Bir popüler kültür olayı olarak Masumiyet Müzesi’ne dadandık

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Aynı hikayeyi kaç şekilde anlatabilirsiniz? Peki hikayenizi dinleyenlere her seferinde nasıl yeni bir deneyim sunabilirsiniz? Değişen dinleyicinize aynı kalan hikayenizi yeniden nasıl anlatırsınız? Orhan Pamuk’un 2008 yayımlanan romanı Masumiyet Müzesi’nin hikayesinin önce 2012’de kurguyla gerçekliğin arasındaki çizgiyi büyük bir oyunla bulanıklaştıran müzede, şimdi de tüm dünyada yayınlanan bir internet dizisinde yeniden anlatılmış olması bana bu soruları sordurttu. Bir edebiyat eserinin önce şehrin dokusunun bir parçasına, sonra da bir popüler kültür fenomenine dönüşmesi her zaman karşılaştığımız bir olay değil. Bu değişim beni hem bir okur, hem bir müze sevdalısı hem de popüler kültür eleştirmeni olarak öyle heyecanlandırdı ki başta sorduğum soruların cevaplarını düşünmek için bu yazının başına oturdum. 2008’den beri baş döndürücü bir hızla değişen Türkiye’yi, İstanbul’u ve kendimi düşündüm. Sahi, neydi Masumiyet Müzesi’nde beni bu kadar etkileyen şey? Hikayenin anlatıldığı araç değiştikçe anlamı aynı kalabilir miydi? Hikayeye tekrar tekrar dönerken iç dünyamda ve çevremde yaşadığım değişimler Masumiyet Müzesi’ni her seferinde yeni bir açıdan görmemi sağlarken bu hikaye hakkında şimdi net bir fikir beyan edebilir miydim?

Romanı okumamışlar, müzeyi ziyaret etmemişler veya diziyi izlememişler için kısa bir özet geçeyim. 1975 senesinde 30 yaşında, zengin, Nişantaşılı Kemal 18 yaşındaki uzaktan akrabası Füsun’a aşık olur. Füsun, Kemal’in ailesinin asla kabul etmeyeceği bir gelin adayıdır. Bu nedenle Kemal kendi hayatından ödün vermeden Füsun’u oyalar. Sorsanız Füsun’a çok aşıktır. Hatta aşkı o kadar büyük, o kadar engindir ki Füsun’la yaşadığı anıları sonsuza kadar hatırlamak için ona ait eşyaları çalmaya ve biriktirmeye başlar. Füsun Kemal’in vurdumduymazlığı nedeniyle onu terk edip izini kaybettirmeye çalışsa da Kemal sadece kendini düşündüğü ve etrafındaki herkesin isteklerini görmezden geldiği bir körlükte Füsun’a adeta musallat olur. Füsun da hikayenin en başında Kemal’e aşık olduğu için ona karşı hislerini Kemal’in ısrarlı takibine rağmen gizlemez ve bu iki karakter uzun süre bir imkansızlık içinde kalır. Romanı okurken 70’li ve 80’li yılların İstanbul’una, sosyetesine ve Yeşilçam’ına ilginç bir pencere açılır. Hikaye trajik bir şekilde sona ererken Kemal körlüğünden bir türlü kurtulamaz ve “aşkından” Füsun’un yaşadığı evi bir müzeye dönüştürür.

Masumiyet Müzesi’ni deneyimleme serüveni

2008 yılında bir üniversite öğrencisi olarak kitabı ilk okuduğumda hikayeden ve özellikle romanın bir gün müzesinin açılacak olmasından çok etkilenmiştim. O zamanlar erken 2000’lerin yenilik sarhoşluğu devam ediyordu. Türkiye AB’ye yakınlaşıyor, ekonomi iyiye gidiyor, Sertab Erener Eurovision’da birinci oluyor, Orhan Pamuk Nobel alıyordu. Hayata karşı büyük bir umut beslediğimi hatırlıyorum. En sevdiğim romancının yeni kitabında hem sosyal tarih hem burjuvalarla dalga geçme hem de Yeşilçam’a dair öğeler vardı. Kültürel çalışmalar yapmak isteyen bir üniversite öğrencisi daha ne istesindi? O zaman feminizme dair bir şeyler biliyordum ancak bildiklerimi uygulayamıyordum. İçimden sadece “Kemal Füsun’a büyük haksızlık etti,” diye geçirmiştim. Romandaki toplumsal tarih öğelerine ve hatıranın kalıcılığı tartışmalarına Kemal’le Füsun arasında geçenlerden daha çok takılmıştım.

