Mezzotono, Senza ve Katja Šulc röportajlarıyla Sound of Europe Festivali’ne dadandık

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Ufukta gözüken bir festival var: Avrupa’nın en taze müzikal yeteneklerini Türkiye’den sanatçılarla buluşturan Sound of Europe Festivali üçüncü yılında da hız kesmeden İstanbul, Ankara ve İzmir semalarına giriş yapmaya hazırlanıyor. 14-15 Eylül tarihlerinde rock’tan caza, poptan reggae’ye uzanan geniş bir yelpazede, müziğin birleştirici gücünü farklı sahnelerde hissettirecek olan bu festival, 13 farklı ülkeden gelen genç yetenekleri ve onların canlı performanslarını keşfetmek için de bir fırsat.

İlk kez 2022 yılında düzenlenen Sound of Europe Festivali, Avrupa’nın yeni ve parlak seslerini Türkiye’den müzisyenlerle aynı sahnede bir araya getiriyor. Üstelik sadece konserlerden ibaret değil: Genç müzisyenlerin buluştuğu, yeni projelerin ve iş birliklerinin filizlendiği yaratıcı bir ortam da sağlıyor festival. Ayrıca, festival süresince düzenlenen müzik atölyeleri, müzik profesyonelleriyle sanatçılar arasında bir kültürel diyalog platformu oluşturuyor. Bu da festivali, yeni sesler keşfetmek ve müzik dünyasında yenilikçi projelere zemin hazırlamak isteyenler için vazgeçilmez kılıyor. Bu yıl festival İstanbul Kalamış Atatürk Parkı, Ankara Ahlatlıbel Atatürk Parkı ve İzmir Bostanlı Seyir Terası’na yayılacak. Üstelik konserler tamamen halka açık ve ücretsiz.

Avrupa Birliği Yaratıcı Avrupa Programı ve EUNIC’in (Avrupa Birliği Ulusal Kültür Enstitüleri) girişimiyle düzenlenen Sound of Europe öncesinde birkaç soruyla festivalin konuklarına dadandık.

Cazdan pop’a uzanırken mizah dolu performanslara imza atan acapella grubu Mezzotono festivalin İtalya’dan konuğu.

Catarina Duarte ve Nuno Caldeira’nın üç aylık bir Asya gezisinin ardından hayata geçirdikleri projeleri SENZA ise “Lusophone fusion” olarak adlandırdıkları müziğiyle geleneksel Portekiz müziğini modern seslerle harmanlayan bir ikili.

Çağdaş folk müzik, modern ve geleneksel şiir, nesli tükenmekte olan diller ve kültürler aracılığıyla şiir ve müziği bir araya getiren şarkıcı, söz yazarı ve müzisyen Katja Šulc ise coğrafyalar arasında bir yolculuğa çıkarıyor bizi.

Müziklerini sahnede keşfetmek için ayrıca heyecanlıyız ama şimdilik sözü Mezzzotono, SENZA ve Katja Šulc’a teslim ediyoruz.

MEZZOTONO

Performanslarınızda müzik ile mizahı bir arada sunuyorsunuz. Sahne performanslarınızda sizin için öncelikli olan nedir? Müzik ve eğlence arasındaki dengeyi nasıl sağlıyorsunuz?

Biz enstrüman kullanmadan acapella müzik yapıyoruz. Gerçek enstrümanların seslerini sadece sesimizle taklit ediyoruz, bunu nasıl yaptığımızın anlaşılması için de seyircinin tam konsantrasyonuna ihtiyacımız var.

Projeye 20 yıl önce başladığımızda mizah ve bazı sahne figürlerini müzikle birleştirmenin şovu daha çekici hale getirdiğini hemen fark ettik, bu yüzden hepsine aynı anda öncelik vermeye karar verdik. Ne yaptığımızı seyircinin adım adım anlamasını sağlayan bir şarkı listesiyle ile dengeyi sağlıyoruz. Bunu yapmak için tabii ki çok çalıştık ve aynı zamanda deneyimleriz bizim için yönlendirici oldu.

Klasik müzikten popa uzanan bir repertuvarınız var. Hangi şarkıları seçeceğinize nasıl karar veriyorsunuz ve bunları kendinize özgü acapella tarzınıza nasıl uyarlıyorsunuz?

Amacımız sadece vokalleri kullanarak gerçek bir orkestra gibi her şeyi yapabileceğimizin mümkün olduğunu göstermek. Repertuvarımıza yeni bir şarkı eklerken de bir saatlik perfromanslarımızda farklı türleri kapsayacak şekilde ilerliyoruz. Düzenlemeler çok önemli çünkü şarkıların tarzlarında oynamalar yapabiliyoruz, enstrüman taklitlerini değiştirebiliyoruz ve tüm bunlar seyirci için gerçekten etkileyici olabiliyor.

