Minimalist pop müziğin dobra prensesi: Katıksız şartsız Lorde

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Geçtiğimiz hafta dört senelik bir aradan sonra Yeni Zelandalı şarkıcı ve söz yazarı Lorde, her anlamda içini boşalttığı yeni albümü Virgin’le pop müzik gündemine geri döndü. 2024 yazını neon yeşiline bürüyen Charli XCX’in brat albümünü hâlâ atlamayan okurlarımıza duyurulur: Biz crop toplarımızı ve mini eteklerimizi rafa kaldırıp hayatın edebi değişkenliğini benimsediğimiz ve bireysel kimliklerin akışkanlığını kucakladığımız Lorde summer’a hazırlanmaya başladık.

Peki ama kimdir bu Lorde? Minimalist pop akımının başını çeken ilk albümü Pure Heroine’den 20’li yaşların bitmek bilmeyen iniş-çıkışlarını aksettiren Melodrama’ya, Yeni Zelanda’nın bülbülü Lorde’a dadandık.

Ella Maria Lani Yelich-O’Connor (ya da nam-ı diğer Lorde), 7 Kasım 1996’da Auckland, Yeni Zelanda’da Hırvat asıllı şair Sonja Yelich ile inşaat mühendisi Vic O’Connor’un ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Küçük yaştan itibaren edebiyat ve müziğe gösterdiği ilgiyle öne çıkan O’Connor, ortaokuldayken sınıf arkadaşı Louis McDonald’la “Ella & Louis” adı altında bir müzik ikilisi kurdu. Yaşadıkları yerdeki mekanlarda sık sık sahne almaya başlayan ikilinin stüdyoda kaydettikleri demoları Louis’in babasının Universal Music Group’a göndermesi üzerine O’Connor, A&R yöneticisi Scott Maclachlan ile bir anlaşma imzaladı. Bu yeni süreçle birlikte Maclachlan, O’Connor’ı kendi şarkılarını yazması için cesaretlendirdi ve bir zamanlar Goodnight Nurse grubunun solisti, geleceği parlak yapımcı Joel Little’la buluşturdu.

Bu sıralarda O’Connor, sahne adı olarak Lorde’u kullanmaya başladı; İngiliz aristokrasisine atıfta bulunduğu bu lakabı, ‘lord’ sözcüğünden geliyor, ‘lord’un sonuna bir ‘e’ getirerek hem kendine uyarlıyor hem de feminenleştiriyor diyebiliriz. Lorde ve Little’ın birlikte kaydettikleri beş şarkılık The Love Club uzunçalarının SoundCloud’da 60.000 kere indirilmesi üzerine UMG projeyi Mart 2013’te resmî olarak piyasaya sürdü. The Love Club Avustralya ile Yeni Zelanda müzik listelerinde ikinci sıraya oturdu, projenin ilk teklisi tüm dünyada 10 milyon birim satarak Amerika’da Billboard müzik listelerinde ilk sıraya ulaştı.

Lorde’un bahse değer ilk teklisi, ergenlik çağını 2010’larda geçirmiş her müzikseverin beynine Power FM vesilesiyle (o zamanlar Spotify böylesine yaygın değildi tabii) kazınmış o meşhur şarkı, yani Royals. Nakaratındaki “Ve asla kraliyet ailesinden olmayacağız / Kanımızda yok” sözleriyle popüler kültür ve müzikte tasvir edilen şatafatlı hayatların gençlerin gerçekliğine ne kadar uzak olduğunu eleştirel bir bakış açısıyla yansıtan Royals, Lorde’un ilk uluslararası başarı elde ettiği şarkısı oldu.

56. Grammy Ödülleri’nde Yılın Şarkısı ve En İyi Pop Performansı dallarında ödül alan Royals, böylelikle Lorde’un adını Grammy kazanan en genç sanatçılardan biri olarak tarihe yazdı. İlk çıkış albümü Pure Heroine’in olgun anlatımı ve yalın sözleri, Lorde’un pop dünyasında “genç dâhi” olarak anılmasına vesile oldu. 2010’lar pop müziğinde çığır açan minimalist sound’unun yanı sıra Lorde, röportajlarda asla taviz vermediği feminist kişiliği ve ana akım eleştirileriyle de ön plana çıkmaya başladı. Açık sözlülüğü ve samimiyetiyle “bir neslin sesi” olarak lanse edilen Lorde, kendisi her ne kadar bu tanımlamayı reddetse de, 2017’de çıkardığı ikinci albümü Melodrama ile hayran kitlesinin ve akabinde popüler kültürün nabzını tuttuğunu bir kez daha kanıtladı.

Pure Heroine, ergenlik çağının bilinmezliklerini ve alelade hayal kırıklıklarını ele alırken; Melodrama, genç yetişkinliğin çetrefilli ve bir o kadar da şiddetli duygudurumunu yansıtıyor. Albümün açılış şarkısı Green Light’ta, tatsız biten bir ayrılığın ardından sitem ettiği sevgilisine geri dönüp dönmemek arasında kaldığını New York gecelerinin ıssız kaldırımlarında haykıran Lorde; kapanış şarkısı Perfect Places’te ise Prince ve David Bowie’nin ölümü üzerine sanatı metalaştıran bir kültür altında müzik yapmanın değerini sorguya çekiyor. Melodrama’daki her şarkı, 20’li yaşların ihtimallerle dolu heyecanını ve haz peşinde koşmaya and içmiş yönsüzlüğünün farklı bir safhasını dört dörtlük bir pop şarkısı olarak dinleyiciye sunuyor.

Bizden söylemesi: Melodrama, bir modern pop müzik başyapıtı. Öyle ki onu takip eden albüm Solar Power’ın, eleştirmenleri olduğu kadar hayranlarını da epey bir hayal kırıklığına uğratmasına şaşmamalı. Solar Power’ı yazma sürecinde telefonunu denize atarak kendini internetten ve akabinde dünyada olup bitenlerden soyutladığını söyleyen eden Lorde, Melodrama’nın dinleyiciyi her şeye rağmen dans etmeye çağıran nakaratlarını ve kulağa düğümlenen melodilerini indie folk’tan nasibini almış daha akustik ve loş bir aranjmanla takas etti. Böylelikle Solar Power, lansman sürecinden müzikseverlerle buluşma noktasına kadar, Lorde’un kariyerinin şu ana kadarki en tartışma yaratan albümü oldu.

Gelelim Lorde’un “müzikal köklerine dönüş” olarak nitelendirdiği dördüncü albümü, huysuz Virgin’e.

Nisan’da çıkardığı What Was That teklisiyle duyurduğu Virgin’in en çarpıcı taraflarından biri, Lorde’un bugüne kadar hep birlikte çalıştığı yapımcılar Joel Little ve Jack Antonoff’tan yoksun ilk projesi olması. Virgin, Lorde’un Charli XCX, Caroline Polachek ve Bon Iver gibi özgün sound’larıyla bilinen elektronik pop sanatçılarıyla da çalışmış yapımcı Jim-E Stack’le ilk yaratıcı iş birliğinin bir meyvesi. Önceki albümlerine kıyasla Virgin, çok daha katıksız ve sanatçının kusurlarını synthesizer davulların arkasına saklamaksızın benimsediği bir proje olarak karşımıza çıkıyor. Bu duygusal şeffaflığı yansıtan albümün kapağı, provokatif kareleriyle bilinen Alman fotoğrafçı Heji Shin tarafından çekilmiş, Lorde’un kalçasını pantolon üstünden gösteren bir röntgen filminden oluşuyor.

Şarkı listesine gelecek olursak, sanatçının “saklayacak hiçbir şeyim yok” dercesine son birkaç yılda yaşadığı bütün iniş-çıkışları, endüstriyel pop denebilecek bir aranjmanla ele aldığını görüyoruz. İkilik dışı cinsel kimliğin özgürleştiriciliğini dile getirdiği Man of the Year’dan, annesinin gözüne girmek için günbegün verdiği çabayı tasvir eden Favourite Daughter’a; sevgilisiyle ayrılığının sorumlusunu güncel gelişmelerde bulan Current Affairs’ten, aynadaki yansımasıyla kendini bir tutmasına sebep olan yeme bozukluğuyla mücadelesini anlatan Broken Glass’a Lorde, Virgin’in kelime anlamını cinsel saflıktan çok hayattaki acemilikle bağdaştırıyor.

Çoğumuzun Lorde’un sanatçı kimliğini geleceğe dair bilinmezliklerle karşı karşıya kaldığımız dönüşüm noktalarında, karanlıktan bir çıkış yolu ararken dinlediğimiz müzikle bağdaştırdığını söylemek yanlış olmaz. Bu nedenle olacak ki Virgin’in, Lorde’un dürüst anlatımına ve minimalist sound’una susamış hayran kitlesi tarafından bu denli benimsenmesi bizi şaşırtmadı. Her ne kadar iki albümü karşılaştırdığımızda Solar Power’ın yazla bağdaştırdığımız gelenekleri, plaj manzaralarını ve sıcaktan kavrulmuş vücutların uyuşukluğunu daha çok çağrıştırdığını söylemek mümkün olsa da biz bu sene, içsel çalkantılarımızla yüzleştiğimiz, özdüşünümü benimsediğimiz ve denize çıplak girdiğimiz, tabiri caizse Virgin summer’ı deneyimlemeyi tercih ediyoruz.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin