Romantik komedilerin söylediği yalanlar: Gazeteci kimdir, ne değildir?
Başrolün gazeteci olduğu romantik komedileri hatırlarsınız. How To Lose a Guy in 10 Days, 13 Going on 30, The Devil Wears Prada, Bridget Jones… Örnekler say say bitmiyor; zira Hollywood şaşaalı hayat kavramını bir hayli yanlış anladığı için bir dönemin idealist gençlerine ölçüsüz bir temsil alanı sundu. Bu temsil biçimlerinin doğruluğu hâlâ şaibeli. Gazetecilik maalesef partiler, basın davetleri ve gösterişli buluşmalardan çok daha fazlası. Bunlar hep film izlemekten başımıza geldi ve bu hayatını da biz seçtik. Gelin, romantik komedilerinin gazeteciliği nasıl yanlış anladığına bakalım.
Merhaba, ben Janset Atacan. Siz bunu zaten biliyorsunuz. Dadanizm’in popüler kültür savunucusu, sinema yazarı ve iflah olmaz Beyoncé hayranıyım. Bilmediğiniz şey ise, tam zamanlı bir gazeteci olduğum. Çoğu zaman editörüm, bazen muhabirim. Bazen prodüksiyon sorumlusuyum, kimi günlerde kameramanım. Kurgucu yoksa kurgu yaparım. Tasarım işine de el attım son yıllarda. Boş zamanlarımda röportaj ve söyleşi arasındaki farkları anlatmaktan haz duyarım. Bu yazıyı yazmaya Sex and the City’nin Netflix’te yayınlanmaya başlamasından sonra karar verdim. Z kuşağını Carrie Bradshaw’ın hayal dünyasına mahkum etmemek ve yeni bir hayal kırıklığı zinciri yaratmamak asli görevim. Öncelikle şunu açıklayalım: Bu bir düşünce yazısı. Öznel fikirlerle çarpışmaktan hoşlanmayanlar için Twitter daha uygun bir platform olabilir. Olası linçlere karşı kendimi güvenceye alma çabama da alkış.

Gazetecilik yapmak yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın herhangi bir yerinde zor aslında. Rekabetçi bir endüstride, asgari ücret sınırındaki maaşlarla geçinmeye çalışmanın keyifle anlatacak pek bir yanı yok. Sex and the City’nin serbest gazetecisi Carrie Bradshaw’dan konuyu açalım. Carrie, haftanın her günü bir restoranda yemek yiyen, telif ücretleriyle geçinen bir gazeteci. Pahalı ve marka kıyafetleri var. New York’un en popüler bölgesinde, görece geniş bir apartman dairesinde oturuyor. Cosmopolitan favori içkisi. Bense haber merkezinin içinde duş almadan dört gün geçiriyorum. Elbette bazı okuyucular, bunu benim hijyen seviyemin düşüklüğüne bağlayabilir. Ancak gerçek hayatta zaman oldukça kısıtlı. Restoranlara, spontane seyahatlere yer yok. Carrie, teslim tarihi yaklaşan bir yazının hala var olmamasının stresini yaşamıyor mesela. Carrie’nin yazı yazmak için günleri, haftaları hatta ayları oluyor. O sırada duş almaya vakit bulamayan, stres seviyesi hayli yüksek editör, iş yerinde üstlenmek zorunda kaldığı görevlerin altında boğuluyor.
The Devil Wears Prada’da bir derginin yayın yönetmeninin asistanlığını yapan Andrea’nın doğru bir temsil örneği sunduğu iddia edilebilir. O da roldaşları gibi (böyle bir kelime yok ama varmış gibi hareket edelim) marka kıyafetler satın alıyor, şık bir hayat yaşıyor. Fakat Andrea da birçoğumuz gibi stresli, kaygılı ve aynı anda birden fazla iş yapıyor. Gecesi gündüzü yok, uykusuz ve hayatındaki önemli olayları kaçırıyor. Hani özlük hakları diyorum kime diyorum.

