Müziğin peşinde bir şehir: Deniz Kuzuoğlu’yla Pulse, konserler ve İstanbul’un ritmi üzerine konuştuk
Khruangbin’in İstanbul çıkarması hâlâ kulaklarımızda çınlarken, şehirde konser temposu hız kesmeden devam ediyor. Bu hareketliliğin arkasında, kariyer yolculuğu Pozitif’ten Salon İKSV’ye uzanan ve yıllardır İstanbul’un canlı müzik sahnesine yön veren Deniz Kuzuoğlu da var. Artık Pulse çatısı altında Franz Ferdinand’dan Nouvelle Vague’a, Warhaus’tan J. Bernardt’a kadar farklı sahnelerin öne çıkan isimlerini seyirciyle buluşturmaya devam eden Kuzuoğlu, müzikle kenti yeniden kuranlardan.
Yakın zamanda kurulan Pulse, İstanbul’un kültür-sanat hayatına yeni bir soluk getirme fikriyle yola çıktı. Tek bir mekâna sıkışmadan, alternatif sahnelerden büyük arenalara uzanan programıyla hem uluslararası isimleri hem de yeni nesil grupları Türkiye’deki müzikseverlerle buluşturuyor. Bir yanda Harbiye Açıkhava’da biletleri tükenen Khruangbin konserleri, diğer yanda JJ Arena’da Franz Ferdinand ve Nouvelle Vague gibi kalabalıkları peşine takan performanslar… Pulse kısa sürede İstanbul’un konser takviminde vazgeçilmez bir oyuncu haline geldi.
Biz de Deniz Kuzuoğlu’yla buluştuk; Pulse’ın bu yoğun temposunun ardındaki motivasyonları, İstanbul seyircisinin değişen dinamiklerini ve şehrin canlı müzik sahnesinin geleceğini konuştuk. Sohbet ister istemez hem organizasyonculuğun görünmeyen motivasyonlarına hem de müziğin şehirle kurduğu özel bağa uzandı.
Geçtiğimiz haftalardaki Khruangbin konseri uzun bir süre daha zihinlerde kalacak gibi görünüyor. Ve sırada daha pek çok konser var. Pulse cephesinde neler olup bitiyor? Bu yoğun temponun dinamiklerini neler belirliyor? Hatta biraz da geriye gidelim: Pulse nasıl bir ihtiyaçla ortaya çıktı ve bu yolda sizi neler motive ediyor?
Khruangbin konseri gerçekten çok güzeldi. Ekip de çok tatlı bir ekip; en son 2019’da çalışmıştık onlarla. Geri döndükleri için çok mutluydular. Pulse aslında uluslararası isimleri İstanbul’a getirme ihtiyacından doğdu. Tabii yerli isimlerle de çalışıyoruz ama daha alternatif bir alanı sahipleniyoruz. Bir mekân ya da festivalin programında olduğunuzda kapasite, sanatçı ve tarih açısından çok kısıtlı hareket edebiliyorsunuz. Pulse ise daha özgür bir yapı olsun istedik. Yabancı bir sanatçıyla konuştuğumuzda, onun verdiği tarihe göre İstanbul’da ya da başka şehirlerde konser planlayabilmek, esnek davranabilmek için bu yapıyı kurduk. Böylece tek bir mekâna sıkışmadan, daha rahat ilerleme şansı buluyoruz.

Pulse’ın programında Khruangbin, Franz Ferdinand, Nouvelle Vague gibi farklı sahnelerden isimler görüyoruz. Bu seçimlerde hangi kriterleri önceliklendiriyorsunuz? Hem Türkiye’deki dinleyicilerin beklentileri hem de uluslararası öne çıkan trendler arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Aslında birden fazla denge var. Khruangbin ve Franz Ferdinand gibi isimler hem dünyada hem Türkiye’de bilinen, büyük kitlelere ulaşabilen gruplar. Burada da seyircinin yoğun ilgi göstereceğini öngörebiliyoruz. Nouvelle Vague da aynı şekilde. Bunun yanında Türkiye’de ilk kez sahne alacak, yükselen bazı isimleri de programa katıyoruz. Normalde gruplar Türkiye’ye dünya çapında çıkış yaptıktan beş–on sene sonra gelirdi. Öncelikleri kendilerini Batı Avrupa’da kanıtlamak olduğu için bize ancak o aşamadan sonra geliyorlardı. Biz bu süreyi mümkünse iki–üç seneye indirmeye çalışıyoruz.
Bir yandan da tarz olarak kendimizi sınırlamıyoruz. Tabii ki klasik müzik gibi çok uzmanlık gerektiren alanlar ayrı, ama onun dışında farklı türlere açık olmak istiyoruz. Bazen tek konser, bazen de küçük festivaller yaparak, farklı şemsiyeler altında isimleri bir araya getirmeye çalışıyoruz.
Mesela 27 Eylül’de gerçekleştireceğimiz Pulse Festival tam da bu sebeple iki sahneden oluşacak: JJ Arena ve JJ Arena Garden. Büyük isimlerin yanı sıra yükselen gruplara da sahne olacağımız küçük bir festival olarak kurguladık bunu. Nouvelle Vague’ın yanı sıra Melanie Pain yeni albümüyle sahne alacak. Benim çok severek dinlediğim Mind Enterprises’i ekledik programa. Yerli DJ’ler de katıldı. Küçükten başlayıp seyirciyle bağ kurarak büyümek daha doğru geliyor bana. Primavera Sound da böyle başlamıştı; önce kendi yerel seyircisine hitap etti, sonra yavaş yavaş yurt dışından isimleri programına dahil etti. Bizim de hedefimiz uzun vadede İstanbul’da günlük 10–15 bin kişilik festivallere ulaşmak. Hatta metalden neoklasiğe kadar uzanan, farklı türlerde ters köşe seriler de yapmak istiyoruz.
Her 10 senede bir (belki daha kısa aralıklarla) şehrin kültür-sanat sahnesinde büyük değişiklikler oluyor. 2000’ler ve 2010’lar büyük bir nostaljiyle anılıyor. Festivaller, konserler… Zor geçen yılların ardından şehirde yeniden bir hareketlilik var. Sen uzun yıllardır bu sektörün içindesin. İstanbul’un canlı müzik sahnesi son 10 yılda nasıl bir dönüşüm yaşadı? Hem mekânlar hem de seyirci alışkanlıkları açısından hangi kırılma anlarını gözlemledin?
İstanbul’un sahnesi her zaman sosyal, kültürel ve ekonomik koşullarla şekillendi. 2000’lerin o ‘altın çağ’ dönemini 20’li yaşlarımda yaşadım ve çok güzel bir zamana denk geldiğimi şimdi daha iyi anlıyorum. Ancak özellikle ekonomik koşullar büyük festivallerin yapılmasını zorlaştırdı. Rock’n Coke gibi büyük prodüksiyonlar için çok ciddi bütçeler gerekiyordu. Bir yanda çok büyük festivaller vardı, bir yanda da küçük mekân konserleri. Ortada, orta ölçekli festival sayısı çok azdı.
Yine de harika örnekler çıktı. Mesela geçtiğimiz yıllarda bir parçası olduğu Gezgin Salon gibi girişimler şehir merkezinde yeni bir festival modeli oluşturdu. Bu, diğer organizatörlere de cesaret verdi: Seyircinin ilgisinin hâlâ yüksek olduğunu, farklı ölçeklerde etkinliklerin karşılık bulduğunu gösterdi. Bugün sayı biraz artsa da hâlâ 16 milyonluk bir şehir için çok yetersiz. Alternatif sahnede “festival” dediğimizde akla hâlâ sadece bir-iki büyük etkinlik geliyor.
Bir de işin insan kaynağı tarafı var. 2000’lerde gençler sanatçı rehberi, asistan, dönemsel görevlerle sektöre giriyordu. Altı ayda birkaç farklı festivalde çalışıp deneyim kazanıyor, sonra kalıcı pozisyonlara yükseliyorlardı. Pandemi sonrası bu zincir koptu. Etkinlikler azalınca gençler harçlıklarını bile çıkaramadı ve sektör dışına yöneldiler. Dışarıdan çok cazip görünse de aslında ilgi görmeyen bir iş alanı haline geldi. O yüzden bugün organizasyonlarda yeni kuşağın katılımı çok önemli. Kan değişikliğine ihtiyaç var. Ben sürdürülebilirlik için genç bir kadronun yetişmesine inanıyorum. Yoksa etkinlik sayısı artsa da sektörün geleceği sağlam olmayacak.

Kan değişikliği demişken, yeni nesil izleyiciyi nasıl yorumluyorsun? Sektörde geçirdiğin süre boyunca sence talepler ne yönde değişti?
Yeni seyirci daha genç, kendinden emin ve taleplerini net bir şekilde ortaya koyuyor. Pandemi öncesinde yaptığımız bir araştırmada seyircinin ortalama yaşının 35 olduğunu görmüştük. Bu da gösterdi ki hep aynı kitleye hitap ediyoruz. O noktadan sonra seyirciyi gençleştirmeye odaklandım. Bugün 20’li yaşlardaki seyircilerin etkinliklerde daha aktif olduğunu, dans ettiklerini, enerjilerini daha rahat yansıttıklarını görüyorum. Ayrıca artık kendi listelerini oluşturan, müzik tercihlerinde çok daha bağımsız bir kuşak var. Promotörler de bu talepleri dikkate almak zorunda.
Butik festivaller, yeni teknolojiler, sürdürülebilir etkinlikler… Konser organizasyonları söz konusu olduğunda artık çok farklı gündemler, trendler söz konusu. Gelecek yıllarda hem İstanbul hem de dünya çapında konserler açısından neler belirleyici olacak sence?
Eskiden Amerika ile Avrupa’daki festival line-up’ları arasında belirgin farklar vardı. Amerika’nın kendi hip-hop kitlesi ve büyük süperstarları vardı; festivaller daha “temiz”di, örneğin Glastonbury gibi çamura bulanmış bir festival sahnesini pek göremezdiniz. Avrupa festivalleri ise daha alternatif sahnelere, daha Avrupalı isimlere yer verirdi. Amerika da buna yakın isimleri getirirdi.
Şimdi bu fark giderek kapanıyor. Özellikle Amerikan isimleri festivallerin line-up’larında çok daha baskın hale geldi. Mesela Primavera’nın programında bunu çok net görebiliyorsunuz. Çeşitlilikte bir azalma var. Bunun sebebi büyük ölçüde Spotify ve YouTube gibi platformların devasa bir havuz oluşturması. Pop kültürünün daha fazla öne çıktığını görüyoruz. Büyük başlıklarda olan isimlerin çoğunun “sevgililere yazılmış şarkılar” etrafında şekillendiğini bile söylemek mümkün.
Bir de büyük rock gruplarının eksikliği hissediliyor. Eskiler hâlâ var, Britanya’dan birkaç yeni grup çıkıyor ama genel tablo daha pop ağırlıklı. Önceki kuşaklarda müzikal dönüşüm her 10 yılda bir olurdu; şimdi sürekli yeni bir dalga çıkıyor. İki–üç sene sonra ne olacağını kestirmek çok zor. Mesela yapay zekâ nasıl etkileyecek diye sorarsanız, sanatçıların kazandıkları paraları değiştirecektir muhtemelen. Onun da bir yolunu bulurlar ama yaratıcı taraf tamamen yok olmaz.
Öte yandan teknolojiye çok maruz kalan bir nesil var. Pandemi sırasında çok konuşuldu: “Artık insanlar festivallere gitmeyecek” denildi ama öyle olmadı. Yurt dışında hâlâ inanılmaz bilet fiyatlarına rağmen tüm festivaller dolup taşıyor. Demek ki seyirci hâlâ müziğe, o kolektif deneyime ihtiyaç duyuyor.
Bir de nostalji meselesi var. Bu yıl Oasis ve Black Sabbath gibi grupların buluşması, vedası gibi büyük anlara sahne oldu. Bunun ardından reunion’ların daha da artacağını düşünüyorum. 45–50 yaş üstü kitle için gençliklerinde dinledikleri grupların yeniden sahneye çıkması çok büyük bir motivasyon. O yüzden önümüzdeki dönemde biraz nostalji rüzgârı esecektir.

Evet, TikTok da bu renuion’ları coşturacak gibi. Yeni nesil dinleyici TikTok sayesinde ‘eskileri’ keşfetmeye ve sevmeye başladı…
Çok doğru bir nokta. TikTok şu anda bu konuda en belirleyici platformlardan biri. Ve birkaç sene içinde onun yerini hangi platform alırsa, aynı etkiyi gösterecek. Benim için hâlâ Instagram en güncel platform ama orada bile müzik kullanımı bambaşka bir noktaya geldi. 20 yıl önceki şarkılar TikTok’ta bir anda trend oluyor, ardından streaming platformlarında yükseliyor.
Bence bu durum nostalji dalgalarını hızlandırıyor; 90’lar ve 2000’ler nostaljisi çok tutuyor artık. Bizim 13–14 yaşında dinlediğimiz gruplar bugün yeni kuşak için “30 sene öncesinin grubu” sayılıyor. Bu da onları yeniden keşfetmeye yönlendiriyor. Önümüzdeki dönemde bu nostalji etkisini çok daha fazla hissedeceğiz.
Biliyorsun, bu soruyu sormayı çok seviyoruz genelde Türkiye’de, sen de organizasyon süreçlerinde birebir onlarla temasta olduğun için sormasak olmazdı Yabancı sanatçılar Türkiye’deki seyirciyi nasıl tanımlıyor, onlardan nasıl bir enerji alıyorlar? Avrupa ya da Amerika’daki konserlerle kıyaslandığında burada öne çıkan farklar neler oluyor?
Sohbet sırasında bu konu sık sık açılıyor. Biz özellikle sormasak da sanatçılar kendileri dile getiriyor. Türkiye’ye ilk kez gelenler nasıl karşılanacaklarını pek kestiremiyorlar ama sahnede gördükleri coşku onları çok şaşırtıyor. İstanbul, kendi dillerinin konuşulmadığı bambaşka bir kültürün içinde yer alıyor ama sanatçılar buna rağmen bu kadar sevildiklerini görünce çok mutlu oluyorlar. Çoğu, “Avrupa turnesinde standart bir durak değil, bambaşka bir yerdeyiz” diyor. Şehrin kendisi de onlar için başlı başına özel bir karakter taşıyor.
Sanatçılar ayrıca burada gördükleri misafirperverlikten çok etkileniyorlar. Talepleri önceden hazırlanıyor, rehberler onlarla ilgileniyor. Çoğu, “Avrupa’daki pek çok şehre göre burada çok daha iyi ağırlandık” yorumunu yapıyor. Bu da sahneye çıktıklarında daha rahat olmalarını, enerjilerini seyirciyle paylaşmalarını sağlıyor.
On yıl kadar önce Türk seyircisi için “daha çekingenler, pek dans etmiyorlar” yorumu yapılırdı. Bugün ise durum tamamen değişti. Pankartlar, kendi hazırladıkları afişler, coşkulu danslar artık sahnede karşılarına çıkıyor. Sanatçılar da bunu görünce çok keyif alıyor. Sahne önünde o enerjiyi görmek, onlara da yansıyor.
İstanbul seyircisinin farklılığına da dikkat çekiyorlar. Birçok sanatçı Anadolu ve Avrupa yakası ayrımını duyunca şaşırıyor; “aynı şehirde iki ayrı kıta” fikri onlar için çok ilginç. Bu da İstanbul’u başka bir destinasyondan ayırıyor. Batılı bir grubun Japonya’ya gitmesi kadar radikal bir değişim olmasa da, burası da turne rotasında yüzde doksan farklı bir deneyim sunuyor.
Benim çalıştığım sanatçılar arasında çok şımarık davranan olmadı, bu biraz şans meselesi de olabilir. Genel olarak İstanbul seyircisiyle ilgili olumsuz yorum çok azdır. O da ancak konserin enerjisinin düşük geçtiği nadir durumlarda olabiliyor. Çoğu sanatçı buradan sahneden mutlu ayrılıyor ve İstanbul’u unutulmaz bir durak olarak tanımlıyor.

Bir kere daha görüyoruz ki ‘organizasyon’ çok yorucu bir iş ama seni tekrar tekrar bu işe bağlayan şey ne oluyor? “İyi ki yapıyorum” dedirten o anlar senin için hangileri?
Deniz: Beni bu işe bağlayan şey tamamen müzik sevgim. Kendimi bildim bileli iyi bir dinleyiciyim; hep kendi seçtiğim müzikleri dinledim, konserler ve festivallerin hayalini kurarak büyüdüm. Tatillerimi bile deniz kenarında değil, yurt dışında bir konsere gidebilmek için planladım. Yani hayatımın büyük bir kısmı bu heyecanla geçti. Müzik yapma yeteneğim yok, bir enstrüman çalmıyorum, şarkı söylemiyorum ama kendimi her zaman çok iyi bir dinleyici olarak tanımladım. Belki de bu yüzden organizasyon tarafına yöneldim.
Festivallere gittiğimde oraya ait olduğumu hissediyorum. Bazen şehirde yürürken bile o aidiyet duygusunu bulamıyorum ama konserlerde, festival alanlarında kendimi tam olarak doğru yerde hissediyorum. O atmosfer, o insanlar… gerçekten oraya aitim. Ayrıca yaptığım işin sonunda sanatçıyı sahneye uğurlarken arkadan seyircinin yüzlerini izlemeyi çok seviyorum. O kadar heyecanlı, mutlu bakıyorlar ki… O an, “evet, bu insanların hayatına küçücük de olsa bir mutluluk kattık” diyorsunuz. Bir, bir buçuk saat boyunca dertlerini unutuyorlar, sadece müziğe odaklanıyorlar.
Bu his benim için en büyük motivasyon. Çünkü organizasyonculuk gerçekten zor, stresli ve zaman zaman delilik derecesinde yoğun bir iş. Ama o yüzlerdeki mutluluğu görmek, sahnede o enerjinin yükseldiğini hissetmek, bütün o emeğin karşılığını veriyor. Ve işte o anlarda “iyi ki bu işi yapıyorum” diyebiliyorum.
Pulse cephesinde başka neler var seni heyecanlandıran?
Açık hava festivallerini büyüterek devam ettirmek en büyük hedefim. Harbiye’deki konserlerin yanında, 10–12 bin kişilik ayakta büyük kapasiteli bir etkinlik planlıyoruz. Daha uzun vadede ise stadyum konseri düzenlemek en büyük hayalim. Bu ülkenin tekrar o devasa prodüksiyonları görmesini çok isterim. Henüz sadece bir hayal ama Pulse’ın yönü bu hayali de kapsıyor. 2026 takvimimiz şimdiden dolu; kışın da yazın da yoğun şekilde devam edeceğiz.