“Neden kendimsiz bir şey düşünemiyorum ben de şaşkınım açıkçası”: Birkaç soruda Linçler ve Dudaklar oyununa dadandık

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

11’e 11, Kasap, He-Go oyunlarının yazarı Halil Babür’ün kaleme aldığı ve yönettiği, oyuncu kadrosunda Cihat Süvarioğlu, Hare Sürel, Onur Gürçay, Ceren Köse ve İlyas Özçakır gibi başarılı isimlerin olduğu “Linçler ve Dudaklar” prömiyerini İstanbul Tiyatro Festivali’nde gerçekleştirdi.

İnsan olmanın katmanlarını irdeleyen, hiçbir karakterini ne yücelten ne de yeren aslında izleyiciyi düşünmeye iten, yazarı Babür’ün deyimiyle eskimek ve uyum sağlamak temalarını ele alan bir oyun Linçler ve Dudaklar. Sevip sevmemeye karar veremediğiniz her karakteri ile üç boyutlu ve tartışmaya açık bir perspektifi seyirciye sunuyor. Biz de kafamıza takılanlarla, zihnimizde uyandırdığı ‘acaba’lardan sonra oyuncuları Hare Sürel, İlyas Özçakır ve Ceren Köse ile oyunu konuştuk…

Linçler ve Dudaklar 4 Aralık’ta DasDas’ta, 23 Aralık’ta Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahne’de olacak.

Fotoğraflar: Salih Üstündağ

Linçler ve Dudaklar metnini okuduğunuzdaki hissiyatınız neydi? Kendi karakterinizi ve oyunu ele alışınızda provalarda değişen/dönüşen neler oldu?

Hare Sürel: İlk okuduğumda çok heyecanlanmış, zıplamaya başlamıştım:) Sonraki süreçte de metni kavradıkça bu ilk heyecanım anlam kazandı diyebilirim. Sezgisel olarak hissettiğim ama tanımlayamadığım o ilk duygu, provalar boyunca pekişti. Hiçbir şey ilk düşündüğüm gibi olmadı ki bu benim için çok sevindirici bir şey. Değişime dönüşüme açık bir prova süreci geçirdik. Oyunun bütününe ve karakterim Selin’e dair her şey organik bir şekilde kuruldu, yıkıldı ve tekrar kuruldu. İlk izlenimlerimizden uzaklaştığımız için mutluyum.

İlyas Özçakır: Halil Babür’ün ilk yazdığı ve sahnelediği oyun olan 11’e 11’den beri sıkı takipçisiyim. Dolayısıyla heyecanım, oyunu okumadan önce başladı. Özellikle ilk metinlerindeki distopik havayı çok severim Halil’in. O tarz bir metin bekliyordum, öyle olmadığını görünce ilk hissim şaşkınlık oldu! Okuduktan sonra ise bu tarz bir metni ne kadar özlediğimi bir kez daha fark ettim. Gündelik yaşamın içinden kopup gelen karakterler ve bu karakterlerin derinliği beni çeken ilk şey oldu. Kendi hayatımda da detaylara önem veren, derinlemesine düşünmeyi seven biri olarak metne kendimi zaten yakın hissettim ama Halil’le provalara başladıktan sonra bu konuda onun benden bir adım daha ötede olduğunu gördüm. Özellikle -kendi yazmasına rağmen- metinden yansıyan ilk anlamların çok ötesinde bir yerleri araştırma isteği benim için artı bir kazanım oldu.

Ceren Köse: İnanılmaz heyecanlandım. Görünenlerden çok, görünmeyenlerin bilinmezliği beni etkiledi. İlk okuduğumda Leyla’nın cesaretinden çok etkilenmiştim. Prova sürecinde bu cesaretin sadece görünen bir yüz olduğunu fark ettim. Çok güzel bir prova süreci geçirdik; her karakterin, her hikayenin derinliklerinde sürekli bir arayış içindeydik. Bu arayış bizi katman katman büyüttü. Leyla’nın cesaretiyle başlayan yolculuk, onun derinliklerinde yatan kırılganlıklarını ve içsel çatışmalarını ortaya çıkardı. Böyle bir prova süreci, daha önce hiç yaşamadığım bir deneyimdi. İnanılmaz şeyler biriktirdim. “Acaba nasıl?” heyecanıyla başladığım bu yolda, şimdi o dünyayı somutlaştırıp her karakterin hikayesini hissedebiliyorum. En güzel tarafı, bu dünya hâlâ derinleşiyor ve bu da beni hâlâ inanılmaz heyecanlandırıyor! 🙂

Linçler ve Dudaklar’daki karakteriniz sizde bir oyuncu olarak nasıl bir motivasyon uyandırdı?

H.S: Oyunculuk bir şekilde karakter kadar kendini de ifade etme alanı. Selin’le birlikte bu ifade alanında oyun oynadığımız için çok şanslı hissediyorum. Bir başkasını dinledikçe, kendini daha iyi anlayabiliyor insan. Oyunumuzdaki tüm karakterler yaşama heyecanımı arttırıyor.

İ.Ö Recep karakteri bir apartman görevlisi ve dıştan bakıldığında hepimizin tanıdığı bir karakter. Yalnız metinde öyle yerler var ki bu adamda başka bir şeylerin olduğunu hissediyorsunuz. Dolayısıyla bendeki ilk motivasyon bunu araştırmak ve karakterin ilk temsiliyetinden uzakta neler olduğunu bulmaya çalışmak oldu. Halil de zaten bunu çok önemsediği için benim esas uğraşım bu oldu provalarda. Ne kadar başarılı oldum (olduk), göreceğiz!

C.K: Leyla, benim için başından beri bir arayış ve dönüşüm yolculuğu oldu. Sevgili yönetmenimiz bir provada Leyla özelinde bana “İnanç bazen her şeydir” demişti. Hem Leyla hem de oyuncu kişisi olarak kendim için bu sürecin motivasyon anahtarı bu cümle oldu diyebilirim 🙂 Onun dünyasını anlamaya çalışırken, kendi sınırlarımı yeniden keşfettim. Bir oyuncu olarak hayatımda Leyla’nın yeri hep özel olacak. 

Kendi karakteriniz dahil oyunda en empati kurduğunuz karakter kim oldu ve neden?

H.S: Karakterler empati kurmakta yarışıyorlar içimde, onları ayıramıyorum ama oyunumuzun ana karakteri Cemal’e yaklaştığım için özellikle seviniyorum. 

İ.Ö: Kendi karakterim oldu! Recep hayatla uyumlu yaşamayı (belki de çok farkında olmadan) kendisine düstur edinmiş biri. Ben bunu çok önemserim. Doğa Tanrı ile mücadele etmeyi sevmem. Her zaman o kazanır çünkü! Ama bu konuda Recep kadar başarılı olmam için kırk fırın ekmek yemem lazım. Başarı derecelerimiz kıyaslanamaz olsa da en azından yöntemlerimiz benziyor. İşini layıkıyla yapmaya gayret gösteren, titiz çalışan biri Recep. Ailesine kıymet veriyor ve onlardan güç alıyor. Adil olmaya özen gösteren biri. Prensipleri var. Kendine has formülleri var hayatta kalmak için. Bu açılardan oldukça benzediğimizi düşünüyorum.

C.K: Aslında her karakterle an an empati kuruyorum. Şu an her karakter benim için çok canlı. Oyunun içinde ve prova sürecinde her karakterin farklı durumlarını ve içsel çatışmalarını görmek empati alanımı sürekli genişletti. Şu an hepsiyle bir bağım var gibi hissediyorum ama seçim yapacaksam da oynadığım karakter yani Leyla derim. Onun içsel dünyasına girdikçe yaşadığı çıkmazlar, çaresizlikleri, cesaret arayışları yani ne kadar farklı dünyalarımız olsa da Leyla’nın duygu dalgalanmaları artık benim için çok tanıdık.

Kendi karakteriniz dahil oyunda en empati kuramadığınız karakter kim oldu ve neden?

H.S:  Kimse olmadı, bu oyun için pek mümkün değil.

İ.Ö: Recep dahil her birinde ayrı ayrı empati kuramadığım yerler var ama en çok Selin diyebilirim. Recep’in kızı Leyla’nın kelimeleriyle söylersem: “Anlıyorum, ama anlam veremiyorum.” Selin, hayatı biraz gelişigüzel yaşıyor gibi geliyor bana. Ben tam tersiyimdir. Ne istediğini bilen, bunun için yapılması gerekenler konusunda disiplinle hareket eden, sorumluluk almaktan kaçınmayan, planlar yapan, bunları sabırla uygulayan, dışarıdan bakıldığında takıntılı denilebilecek bir tipim. Böyle söyleyince bir önceki soruya cevaben söylediğim, hayatla mücadele halinde olmayı sevmem, cümlesiyle çelişiyormuşum gibi duruyor olabilir ama öyle değil. Gelişigüzel yaşamakla savaş halinde yaşamak arasında, yorgun düşmeden, hakkını vererek yaşamanın olduğu bir yer olduğu kanısındayım, becerebildiğim kadarıyla böyle yaşamaya çalışıyorum.

C.K: Bu soruya da cevap vermek biraz zor çünkü her karakterin içinde bir şeyler bulabiliyorum. Ama empati kurmanın daha karmaşık olduğu bir karakteri seçmek gerekirse bazı anlarda Cemal diyebilirim 🙂

Sizin için oyunun en vurucu repliği desek bir tane seçmenizi istesek

H.S: Selin’den seçtim:) “Biraz da kendine yakıştırıyorsun sen bunları.” 

İ.Ö: Ömrüm vasatlarla ve vasatlıkla savaşmakla geçti ama bir vasat olarak…

C.K: “Neden kendimsiz bir şey düşünemiyorum, şaşkınım açıkcası” 🙂

Sosyal medyanın kendi meslek grubunuzdaki etkisini nasıl gözlemiyorsunuz?

H.S: Çok etkili 🙂 Biraz eski kafa kalabiliyorum bazen ama kendimi yenilemeye çalışıyorum. Sosyal medya bir gerçeklik olarak aramızda, kendi yollarını yöntemlerini de oluşturmuş durumda. Sonuçta ben ne kadar uyumluyum bilmiyorum ama kendimce dahil olabilmeyi de önemsiyorum. 

İ.Ö : Benim çok rahatsız olduğum bir yere geldik! Açıkçası geldiğimiz noktadan çoğunlukla rahatsız oluyor, bazen de utanıyorum. Boomer gibi duyulduğunu biliyorum. Giderek daha yapay, daha samimiyetsiz bir yere evriliyor olması, özellikle teşhir duygusunu tetikleyen bir şey olması çok negatif etkiliyor beni. İlgiye ve sevgiye ne kadar muhtaç olduğumuzu görmek, bende bu halin olduğunu sorguladığımda -aynı derece olmasa da- kendimde de bu hali yakalamak beni zaman zaman yıpratıyor.

Linç bazen iki dudağın çoğu zaman da iki parmağın arasında bir olgu. Siz günümüzdeki linç kültürüne dair neler demek istersiniz?

H.S: Günümüzdeki linci tarihtekinden ayıran, daha geniş kitlelere, daha kolayca ulaşabilir hali olmalı. Linci oluşturabilecek duygu ve düşünceler hep olmuştur, yeni bir kavram değil. Bugün olan yöntemlerin farklılığı.  Tercih etmeksizin, daha fazlasına maruz kalıyoruz. İki kişinin arasında gerçekleşen hali başka, kitlelere duyurulan hali başka, paylaşıldıkça çoğalması başka. Tam da bunlar üzerine düşünüyor oyunumuz. Oyunla beraber kendi dilimizdekini daha işitir olduğumu söyleyebilirim.

İ.Ö. İnsanoğlunun tehlikeli gördüğü her şeye karşı linçleme güdüsü var maalesef. Temelde bu duygunun yok olma korkusundan kaynaklandığını ve tek başına kendisini güçsüz hisseden bireyin kitleyi arkasına alma ihtiyacıyla yok etme isteği duyduğu düşünüyorum. Bizim oyunumuzda işlediğimizden çok daha kapsamlı bir mesele tabii linç. Aslında üç kişilik bir grupta bile hissedebileceğiniz bir duygu. Tarih boyunca da her boyutta, çoğunluğun azınlığa karşı hissettirdiği bir korku. Sıfırlanma ihtimali yok herhalde ama azalması temennisiyle bir kitap önerisi bırakıyorum: Vur Ulan Vur – Linç Öyküleri (İletişim Yayınları, Derleyenler: Levent Cantek, Tanıl Bora)

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin