Geri dönüş olsa bu kalp sana evet der: 2000’lerin sarabileceği yaralar ve MySpace’e bir ağıt
Tom Anderson ve Chris DeWolfe’un ismi, Mark Zuckerberg, Elon Musk ya da Sam Altman kadar anılmasa da MySpace’in yaratıcıları kalabalık ve oldukça kaotik sosyal medya platformlarının arasında hala hatırlanıyor. Fısıltılar halinde dolaşıyor isimleri, tarihin saygıdeğer bir köşesinde yer ayırdık onlar için. Şirketin hakları şimdilerde Tim ve Chris Vanderhook’un elinde. MySpace’in geri dönebileceğine yönelik haberler ise yeni değil. Ancak umut etmekte de bir sakınca yok. Onları, olası bir geri dönüşte zorlu bir rekabet, kafası karışık bir tüketici topluluğu ve modern dünyanın çok ciddi olduğuna kendini ikna etmiş regülatörleri bekliyor. MySpace, gerçekten bir gün geri döner mi? Bilinmez. Fakat kalbimizdeki yeri daima baki kalacak.
MySpace, olması gerektiği zamanda, ait olduğu günlerde duruyor aslında. Hiç değişmemiş sanki vakit. Bir pazar sabahı, bitmeyecekmiş gibi gelen uzun bir yaz mevsimi, ikinci dönem öncesi 15 gün süren yarıyıl tatili, son ders zilinden sonra koşarak eve gelinen akşamda saklanıyor; internetin bir köşesinde. Öyleyse gerçek bir dönüşten bahsedilebilir mi? Bir sosyal medya platformuna karşı bu kadar nostaljik hissetmek mümkün mü peki?
Birkaç sene önce ateşlenen Y2K trendi, dünyanın ne kadar kötü bir yere dönüştüğünü zaman zaman unutmamızı sağlayan bir araç olmanın ötesine geçerek içinde aktif bir şekilde hayal kurmaya başladığımız alternatif bir gerçekliğe dönüşüyor. MySpace’in geri dönme hayali de bu hikayeye dahil. Kültür ve kültür ögelerinin kullanıcıya hazır bir formatta sunulmadığı, onu bulmanın, beklemenin, peşinde koşmanın, üretmenin emek ve zamana dayalı olduğu bir platformdan bahsediyorum. Hani bir şarkıyı ilk kez televizyonda duymak gibi, internetin pek de çekmediği o köyde, Number 1 TV’nin önünde Murat Boz’un yeni klibini izlemek için beklemeye benziyor.

Geçen gün bir konuşmanın ortasında, ekran süremin ne kadar arttığından dert yanarken Mark Zuckerberg överken buldum kendimi. Zuckerberg’e mucit demenin esaslı bir iddia olacağının farkındalığını saklı tutarak Elon Musk’ın bir mucitten ziyade geliştirici olduğunu tartıştığım, Zuckerberg’ün bugün sosyal medya olarak nitelendirilen platform kültürünün babası olduğuna inandığım bir tartışma. Ancak bu kültürün evrildiği noktada, insan iletişimi giderek zayıflayıp yerini ilgi ekonomisine bırakırken Zuckerberg’ün bir zamanlar vadettiği o ütopyadan çok uzağız. Facebook’taki topluluk oluşturma, grup kurma ve forum kültürünün devamı niteliğindeki çok sayıda özellik hayran kültürü varlığını sürdürmesine rağmen rafa kalktı. Yerini, sonsuz keşif olanakları sunan fakat kullanıcıyı bir illüzyonun içine sıkıştıran feed’ler aldı. Sosyal medya hayatımızı kolaylaştırırken o kolaylığın zarafetine, inceliğine ve güzelliğine alışarak kendimizi sonu gelmez kaydırmalara, bildirimlere, beğenilere kaptırdık. Bunun üzerine teoriler yazdık, stratejiler geliştirdik ve nihayetinde toksik bir sevgiliye dönüştü; onsuz olmuyor ama onunla da olmuyor. MySpace ya da Tumblr veya forumlar hayatımızdan ayrıldığında geri dönmelerini uzun bir süre bekledik, hatırlarsınız. Fakat çok klişe bir senaryo yaşandı: Okulun son günü arkadaşlarımızla hiç ayrılmamaya yemin edip, ertesi gün bir daha görüşmemek üzere mezun olduk.

Bu anlamda MySpace’in dönüşü, eski bir sosyal medya platformunun yeniden gün yüzüne çıkmasından ziyade kullanıcıların bir üretim ve tüketim makinesine dönüşmediği, bir performans kaygısının olmadığı, algoritmaların bizi hapsemediği bir döneme adım atmak da demek. En azından pencerenin ucundan perdeyi kıvırarak da olsa, görmek. Bir reklam hedefi haline gelen ve daha sonra bir reklam alanına da dönüşen kişisel sosyal medya profilleri, o günlerde kullanıcılara hazır tabakta sunulmuyordu tabii. MySpace gibi platformlar kullanıcının kendi profilini istediği şekilde tasarlamasına fırsat veriyordu. Özgürlük, hürriyet, yaşasın büyük koca internetin küçük insanları. Biraz HTML ve CSS ile yapamayacağız hiçbir şey yoktu. HTML yazmayı sorabileceğimiz bir yapay zeka olmaması da cabası. Fotoğraflar, alıntılar, yazı tipleri, sonra bambaşka yazı tipleri, arka plan desenleri, GIF’ler, arkadaş listeleri, neredeyse bir günlüğe dönüşen dijital bir arşivdi MySpace. Profile eklenen şarkılar, mesajlar… Bir zamanlar renkler vardı elbette ama renklerden önce şarkılar vardı sevgili okurlar. Arctic Monkeys ve Adele gibi çok sayıda sanatçının keşfedilmesini sağladığı için dahi saatlerce övebiliriz MySpace’i.

Bu yazının bir noktada “MySpace gerçekten daha mı iyiydi yoksa biz bugünkü internetten o kadar yorulduk ki sadeliği romantize mi ediyoruz?” sorusuna cevap vermesini umuyorum ve cevap her ikisi de. Herkesin üretici olduğu, üretmeye zaman ayırdığı, üretebilecek içgüdüyü ve bilgiyi elinde tuttuğu ve kayıplara karışmadığı bir dönemi romantikleştirmemek imkansız. MySpace tam olarak bu sebeple daha iyiydi, romantik bir platform olmanın yanı sıra romantikleştirebileceğimiz sadelikte olduğu için. Benzer bir ruhu Meta’nın herhangi bir platformunun sahiplenip taşıması zor.
@gillianstender Im old now and dont even have enough friends to create a top 8. 😩😩 #myspace #Memecut #millennial
MySpace ve Zuckerberg öncesi platformlar (büyük Tumblr dönemi hariç) insanların “Ben kimim?” sorusunu sorduğu topluluk alanları olarak da bir nevi ayna görevi üstleniyordu. O zamanın kullanıcıları kimliklerini keşfetmek için tartışma alanı buluyor, şekillendiriyor ve yalnız olmadığını hissediyordu. Fakat şimdi bir kimlik kaybı da yaşıyoruz. Çünkü bu platformlar bir benlik inşasına da müsaade etmiyor, kullanıcıları tekrarlayan ve birbirine eş profillere dönüştürüyor. Kimlikten performansa, performanstan ekonomiye evrilen uzun soluklu bir girdabın içindeyiz. Özgünlüğün de yasını tutuyoruz. Platformlar, kullanıcıları benzer içeriklere, benzer estetik kalıplara, benzer kahkahalara yöneltiyor; aynı şarkıları beğeniyor, aynı şakaya gülüyoruz. Bunu birbirimizi tanımadan yapıyoruz, üzerine konuşmadan, tartışacak bir şey olmadan, direkt mesajla, bazen reels göndererek ve o reels’e asla cevap vermeyerek. Belki bugün MySpace’e ya da 2000’lere duyduğumuz özlem biraz da bununla ilgili: Kendimize benzeyen bir interneti kaybetmiş olmak.
