Büyüme temalı filmlerden neden kopamıyoruz?
Yıllar yılı film izleyen, her janrı ayrı ayrı seven biri olarak aklıma takılan şu sorunun peşine düşmeden bana rahat yok: “Coming of age (büyüme) filmlerinden neden kopamıyoruz?” Hani şu hep benzer anlatılara ve sonlara teşne, “iyi hissettiren” filmlerden? Her dönem izlenen, her dönemde kendince değişimler içine girip yenilenen bu janranın bunca hayatımızın içinde olmasını nasıl açıklayabiliriz?
Bu anlatıların, kitap ve film bazındaki popülerliğine dair çeşitli blog yazılarında kafalar patlatılmış ve türlü maddelerle durum açıklanmaya çalışılmış. Hatta TV psikologlarına bile danışılmış konu. Bu düşkünlüğümüzü potansiyel olarak karşımıza çıkabilecek zor duygularla baş etmek için bir araç olarak görebilirmişiz. Filmlerin/sanat yapıtlarının amacı da bu empati duygusunu görünür kılmak değil mi zaten?
Esasında chick flick’ler ve gençlik filmleriyle paralel okunabilecek olan bu alt janranın en eski örnekleri James Dean filmlerine kadar uzanıyor. Film tarihçisi Thomas Doherty ve gençlik filmleri üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Amerikalı akademisyen Timothy Shary, Amerikan sinemasındaki 2. Dünya Savaşı sonrası dönemi gençlik filmlerinin başlangıcı olarak kabul ediyorlar. Özellikle savaş sonrası dönemde baby boomer’ları tüketim toplumuna entegre etmeyi hedefleyen bu janra, gençlerin öznelliklerine odaklandığı için ilgi görüyor. Elvis Presley, James Dean gibi popüler figürler dansları, giyimleri ve catch phrase’leriyle bu dönemin ikonları haline geliyor. Bu dönem özellikle gençlik draması, chick flick’ler, slasher korku janrı gibi konulara evrilerek günümüze kadar etkisini sürdürdü denebilir.

Shary, Teen Movies: American Youth on Screen adlı kitabında gençlik filmlerinin her jenerasyon için uygulanabilir olduğunu, her jenerasyonun büyüyen karakterler aracılığıyla ergenlik fikirleri ve beklentilerine tanıklık ettiklerini ve gençlik filmleri üzerine çalışmanın değişen/dönüşen olgunluğu açık ettiğini iddia eder: “Gençlik filmleri neredeyse tüm sinemaseverlerin kalbinde özel bir yere sahiptir. Çünkü ergenliğimizde bize seslenen filmlerin sinir bozucu anılarını hatırlarız. Her nesil ergenlik dönemi fikirlerine ve beklentilerine, fantezilerine ve korkularına coming of age (büyüme) filmleriyle tanıklık eder. Gençlik filmleri, birbirini izleyen genç nesiller gibi kendileri de zamanla birlikte büyüdüler ve değiştiler, sınırlarını test ettiler, potansiyellerini keşfettiler yeni kimlik arayışları içinde oldular. Gerçekten de gençlik filmlerinin incelenmesi, gençlerin ve kültürümüzün olgunluğunu ortaya koymaktadır.”
Sahiden de gençlik filmleri sürekli büyümenin, dolayısıyla değişimin mümkünlüğünü hatırlatır. İzleyiciye, kim olursa olsun, zor zamanların geçeceği, yalnız olmadığı hissini verir. Ergensen büyüyecek ve liseden çıkacaksındır, genç biriysen büyüdüğünde işler biraz daha az karmaşıklaşabilir… Gençlik/büyüme filmleri cinsiyetçilik, ırkçılık, transfobi, yoksulluk ve akıl sağlığı gibi karmaşık ve gençleri yakından ilgilendiren bazı konulara bakışı kolaylaştırabilir ve farklı karakterler için farklı perspektifler olabileceğini görmemizi sağlar. Ve tabii ki en karmaşık hislerden biri sahneyi devralır: Gençliğimize/çocukluğumuza dair yoğun bir nostalji hissi. Kim bu hislere hayır diyebilir ki!

Büyüme/gençlik filmleri sınırların test edildiği, yeni şeylerin (cinsellik, kimliğe dair detaylar) keşfedildiği anların altını çizer. Shary gençlik filmlerini tarihteki başlangıcından beri (1950’ler) takip ettiği ve günümüzdeki teen slasher’lar, lise filmleri, gençlik komedilerine kadar getirdiği bu kitapta, kuir arzudan da But I’m a Cheerleader (1999), Totally Fucked Up (1993), Boys Don’t Cry (1999) gibi pek çok örnekten de bahseder. Yani aslında LGBTİ+ karakterlerin de başrolde olduğu pek çok gençlik draması veya gençlik filmi de 1990’lardan beri mevcut. Nadine Smith, trans kadınların büyüme, chick flick tarzı bu filmlere olan düşkünlüğünden bahsediyor. Yazıda Princess Diaries (2001), 13 Going On 30 (2004) gibi filmlerden bahsederken, bu filmlerdeki artık klişeleşmiş makeover sahnelerinin trans kişiler için ne kadar önemli ve transformatif olabileceğinin altını çiziyor.

Pek çok açılma filminin gençlik filmleriyle benzer plotline’lara sahip olduğunu iddia etmek mümkün: Ergen ana karakter ve bir çeşit conflict/çelişki (sınıfsal/ekonomik, cinsel yönelim, aile, bürokrasi, okul sistemi). Ana karakter, bu konulardan biri veya birkaçıyla ilgili çelişkiler yaşadıktan sonra bir sonuca varır ve film biter (Breakfast Club, 1985, Mean Girls, 2004). Bu filmlerin ana karakteri LGBTİ+ biri olduğunda aslında aynı anlatının LGBTİ+ karakterli ve muhtemelen daha kapsayıcı bir versiyonunu izlemiş oluruz. Son dönemde popüler olan Bottoms (2023), Booksmart (2019) ve Am I OK? (2022) bu filmlere örnek olarak gösterilebilir. Liseli ya da açılmak üzere olan genç kızlara/kadınlara odaklanan bu filmler, esasında büyüme meselesini daha kapsayıcı bir yerden ele almaya çalışıyorlar. Pek orijinal değiller ama tabii ki temsil edilmeyi de çöpe atacak değiliz, görevimizin başındayız, izliyoruz.

Mean Girls ve Freaky Friday (2003) gibi önemli klasiklerden bahsetmemek de olmaz. Hatta iki film de yeniden yapımlarıyla şu ara gündemde. Havalı ve “kötü” kızların arasında olmaya çalışan “masum” ana karakterin de kötüleştiği, sonunda lise hayatının acımasız ve çok sınıflı yapısının gözler önüne sürüldüğü Mean Girls 2024’te bazı karakterlerin devamlılığı gözetilerek yeniden çekildi. Bu versiyon tabii ki kuirler ve beyaz olmayan karakterler açısından çok daha zengin. Lindsay Lohan’ın altın dönemine işaret eden Freaky Friday, halihazırda 1976’da Jodie Foster’ın oynadığı versiyonun bir yeniden çevrimiydi. Geçtiğimiz günlerde 2003 versiyonunun da “büyümüş” ana karakterlerle yeniden çekileceğinin haberi geldi. Diyeceğim o ki, yeniden yapımların bile yeniden yapımlarının olduğu bu post-yapısalcılık dolu evrende, biz kimiz ki bize bu kadar yoğun duygular yaşatan bir janraya sırtımızı dönelim?