Yolları şarkılarla kesişen kitaplar: Judith Hermann ve Yaz Evi, Daha Sonra kitabına dadanıyoruz
Hayattaki kesişmelerin bizi nereye çıkaracağını bilemediğimiz gibi kitabı, müziği, resmi, sporu sevmenin de bizi alıp nereye götüreceğini bilemiyoruz. Ama her zaman bu sürprizli yolculukta karşılaştığımız yüzler, hikayeler, sesler var. Belki hayatı daha katlanılır kılmak belki de sadece akıp gitmesini sağlamak için karşımıza çıkanlara dikkatle baktığımız zamanlar oluyor. Bu yazıda da bize yeni yollar görmemizi sağlayan edebiyat ve müziğe dadanıyoruz. Bazen bir anınızı hatırlarken size başka şeyler de eşlik eder. Bunların en başında gelenlerden biri de müzik… Şarkılar yaşamımızın tamamlayıcısı, hatta kimi zaman bizim yerimize bile konuştuğu olur. Bu yazıda bunun bir örneğiyle geliyoruz size. Judith Hermann’ın Yaz Evi, Daha Sonra adlı öykü kitabında hikayelerin arasında gezinen şarkılara ve niye orada olduklarına bakacağız.
Açılışı Tom Waits, Had Ma A Girl ile yapan bir öykü kitabı bu.
17 dile çevrilen Yaz Evi, Daha Sonra Judith Hermann’ın ilk öykü kitabı. Kitapta toplam dokuz öykü bulunuyor ve bunların altısında da şarkılar kendine yer buluyor. İlk şarkılı öykümüzün adı Kasırga, parantez içinde something farewell. Başlıkla beraber şarkı geldi bile. Radyodan duyulan kasırga haberini takip eden bir grubun arasında yaşananları okuduğumuz öyküde, gidenlerin ve kalanların birbirini anlamaya çalıştıkları yerde içlerinden biri şöyle soruyor; “Belafonte, Jamaica Farewell, biliyor musun bunu?” diyor. “Sad to say, I’m on my way, won’t be back for many a da-ay.” Kırgınlıkların, hesaplaşmaların ya da yapılamayan konuşmaların arasında sorulan şarkının yerini rahatlıkla görebiliyoruz. Aslında öykünün tarihinden epey bir geriye gidiyoruz bu şarkıyla. Harry Belafonte’nin 1957 çıkışlı parçası yumuşak sesi ve melodisiyle kendini anlatmaya çalışan birinin yolculuğu.
Balili Kadın adlı öyküdeyiz. Karakterimizin kış günü evde düzenlenen bir partiye gittiği günü hatırladığını anlarız ilk sayfadan. Konuşulanlar, yaşananlar ve yaşanmayanlar kafasında döner durur. Bu durumu herkes hayatında en az bir kez yaşamış olduğundan hızlıca anlarız o anın ruhunu. Devam eden hayata dâhil olmaya çabalarken aklımızda bambaşka bir an yaşarız. Karakterimiz o güne geri dönüp baktığındaki ilk anekdotunda şarkı ve dans vardır. Şöyle anlatır; “Senin gelmediğin gün Christiane benim önümde dans etti.” Christiane’nin, kızıl renkli saçlarıyla gülümseyerek dans ettiği şarkı ise Edwyn Collins, A Girl Like You.
Kariyerine Orange Juice adlı post punk grubuyla başlayan Edwyn Collins’in solo kariyerine geçtiği 1994 yılında çıkardığı teklisi A Girl Like You, dünya çapında bir hite dönüşüyor. Döneminin hitleri olan her yerde çalınan şarkıların bir öyküdeki partide kendine yer bulması hiç de sürpriz olmuyor. Müzik tüm dünyayı sarabilir.
Yine adıyla şarkıları hayatlara dahil eden bir öyküde sıra Hunter – Tompson Müziği kitabın altı, bizim üçüncü öykümüz. “Burası artık otel değil, bir sığınak, yaşlılar için düşkünler evi, ölümden önce uğranan son bir köhne istasyon, bir ruhlar evi.” Bu cümle öykünün ruh halini özetler nitelikte. Bay Tompson işte böyle bir otelde yaşıyor. Hayatta onu oraya getiren süreçlerini bilemiyoruz. Bir önemi de yok aslında. Yaşanan bir hayatın sonlarındayız. Hiç gelmeyecek misafirler için duran sandalyesi, hiç çalmayacak bir telefon ve kasetleriyle Hunter. CNN’de karşısına çıkan akıl almaz sebeplerden gerçekleşen cinayet haberlerini dinlerken kapatıyor televizyonunu. Kasetlerine doğru gidiyor. Önünde duruyor ve bir rutine dönen müzik zamanı. Hayatının rutininde kasetlerinin önünde durup hepsine göz gezdirmek ve birini seçmek var. Bu eylem zaman alır. Zamanın geçmesi için ekstra çabaya ihtiyacı olan insanlar için rutinler hayatta kalma yoludur. Yaşlılığını geçirdiği oteli bir düşkünler evine benzeten biri için de durum bundan farksız değil.
