Yeni dinimiz maxxing: Verimlilik çağının yeni ritüelleri

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

2026 minimalizmin bitişini müjdeleyen o yıl olabilir mi acaba? Renk ve desenlere yüzümüzü geri döndük, kapsül dolaplarımızı değiştirmeye başladık, evlerimiz artık ameliyathane gibi görünmüyor ve dahası, her şeyi uçlarda yaşamak artık o kadar da yadırganan bir durum değil. 2026 mı bunları öğretti, yoksa sosyal medyanın şekil değiştirerek oldukça yeni nesil bir bakış açısını topluma kazandırması mı, bilinmez. Fakat net bir durum var ki o da her şeyden “full” verim alma isteğimiz.

Bir dakikamızı bile boşa harcamadan yaşadığımız tüm deneyimleri optimize etme ve verimsiz bir gün geçirmemenin baskısı artık iyice üzerimizde. Teknolojinin de gelişmesinin bunda bir payı var elbette. Akıllı saatlerimizin bildirimlerle bizi sürekli dürtüp durması, sosyal medyanın halüsinasyonları ve tabii ki yeni maksimize modamız… Herkesin verimli ve üretken(!) olmak zorunda kaldığı bu düzende karşımıza yeni bir eklenti çıktı: “maxxing”. Yani yaptığımız her şeyi maksimuma çıkarmaya çalışmak…

“Maxxing” genelde oyun jargonunda kullanılan bir kelimeyken, bir anda TikTok’ta bir akım haline geldi. Biz de abartılı yaptığımız yahut deneyiminden tam verim aldığımız her şeyin sonuna bunu eklemeye başladık. Dua Lipa bile bu akıma katılanlardan biri oldu; kendisi hepimizin özendiği hayatıyla her şeyi maksimumda yaşıyor gibi gözüküyor zaten. “Funmaxxing” diyerek yaptığı o eğlenceli paylaşımla bunu bir kere daha kanıtlamış oldu. Belli ki o da farkında.

Daha sonra tehlikeli de denebilecek farklı akımlar türedi. Bunlardan biri de: “looksmaxxing”. “Looksmaxxing” TikTok’ta öyle bir boyuta ulaşmış durumda ki akıma katılanlar görüntülerinin en iyi halini(?) elde edebilmek için kendilerine fiziksel olarak zarar veriyor ve ameliyat masasına yatıp kendilerine yepyeni bir görünüm inşa ediyorlar. Kulağa fantastik gelen bu akım için daha fazla sözüm yok, meraklısına araştırmasını öneririm.

Biraz daha az korkutucu fakat artık rahatsızlık verecek düzeye gelmiş (özellikle de bağırsaklara) diğer akımlar ise “fibermaxxing” ve “proteinmaxxing”. Kafamızı çevirdiğimiz her reyonun protein eklentili gıdalarla dolması üstelik halihazırda içerisinde protein bulunan gıdaların bile… Proteinli tatlılar, içecekler, ekstra lifli gıdalar ve hayatımızın tam ortasına konan popüler diyet isimleri. Hepsi birbirinden daha önemli görünmek ve daha verimli olmak için bir yarış içerisindeler.

Bizler de bir yarış içerisindeyiz. Fark etmeden her anımızı optimize etmek için çalışıyor ve sadece “düşünmek” için bile zaman yaratamıyoruz. Durup düşünmek, kimilerinin zihninde artık vakit kaybetmekle eş değer. Hem zaten düşünme işini de bir süredir yapay zekaya teslim ediyoruz; nasıl olsa bunu bizim yerimize yapan biri ya da bir şey var. Uykuda da rahat değiliz. Akıllı saatimizin sürekli hatırlattığı egzersiz halkalarını tamamlamak, herkes(?) gibi sabah güneşini selamlamak ve en iyi uykuyu uyumak istiyoruz. Bunun da bir adı var tabii: sleepmaxxing.

Bunlar belki de kimimiz için günü gün yapan harika alışkanlıklar. Fakat dikkat edilmesi gereken asıl nokta, kendimizi sürekli denetim altında tutarken aslında kendimize bir taraftan da “panoptikon”, yani bir gözlemci kulesi inşa ediyor oluşumuz.

Jeremy Bentham tarafından kurgulanan hapishanedeki görünmez gözetim sistemini, Michel Foucault bireyin dışarıdan bir gözlem varmış gibi kendini disipline etmesi üzerine metaforlaştırmıştır.  Bu durumda iç gözetim sistemimiz; sürekli biri bizi izliyormuş gibi kendimizi konumlandırmamız ve deneyimlerimizi de buna göre düzenlememiz üzerine gelişir. “Maxxing” akımları ve sürekli bir şeyleri optimize etme çabası da tam olarak böyle yorumlanabilir. Kendi gözetim sistemimiz, bize her şeyden en fazla verimi almamız gerektiği yönünde baskı yapar ve bizi harekete geçirir. Fakat böylece plansız ve spontane deneyimlerimizi tamamen unuturuz.

Her şeyimizin bir plan etrafında düzenlendiği bu hayatta, en ufak bir aksilikte kendimizi suçluluk hissiyle baş başa buluyoruz. Ardından ertelemeler başlıyor, başarısız olduğumuza dair inanç giderek güçleniyor ve sonunda kendi kendimizi sabote ediyoruz.

“Her şeyin aşırısı zarar” gibi dayatmacı bir düşünceyle bitirmek istemiyorum bu yazıyı. Çünkü neyin “aşırı”, neyin “yeterli” olduğuna karar vermesi gereken kişi, o görünmez kuleden bizi izleyen sistem değil; yalnızca biziz.

Bize sürekli kendimizi “onarma”, “geliştirme” ve “en iyi versiyonumuza ulaşma” sorumluluğu yükleyen bu maksimizasyon çağında; durabilmek, olduğu gibi kalabilmek ve hatta bazen “verimsiz” olabilmeyi seçmek gerekiyor.

Skorlarımızı maxx’lemek uğruna hayattan aldığımız o hesapsız neşeleri unutmayalım.