Sonra müze 2012’de açıldı, ancak ben bir süre İstanbul’a yeteri kadar uzun gelemediğim için müzeyi ziyaret edemedim. 2016’da nihayet müzeye gitme planı yaptığımda kitabı bir daha okudum ve bu sefer dehşete düştüm. Kemal’in Füsun’a yaptıklarını ilk seferinde derinlemesine anlayamamış olduğum için utandım, canım sıkıldım. Benzer bir farkındalığı kimi Yeşilçam filmlerine dair yaşadığım bir dönemdi. Mesela Karagözlüm’de Meçhul Bestekar Şopen’in Balıkçı Kızı Azize’nin Hollywood’a gitmesine engel olduğunu fark ettiğimde de dehşete düşmüştüm. Fakat müzeye yine de gittim. Zira o dönem Çukurcuma’daki müzeden iki cadde ötede patlayan bombaları, bir türlü dinmeyen karmaşayı unutturacak bir deneyime ihtiyacım vardı. Hikayenin bir müzeye ve orada sergilenen şeylere bürünmesi, gerçek olmayan bir hikayenin gerçek objelerle temsil edilirken arka planda ülkenin kültürel tarihini anlatması 2016 baharında ülkenin içinde bulunduğu gergin ortamdan beni bir iki saatliğine korumuştu. Müzeye 2016’dan sonra bir daha gitmedim. Ancak İstanbul’a gidecek herhangi bir arkadaşıma kitabı okudularsa müzeye mutlaka gitmelerini söyledim. Masumiyet Müzesi gerçekle sanatın arasındaki çizginin üzerini yazarının romanlarını yazarken yaptığı gibi dolmakalemle karalamış, İstanbul’a dünyada eşi benzeri görülmemiş bir deneyim durağı bahşetmişti. Bu hikaye, ne kadar rahatsız edici olursa olsun, dünyanın dört bir yanından gelen insanlara edebiyatın ve hikaye anlatıcılığının gücünü kanıtlıyordu.

Kemal ve Füsun’un hikayesi romanın yayımlanmasından 18, müzenin açılmasından 14 yıl sonra bir Netflix dizisi olarak yeniden karşımda. Hikaye nostaljiye dairken, şu an hikayenin kendisi, en azından benim için, bir nostalji unsuru olmuş durumda. Diziyi izlerken kitabı ilk okuduğum günleri, o dönemki ümitlerimi özlüyorum. Sonra müzeyi ilk ziyaret ettiğim zamanı hatırlıyorum. 2016’nın İstanbul ve Türkiye için ne kadar zor olduğunu anımsasam da merak ediyorum, o zaman bile kimi konularda daha mı özgürdük, diye. Kitabın hatıra ve nesnelere dair sorduğu soruların hala geçerli olduğunu da fark ediyorum. Mesela bu yazıyı yazarken evde yana yakıla 2008’de aldığım ve 2016’da müzeyi ziyaret ederken bilet sayfasını damgalattığım kitabımı aradım. Sonra o kopyayı New York’a taşınırken annemin evinde diğer kitaplarıma emanet ettiğimi hatırladım. Aynı kitaplıkta 1. sınıf defterim, ortaokul karnelerim, lisede bir şiir yarışmasında aldığım ödülüm filan da var. Masumiyet Müzesi artık kendi hatıralarımın müzesinin içinde bir objeye dönüşmüştü.

Kemal’in duyduğu hislerin aşkla alakasının olmaması

Hikayenin kitap, müze ve dizi arasında gidip gelmesi, her seferinde bana yeni bir şey hatırlatması, kendime dair yeni bir şey öğretmesi beni ne kadar heyecanlandırsa da hikayeden gün geçtikçe daha da soğuyorum. Kemal’in Füsun’a yaptıklarının, Füsun’un tüm eylemliliğiyle bunlara dirense de Kemal’in servetini ve gücünü sadece ve sadece Füsun’u küçültmek için kullanıp buna “aşk” demesinin ne kadar tehlikeli bir hikaye olduğunun uzun yıllardır farkındayım. Romanda, müzede veya dizide Kemal’in yaptıklarını “yücelten” bir tavır olduğunu düşünmüyorum. Özellikle romanda okuyucu, kendisini Kemal’in kendini haklı çıkarmaya çalıştıkça etrafındakileri hapsettiği girdapta buluyor. Kemal’in “aşk” dediği şeyin ne kadar can sıkan, bunaltan ve zarar veren bir şey olduğunu doğrudan deneyimliyor. Orhan Pamuk’un kendisi de Kemal’in yaptıklarının nasıl bir körlükten geldiğini ve ne kadar sorunlu olduğunu röportajlarında anlatıyor. Tüm bunların ışığında Netflix’in diziyi 14 Şubat’tan bir gün önce yayınlama kararını Masumiyet Müzesi bir aşk hikayesi değil de bir ibret hikayesi anlattığı için aldığını düşünmek istiyorum.

Sonuç olarak bu hikaye bugün kadın cinayetlerinin önüne geçilemediği bir ülkede anlatılıyor. “Aşk”ın kıskançlık, karşı tarafı sınırlama, onu istediği hayatı yaşamaktan mahrum etme gibi “toksik” hareketler olduğunu normalleştirmiş birçok insan var etrafımızda. Herhangi bir ilişkilenmede sadece kendi isteklerini ve ihtiyaçlarını düşünen, bunun için karşı tarafa psikolojik baskı yapan, her olayın mağduru olmaktan asla geri durmayan erkeklerin dünyasında Masumiyet Müzesi direnmemiz gereken bir hikaye anlatıyor. Bu roman, müze ve dizi hakkında bir şeyler yazarken bunu asla gözden çıkarmamamız gerektiğini düşünüyorum.

Romandan popüler kültür olayına

Hikayesinin boğuculuğuna rağmen bugün Masumiyet Müzesi romandan müzeye ve sonra da diziye giden yolculuğuyla bir popüler kültür olayına dönüşmüş durumda. Herkes bu hikayeyi konuşuyor. Pamuk’un kitapları yine yok satıyor, müzenin önünde oluşacak kuyruklar şimdiden gözümün önüne geliyor. Diziyi izlerken atılan TikTok fırtınasının müzeyi gezerken atılanlarla devam edeceğine eminim. Unutmayalım ki bu sürecin her adımında Orhan Pamuk’un imzası var.

Romanı yazarken bir yandan müzeyi nasıl hayata geçireceğini düşünmesi, müzede sergilenen kurgu koleksiyonu ailesinden topladığı ve bit pazarlarında bulduğu objelerle yaratması, dizinin senaryosu üzerinde senarist Ertan Kurtalan’la 1,5 sene çalışması, üstüne üstlük dizide kendini canlandırması her yazarın yapabileceği şeyler değil. Ancak bizim buna şaşırmamamız da gerekiyor. Zira Orhan Pamuk neredeyse 45 yıldır Türkçe’nin en güçlü romanlarını yazıyor, Dünya Edebiyatı sahnesinde önemli bir yer işgal ediyor ve tüm eleştirilere rağmen çok satıyor. Anlatı yetisi ve yaratıcılığı çoktan edebiyat dünyasının en büyük ödülüyle taçlandırılmış bir yazarın anlattığı hikayeleri yeni biçimlerde anlatmak için mesai ve para harcaması takdire şayan. Edebiyatın tozlu raflar, sıkıcı paneller, ağdalı cümlelerle yazılmış eleştiri yazıları ve kimsenin okumadığı doktora tezlerinde kapalı kalması yerine şehrin hayatına dokunan, popüler kültürde kendine yer edinen bir şeye dönüşmesi benim gibi edebiyat severleri ancak mutlu edecektir.

Edebiyatın böylesi bir dalganın kaynağı olduğunu fark ettiğimde yine geçmişe gidiyorum. 1998’de Yeni Hayat’ı okuduğum günlerin hayatımı değiştirmesini, 2002’de harçlıklarımdan artırdığım parayla Kar’ı alışımı, 2011’de edebiyat tezi yazmak isteyişimi hatırlıyorum. Etrafımdaki kimi insanlar her seferinde edebiyata burun kıvırmış, bu sanat dalının artık ölmekte olduğunu söylemişlerdi. Bir edebi eserin etraftaki erkeklerin normalleştirdiği hareketlerinin dehşet vericiliğini göstermesi, bir şehre yeni bir kültürel alan kazandırması ve Türkiye’de uzun zamandır unuttuğumuz kalitede bir diziye dönüşmüş olması hepsinin ne kadar haksız olduğunu kanıtladı. Umuyorum ki bu örnek zamanımız ve dikkatimiz bir sürü ekran tarafından gasp edilirken edebiyatın gücünü bizlere yeniden hatırlatır. Kitaplar nostalji objesi olmaktan geri dönüp, hayatımızın en mutlu günlerini bizlere yeniden yaşatır.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin