürdürmeye devam ediyor. Bu arada Manson’a neler oldu peki? Maalesef dünya turnesi biletleri kapış kapış satılmaya devam ediyor. Aposto’nun dediği gibi: İptal kültürü iptal mi oldu?
Bu konu üzerine bir süredir düşünüyorum ve tabii ki nihai olarak bir yere varamadım. Sadece birlikte düşünmenin de önemli olduğuna inanıyorum. Zira Marilyn Manson gibi kadın düşmanlığı gözünden okunan ve pek çok beyanla perçinlenmiş birinin cezasız kalmasına epey sinirim bozuldu.
Bu haber bana bugüne kadar ifşa edilen, iptal edilmeye çalışılan bütün cis-erkekleri düşündürdü: otel odasına topladığı kadınların önünde mastürbasyon yapan Louise C K, Mia Farrow’un kendisine evlat edindikleri çocuklarını taciz ettiği için haklı bir savaş açtığı Woody Allen, pedofiliyle suçlanan Roman Polanski…Bakalım onlara neler olmuş? İlki birkaç yıl aldığı tepkiler sonucu sahnelerden uzak durduktan sonra hayatına epey bilet satan bir komedyen olarak devam ediyor. İkincisi bir çeşit “emekli” sinemacı olarak hayatına devam ediyor. En son 2023’te bir film yaptı. Sonuncusu hala Fransa’nın gözbebeği olarak ödül törenlerinde, açılışlarda boy gösteriyor. Hatta 2020’deki 45. César Ödülleri’nde Polanski’ye “En İyi Yönetmen” ödülü verileceği sırada, oyuncu Adèle Haenel ayağa kalkıp “bravo pedofili” nidalarıyla kendisini protesto etti. Sonuç? Adèle Haenel sinema sektörünün ataerkilliğinden uzak durmayı tercih ettiğini açıklarken, Polanski 2024’te davası “karşılıklı uzlaşıyla” resmen düşürülerek hayatına devam etti.
Geriye dönüp baktığımızda hatırlayabileceğimiz ve gerçekten sinema/sanat sektöründen bir şekilde uzaklaştırılan/uzaklaşan tek örnek Lars Von Trier gibi görünüyor. Kendisi 2011’de Cannes film festivali’nde “Hitler’in haklı olabileceğini” iddia ederek Nazi sempatizanı olduğunu açıklamıştı. Bu noktadan sonra “persona non grata” (istenmeyen insan) ilan edildi. Film yapmaya 2018’e kadar devam etse de eski popülerliğini geri kazanamadı demek yanlış olmaz. Bu sürecin Avrupa’nın beyaz ırk suçluluğuyla (white guilt) ilgili olduğunu ancak 2023’te Filistin’de savaş tekrar başlayıp bir soykırıma dönüştükten sonra anlayacaktık.
İptal kültürü ne peki tam olarak? Neyi hedefliyor?
Britannica’ya göre bu ifade 2016’da hayat buluyor ve kamuoyu figürleri, kurumlar vb.’nin sakıncalı bulunan bir fikir veya eylem nedeniyle verilen desteğin ortadan kaldırılması- iptal edilmesi anlamına geliyor. Tabii ki iptal kültürünün nereye varmak istediğinin farkındayım. Faillerin karşısında bilinçli bir kamuoyu yaratılmak, böylece meselenin ölçeğine göre faillerin yargılanması, üretim mekanizmalarından soyutlanması vs isteniyor. Ancak yazının son bölümünde belirttiğim gibi tüm bu iptaller yargısal bağlamda da bir takip sistemi geliştirildiğinde anlam kazanabiliyor.
Sonuçta ne 2018’de transfobik ifadeleri dolayısıyla tepki toplayan J. K. Rowling’in kitap satışları beklendiği kadar düşüyor (İngiltere hariç) ne de Marilyn Manson’un konser biletleri elinde patlamış. Hatta “Celebrities Can be Cancelled, Fandoms Are Forever” yazısında belirtildiği gibi, belki de iptal kültürü kendi politik doğrusunu dayattığı gibi, bunun karşı kutbu olarak da bir başka grubu yaratmış oluyor. Ayrıca iptal edilen kişilerin çok daha popüler olmasına da katkı sağlamış oluyor. Böylece sistem içinde devr-i daim sürüyor, her şey bildiğimiz gibi akmaya devam ediyor.
Aklımdaki en önemli soru şu: Boykot/iptal ne kadar sürdürülebilir? Yani birinin iptal edilme süresi ne kadar olmalı? Bunun zamanaşımı var mı? Peki unutulma hakkına ne oluyor ya da failin özür dilemesi durumu nasıl değiştiriyor?
Maalesef bireysel olarak kültürel sanatsal üretimleri boykot etmenin, iptal etmenin bir işe yaramadığını bir miktar kabul etmek zorundayız. Çünkü sonuçta menajerler bu insanlarla iş yapmaya, organizasyonlar alan sağlamaya devam ediyor. Tüm bu iptal spektrumunda atanmış cinsiyet ve onun getirdiği avantajlar/dezavantajlar da kişileri bambaşka pozisyonlara sokabiliyor. Harvey Weinstein, Johnny Depp, P Diddy, Kevin Spacey veya Michael Jackson gibi cis-adamlar söz konusu olduğunda gemileri yakmada çok daha gözükara olurken, J. K. Rowling, Azelia Banks(**) veya Karla Sofía Gascón söz konusu olduğunda daha yumuşak yürekli davranabiliyoruz. Bahsi geçen, özellikle cis-erkek failler(***), rehabilite olsalar ve kamuoyu önünde özür dileseler bile üretim kaynaklarına ulaşımlarının sınırlanması ve sosyal statülerinin gözle görülür şekilde düşmesi gerekiyor. Sonuçta bu sağlanmadan bir süre dikkat çekmeden yaşadıkları takdirde, sessizce aynı sisteme tekrar sızabiliyorlar.
Bu konuyla ilgili İngilizce kaynaklarda nasıl tartışmalar olduğuna göz attığımda, ilginç bir öneriyle karşılaştım: iptal kültürü yerine bağlam kültürü (context culture) öneriliyor. Topyekun ve iyileşme/değişme ihtimallerini de göz ardı edebilecek bir iptal kültüründense bir bağlam kültürü oluşturabilmenin daha önemli olduğu iddia ediliyor.
“Bağlam” sahiden de kilit bir kelime. Çünkü ahlaki değerler, neyin iptale değer görüldüğü her dönemde tekrar tekrar değişiyor. Irkçılık, transfobi ve pedofilinin tanımı, yıllar içinde fazlasıyla değişime uğradı. Güç dengelerini, ilişkideki yaş farkını ve olası hiyerarşileri gözden kaçırmamak gerekiyor tabii. Buna en yakın dönem örneği translık meselesi üzerinden vermek isterim. 2010’ların sonuna kadar “travesti” LGBTİ+ hareket içinde kullanılan bir kelimeyken, şimdilerde bu kelime 2020’lerde artık transfobik ve hakaretamiz kabul ediliyor. Yani zaman değişiyor, bağlam değişiyor. Ayrıca insanların değiştiği bir dünya hayal emiyor muyuz? En azından aktivizm bunu hayal etmez, bu gelecek ihtimaliyle hareket etmez mi? Tabii ki bağlam kültürü popüler ve görünür kişilerin her istediğini yapıp söylemesi anlamına gelmiyor, onları hareketlerinden ve söylediklerinden sorumlu tutmaya devam ediyor.
Bugüne kadar kim değişti söyle de bilelim diyorsunuz değil mi? Maalesef ben de ahir ömrümde henüz gör(e)medim bunun olduğunu. En azından hayal ettiğimiz kadar kapsamlı, ikna edici ve iyi yönetilmişini görmedim. Esasında Karla Sofía Gascón’un süreci, iyice bir örnek olarak anılabilir.
Gascon 2025 Oscar’larında en iyi kadın oyuncu kategorisinde aday gösterilen ilk trans kadın oldu. Bunun üzerine üç-dört yıl önce yazdığı ve Black Lives Matter hareketini, başörtüsünü küçümseyen, nefrete varan ifadeler içeren bazı postları tekrar gündeme geldi. Gascón birkaç hafta önce hesaplarını kapattı ve bir özür yayınladı. Özründe “ötekileştirilmiş bir toplumda yaşayan biri olarak bu acıyı çok iyi biliyorum ve acı çekmesine neden olduğum kişilerden derin özür diliyorum. Hayatım boyunca daha iyi bir dünya için mücadele ettim. Işığın her zaman karanlığa karşı zafer kazanacağına inanıyorum,” ifadelerini kullanan Gascón’u hâlâ suçlayabilir miyiz? Bir yanıyla evet, bir yanıyla hayır. Evet keşke böyle biri olmasaydı, maalesef bu yanlışları unutmamız mümkün değil, ve evet sadece PR için bile olsa özür dilemesi önemli bir adımdı. Bağlam kültürü meselesi için bunlar iyi örnekler denebilir: bağlam değişiyor, zaman değişiyor, yeni dönemde özür geliyor. İptal kültürü, kişisel bunca yargıya dayanırken, objektif ve tamamen “doğru” olması mümkün mü? Örneğin bundan önce Oscar alan herkese Gascón’a yapıldığı şekilde geçmiş araştırması yapılıyor muydu? Yapılsa ödülleri geri alınır mıydı? Kim tamamen ve yüzde yüz politik doğru çıkabilir? Şeytanın avukatlığını üstlenip bir adım öteye gitmek istiyorum: Sanatçıları sanatlarıyla bir tutmak ne kadar anlamlı? Kötü, fail, yanlış sanatçıları elediğimizde geriye “iyi ve doğru” olanların kalacağına dair inancımız ne zaman gelişti? Kim o her anlamıyla politik doğruculuğun timsali olan insanüstü organizma?
Başa dönersem iptal edilmenin zamanaşımı olmamalı gibi görünüyor ama resmi davaların bile zaman aşımı oluyor. Evet, hakkında cinsel taciz, şiddet suçlamaları olan cis-erkekler bu kadar kolay yollarına devam edememeli. Bir çeşit takip ve yaptırım mekanizması kurabilmeliyiz. Bunu devletlerin ve yargı sistemlerinin sağlayamadığı ortada zira. Phoenix Act’e benzeyen, gücünü sivil destekten alan pek çok başka organizasyon var(****). Bu alanlarda mücadelenin büyümesine, davaların takip edilmesine ihtiyaç var. Sosyal medyada da sıkça gördüğümüz Gisèle Pelicot davası bu takip mekanizmasının etkisine bir örnek olarak verilebilir.
Sonuç olarak, iptal kültürünün iptal olmasını istemem tabii ki. Sadece bu kültürün birilerini ifşa etmenin kendi başına ne işe yaradığını hep birlikte düşünelim isterim. Bu meselelerin bir kalemde çizilip atılamayacak kadar karmaşık ve çok katmanlı olduğunu düşünüyorum. Sadece ben düşünmüyorum, bunu alenen görüyoruz da. Yoksa Marilyn Manson’un konserlerinin dolup taşmasını, J. K. Rowling’in hala kitap yazıp satmasını, bahsi geçen herkesin üç-beş sene bir ara verdikten, görünmez olduktan sonra kariyerine bomba gibi devam etmesini nasıl açıklayabiliriz? Meseleleri bağlamlar üzerinden ele almak da iptal meselesini derinleştirmeye, belki daha örgütlü davranmaya vesile olabilir. Yıllar içinde -sadece duyduğumuz- onlarca örnek üzerinden de görebildiğimiz gibi, iptal kültürünü uzun erimli bir takip sürecinin, bir değişme ihtimalinin parçası olarak düşündüğümüzde bir yere varabileceğiz gibi görünüyor.
* Cinsel ilişkiye girme amacıyla reşit olmayan birinin güvenini kazanmaya çalışma
** Banks translarla ilgili fobik ifadeler kullanmıştı ve gelen tepkiler sonucu pek çok festivalden çıkarıldı.
*** Bu çerçeveyi cis-erkeklik üzerinden kurmam, temelde patriyarkanın gücünü olabildiğince kullanmalarından, dolayısıyla arkalarında sistematik bir destek mekanizması olduğunu biliyor olmaktan geliyor.
****Amerika özelinde RAINN, NSVRC, Take Back the Night, Türkiye’de Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği, Mor Çatı