Hikayenin bir noktasından sonra adı geçmeyen ‘kız’ dahil oluyor. O otel için genç ve hayat dolu olan bir kız. Bir şarkı bu ikilinin ilk karşılaşmalarında otelin diğer yolcusu Bayan Gil’in odasından duyuluyor, The Beatles, Honey Pie. Olaylar gelişirken yine kasetlerin önünde durma zamanı bu sefer bahsedilen kasetlerden daha geniş bir seçki olduğunu anlıyoruz. 1968 çıkışlı The Beatles parçası bizlere hayranlık duygusuyla karışık bir sevgiden bahsediyor. Genç ve hayat dolu bir kızla tanışan yaşamının sonlarında biri için yan odadan duyulabilecek en doğru şarkılardan olduğunu anlıyoruz. Durumun trajedisi yine müzikle kendini tamamlıyor. Öykünün en buruk ve gerçek anlarından birinde yine müzisyenler var.
Mozart ve Bach, Janis Joplin, Astor Piazolla, Portekiz Fado’su, Stevens ve çok popüler olmuş işlere imza atmış bir yazar olan Truman Capote. Gerçekte de kurguda olduğu gibi yaratımlar iç içe, tıpkı Truman Capote’nin bu öyküde yer alması gibi. Müzisyenlerin yanında isminin geçmesi de “Capote – The Album” adlı albümü sebebiyle… Tekrar öyküye dönersek, karakterimizin bu kasetlere bakarken kendi yazısını okuyamaması detayı sonların hüznünün en güzel ifadelerinden biri oluyor. Tüm bildiklerimiz ve yaşadıklarımız bize bile yabancı olabiliyor bazen. Başta da belirtmiştik, tüm öykünün üzerine sinen ruhlar evi burası.
Yollara eşlik eden şarkıların öyküsü var sırada kitaba da adını veren Yaz Evi, Daha Sonra. Biten ama devam eden bir ilişki, birlikte olduğun sürede bahsettiğiniz planlarınız. Etrafına göre iki yıl önce biten ama karakterimiz için bir şekilde devam eden bu ilişkide yollar ve o yollarla hatırlanan şarkılar var. Müzik ve yol ikilisini bulduk. Karakterimiz Stein ile ilk tanışmasının bir takside olduğunu hatırlıyor ve ekliyor; “ Onu taksisinde tanımıştım. Beni bir davete götürmüştü, otoyolda giderken teybe bir Trans – Am kaseti koymuştu.” Bu noktada hangi Trans-Am şarkısı olduğu da okurun seçimine bırakılıyor. Ben 1997 çıkışlı ikinci albümlerinden albüme de adını veren Surrender to the Night şarkısını seçiyorum.
Stein ile tanışmalarından sonra taksisiyle caddeleri aşarken Massive Attack dinleyip dolaşmalarından bahsediyor. İnişli çıkışlı bir hikayede olduğumuzun ipuçlarından biri daha. Yine burada özellikle bir şarkı adı verilmemiş olsa da karanlık bir yolda takside başlayan bu hikayeye Massive Attack, Teardrop şarkısını yakıştırıyorum. Buralarda hikayeyi okuduktan sonra kendi şarkınızı seçip kafanızda çalarak öyküyü okumaya devam etme fırsatı mevcut. Bunu da bir oyuna dönüştürmek meraklısının işi. Karakterimiz, o sıralarında bomboş olan zihnini hatırlıyor ve Stein’ın o an ona bakıp “anlıyor musun?” diye sorduğunu. Bu taksi yolculukları uzun süre daha devam ediyor, müzikleriyle beraber.
Öyküde bu durum şöyle anlatılıyor “Stein’ın her yol için değişik bir müziği vardı, karayolları için Ween, kent içinde David Bowie, caddelerde Bach, otobanda da yalnızca Trans-Am.” Bu yolların sonunun nereye vardığıysa kitabın içinde.
Sona gelirken iki öyküde daha şarkılar duyuyoruz. Biri Sonja adlı öyküde geçen Wild Thing şarkısı, diğeri de kitabın son öyküsü Camera Obscura’da geçen PJ Harvey, Is That All There Is? oluyor. Bu şarkıların nasıl hikayelerde kendilerine yer buldukları da kitabı okumak isteyenlere kalsın.