Özlük hakları falan
Basın özgürlüğüne yönelik tartışmalar baş ucumuzda kalsın ama arada bunları da konuşsak mı ne dersiniz? Bu meseleyi tek başıma değerlendirmem mümkün değil. Mikrofonu önce kültür sanat editörü olarak çalışan Ilgaz’a uzatıyorum. Ilgaz da çalışma koşullarının “Gazetecilik 7/24 bir meslektir” şiarı altında sömürüldüğünü söylüyor. Bak sen şu işe. How To Lose a Guy in 10 Days’in uslanmaz köşe yazarı Andie Anderson’ın sömürüldüğünü görmedim. Ilgaz, “Bambaşka hayallerle yola çıkıyorsun, günün sonunda seni bekleyen kiran, faturaların, hayatın, sorumluluğunu aldığın insanlar var. Bir şekilde o sürüncemenin içinde kalıyorsun.” derken gözümün önüne saçları daima fönlü Andie geliyor. “Yeter ki yazım bir yerde yayımlansın.” umuduyla uzun süre telifsiz çalıştığından bahseden Ilgaz, kariyerinin ilk yıllarında telif sormaya bile utandığını dile getiriyor. How To Lose a Guy in 10 Days’te, Andie’ye bir yazı yazması için verilen sonsuz zamana Ilgaz da vurgu yapıyor:
“Aklıma şu görüntü geliyor, ‘Yarına bu röportaj yetişecek Ilgaz’. Aşırı aciliyetle o röportajı yapmamı bekleyen editörümün ‘Bu haber de yetişecek’ demesi. Onların (filmlerin) hepsi senin kafanda öyle olacak hayali yaratmıyor ama bir şekilde şeyi düşünüyorsun: Birazcık da benzeseydi be kardeşim!”
just another day thinking about my all-time favourite Demented Depiction of Journalism in a Romantic Comedy— which is a very crowded field, folks pic.twitter.com/ezWCyLI9Ox
— Michelle Cyca (@michellecyca) February 21, 2024
Mesleki deformasyon deyince
“Ne hayal ettin ne buldun?” sorusunu Pelin’e de soruyorum. Tanışıklığımız yıllar öncesine gidiyor. Benzer düşlerle bu mesleği yapmaya başladığımız zamanlar var aramızda. Yaklaşık dokuz senedir gazetecilik yapıyor Pelin, dış haber muhabiri. Bu mesleği seçerken etraflıca düşünmüş o da. Fakat hayat romantik komedilerdeki gibi ilerlemiyor. Pelin, “Gazeteciliğin zor olduğunu biliyordum ama lisedeki Pelin daha masum bakıyordu işe. Yoğun çalışma şartlarının olduğu, resmi izinlerin ya da bayram izinlerinin olmadığı, neredeyse her gün mesai yapılan bir meslek. İşim bitti dediğim günlerde bile göz ucuyla telefondan hep haber takip ediyorum. Mesleki deformasyon değil, mesleğim bunu gerektiriyor” diyor.
the devil wears prada opening scene is iconic pic.twitter.com/IaPhEcOhCf
— 2000s (@PopCulture2000s) April 30, 2024
Gazeteciliğin bir meslekten ziyade bir hayat biçimi olduğunu savunan Pelin, nefes almaya benzetiyor mesleği. Bir haber odasının gündem editörü olarak çalıştığım dönemde, 15 saati aşan mesailerim hala aklımda. The Devil Wears Prada, Pelin’in hafızasında yer eden filmlerden biri. Andrea’nın işi özel hayatını bile altüst etmişti malum. Toksik sevgilisi de cabası. Ancak Pelin’in de dediği gibi “gazetecilik böyle bir şey”. Aynı anda hem gazetecilik yapmak hem de kişisel hayatınızı yürütmek imkansıza yakın. İş dünyası ve ekonomi editörü olan İlkim de benzer hislerle boğuşuyor:
“Gecen yok, gündüzün yok, özel hayatın yok. Kendine bir alan yaratamazsın, ailene bir alan yaratamazsın. Halbuki işyerlerinde nöbet ilişkisi doğru şekilde oturtulsa sen kendine de ailene de bu hayatı sağlayabilirsin. Ama insanlar, fazla para vermek istemediği için sana bu alanı yaratmıyor. Sen üç kişinin işini tek başına yapıyorsun. Bir noktada o kadar çok yıpranıyorsun ki yaptığın işten soğuyorsun.”

Var bi’ hayalimiz
Pelin’in, After Life örneği mesleğin ekonomik yönünün romantikleştirilmesinin en güncel yansımalarından biri. Hangi yerel gazete muhabirinin iki katlı, bahçeli ve müstakil bir evi var? Üstüme iyilik sağlık dostlar. Türkiye’de gazetecilik ağırlıklı olarak İstanbul ve Ankara’da tekelleştiği için ülkenin farklı bölgelerinde nitelikli haber üretimi yaparak para kazanmak olasılıkların dışında. Pelin’in “Türkiye’de yerel gazetecilik çok zayıf, şu an ana akım gazetelerin bile tirajları çok düşük. Yerel gazetecilik yok gibi bir şey. Ana akım gazetelerde de çok parlak maaşlar, çok parlak bir tiraj yok. The Newsroom ve Spotlight’ta gazeteciliğe verilen manevi değer çok üst noktada. Gazeteciler, el üstünde tutuluyor o ülkelerde” sözleri hayal kırıklığını yansıtır nitelikte. Aman canım biz de isterdik, Urla’da yaşayalım, gazetecilik yapalım. Denize ulaşımımız olsun, istediğimiz mesleği, istediğimiz koşullarda sürdürelim. Bodrum’dan kalkan İngiltere uçuşlarına rahat rahat binelim. Bu tartışmayı Türkiye’yle sınırlandırmak doğru olmaz tabii. Gazetecilik evrensel bir meslek. New York’ta çalışan bir gazetecinin Serena van der Woodsen’ın hayatını yaşaması da düşük bir ihtimal. Kabul edelim, medya dünyanın neresine giderseniz gidin problemli bir sektör.

Kuş Uçuşu gerçek miymiş?
İlkim, romantik komedilerde resmedildiği gibi sürekli şık bir restoranda yemek yemenin mümkün olmadığı görüşünde. Bu engellenmenin tek sebebi ekonomik yetersizlikler değil, meslek doğası gereği buna müsaade etmiyor. İlkim’in “Gece arkadaşlarınla yemek yiyemezsin, telefonun durmaz. O dürtüyle yaşamayı öğreniyorsun.” sözlerinin tanıdık gelmesinin sebebi de bu. O dürtü bu mesleği yaşatan ve yaşattıran şey. İlkim’le konuşurken bir gece yarısı aklıma geliyor. Nöbetçi editörüm, o gece sakin geçecek hissediyorum ama hislerimde zaten hep yanılırım. Rusya’nın Ukrayna’yı işgal ettiği gece ve sonraki geceler, yaşananları en kapsamlı şekilde okuyuculara aktarmak için sürekli bilgisayar başındayım. İlkim’in romantik komedilerdeki gazeteciliğe dair önemli bir notu daha var: “Ben her şeyi yazabilirim algısı var o filmlerde.” Bu cümle bizi kronikleştiğini iddia etmekten çekinmeyeceğim bir sorunla karşı karşıya getiriyor. İlkim, sektördeki rekabet ateşine laf atıyor: “Bu dünya, çok daha rekabetçi. Filmlerde (ana karakterin) rekabet ettiği bir kişi daha olur genelde, gerçekte rekabet ettiği 10-15 kişi var.”
Rekabet, mesleğin olmazsa olmazı. Haber atlatma dediğimiz kavram literatüre boşuna yerleşmedi. Ne var ki rekabet yalnızca haber peşinde koşarken değil haber merkezlerinin içinde yükselmeye çalışan kişiler arasında da var. Bu söylediklerim ocağıma incir ağacı diker mi bilmem ama biri çıkıp söylesin bunu, değil mi ama? Bu konuyu dikkatlice ikiye ayıralım.
tired: rom-coms sold us lies about love
wired: rom-coms sold us lies about building a career in journalism— Sophie Vershbow (@svershbow) February 21, 2024
İtiraf sayfası aranıyor
Dünyayı maalesef erkekler yönettiği için medya sektöründe de ağırlıklı olarak erkeklerin sözü geçiyor. Bu zamana kadar pek çok erkek yöneticiyle çalıştım. Burası dedikodunun yeri değil tabii deli misiniz? “X üniversitesi itiraf sayfası” gibi bir sayfa olsa keşke ve gossipgirl rumuzumla gece patronların uykusunu kaçıracak gerçeklerden bahsetsem. Bazı erkek yöneticiler var, eşit ve adil yaklaşıma sahip, bilgi, birikim ve deneyimi önceliklendiren kişiler bunlar. Siz kim olduğunuzu biliyorsunuz canlarım. Bazı erkek yöneticiler ise Serenay Sarıkaya’nın Netflix dizisini yanlış anladığına inandığım insanlar. Gaslighting, love bombing, mansplaining’den vazgeçemeyenler. İlkim, bana “Kadınsan seni iki adım geriden başlatıyorlar. Bilmediğin bir tabuyla, anlamadığın bir tabuyla mücadele etmek zorunda kalıyorsun.” dediğinde arkama yaslanıyorum. Oh be! Böyle düşünen yalnızca ben değilim. Aynı deneyimde ve eğitim seviyesinde olduğum erkek yöneticimden “Emin misin, bak şöyle bir şey var…” ve “Aslında o değil, önemli olan…” diye başlayan cümleler duymaktan o kadar sıkıldım ki. Üstüme yorgan serin, uykulara dalayım bir daha uyanmamak üzere. Başka bir erkek yöneticimle nitelikli tartışma yürütmemin mümkün olmadığını, tartışma sırasında sözümü kestiği dakikalar boyunca düşündüm. Özellikle politika ya da ekonomi gibi sözümona “ciddi” gazetecilik gerektiren konularda, söz önce erkeğe sonra kadın gazeteciye düşüyor. Of açılın ben politika müteahhitiyim.
Mobbing mobbingdir
Pelin, bu noktada romantik komedilerin doğru yakaladığı temsiller olduğunu hatırlatıyor bana: “Gazetecilikle ilgili neredeyse her yapımda sektörün ne kadar erkek egemen olduğu öyle ya da böyle kıyısından ucundan veriliyor. Bu doğru. Gazetecilik alanında kadınlar geri planda. Kadın genel yayın yönetmenleri dünya genelinde çok az.” Konuyu ikiye ayıralım demiştik hatırlarsınız. İşte o ikinci konu, ocağıma incir ağacı dikecek kısım. Erkek yöneticilerin mansplaining’i sektöre öyle derin yerleşmiş ki söküp atamıyorsunuz. Alışmadığım ve alışmak istemediğim esas konu kadın gazetecilerle rekabet etmek. Kadın yöneticilerle ya da aynı kıdemde olduğum kadın gazetecilerle çalışmak, yıllar içinde bambaşka bir deneyime dönüştü. Yüksek bütçeli yaz dizisinde birbirinin kuyusunu kazmaya çalışan karakterlerle doldu etrafım. Sahi kadın yöneticilerin diğer kadın çalışanlara yönelik mobbing’ini neden konuşmuyoruz? Çalıştırmama, manipüle etme, görmezden gelme, dedikodu yapma, iş bıraktırmaya varan sistematik bir fenalaşma yaşıyorum.

Bu kadar probleminiz varsa çalışmayın o zaman diyenler olacaktır. Gazeteci olmak için inat gerekiyor, o inat da bizde var. İlkim’in inadını “İdealize ettiğin meslek farklı, yaşadığın meslek farklı. Ama idealize ettiğin mesleği geride bırakamıyorsun. Bir noktada biz o idealize ettiğimiz gazeteciliği yapacağız düşüncesi oluyor.” sözlerinde hissediyorum. “Bin kere dünyaya gelsem tekrar gazeteci olurdum, tekrar bu işi yapardım.” diyen Ilgaz da yanı başımda. “İyi ki bu mesleği yapıyorum” cümlesini kuran Pelin de öyle. Üniversite birinci sınıfın ilk dersinde bir hocam “Bu mesleği neden seçtin?” diye sormuştu. Her şeyin sorumlusu Rory Gilmore öğretmenim.