Dijital müzik ve teknolojinin yükselişiyle beraber acapella grupları müzik dünyasında farklı bir yere sahip artık. Müziğinizin dijital araçrala kurduğu ilişki ne yönde sizce?

Evet, müziğimize teknolojik eklemeler yapmayı seviyoruz. Tüm bunlar ayrıca yaratıcılık anlamında da bize faydalı oluyor, hem müziğimiz hem de performanslarımız için yeni fikirler geliştirmede yardımcı oluyor. Türkiye’deki konserimizde bunu siz de göreceksiniz!

Yakında Sound of Europe kapsamında Türkiye’de sahne alacaksınız. Konser öncesi bize birkaç ipucu verebilirsiniz belki 🙂

Bu Türkiye’deki ilk performansımız değil ve buraya geri döneceğimiz için çok mutluyuz. İlk kez 2011 yılında İstanbul’da Boğaziçi Caz Korosu ile bir performans gerçekleştirmiştik. Seyirci gerçekten harika ve çok sıcakkanlı. Bazı sürprizler hazırladık, o yüzden söyleyebileceğimiz tek şey… Gösteriyi sakın kaçırmayın! Çok seveceksiniz!

KATJA ŠULC

Müziğinizde şiir ve müziğin farklı türlerini harmanlıyorsunuz. Bize şarkı yazma sürecinizden bahsedebilir misiniz? Çok dilli bir sanatçı olarak, dil şarkı yazma sürecinizde nasıl bir rol oynuyor?

Genellikle bir şiirle başlıyorum, beni bir şekilde kendine çağırıyor; o şiirin müzikle buluşabileceğini hissediyorum. Sonra şiirin ne istediğine bakıyorum. Hangi melodi, ritim, duygu, atmosfer ve hangi enstrümanlar, hangi yorumlama uygun olur diye düşünüyorum. Şiirin arka planını, şairin hikayesini, bazen de şiirin tarihi ve kültürel arka planını araştırıyorum.

Çok dillilik konusuna gelince, farklı dillerle oynamak ilginç, yeni boyutlar açıyor. Bu incelikli bir süreç, özellikle Romanca ya da İspanyolca dillerinin telaffuzlarına dalmak gerekiyor. Ayrıca bu süreç, içimden tamamen farklı bir kişiliği de ortaya çıkarıyor; Slovence ya da İspanyolca şarkı söylerken değiştiğimi hissediyorum. Dil, tıpkı içine girdiğiniz bir ev gibi geliyor bana.

Yakında Türkiye’de sahne alacaksınız. Müziğinizi buradaki dinleyicileriyle paylaşma konusunda sizi en çok heyecanlandıran şey nedir?

Müziğimi farklı bir kültürle paylaşmak, yeni dinleyicilerle tanışmak ve yeni yerler görmek her zaman heyecan verici. Müziğim Türkiye’de nasıl bir karşılık bulacak ve oradaki dinleyicilerin tepkisi ne yönde olacak, gerçekten meraktayım. Daha önce 2013 yılında İstanbul’daki Milk Gallery’de sahne almıştım. Şimdi bir festivaldeyim, bu tamamen farklı bir deneyim ve bunu dört gözle bekliyorum!

Çağdaş folk, geleneksel müzik ve elektronik gibi eklektik türleri harmanlıyorsunuz müziğinizde. Bu farklı sesleri bir araya getirirken nasıl bir uyum gözetiyorsunuz?

Temelde sadece sezgilerimi takip ediyorum, bazı şeyleri deniyorum ve sonuçtan memnun kalana kadar üzerinde çalışıyorum. Minimalist olma eğilimindeyim; her seferinde tek bir şey ekliyorum ve bunun nasıl geliştiğini, eksik bir şeyin olup olmadığını görmeye çalışarak ilerliyorum. Tıpkı bir ressamın süreci gibi, diye hayal ediyorum; üzerinde çalışıyorsunuz, ta ki onun tamamlandığını hissedene kadar.

Hikaye anlatıcılığı müziğinizin önemli bir parçası. Deneyimleriniz ve kültürel geçmişiniz müziğinizde anlattığınız hikayeleri nasıl şekillendiriyor?

Bence tüm kültürler hikâye anlatma geleneğini paylaşıyor, bazı kültürlerde bu daha güçlü bir konumda olabilir, mesela Yerli Amerikalı kültüründe olduğu gibi. Hikayeler hayatımızın önemli bir bileşeni, duyduklarımız ya da deneyimlediklerimiz bizi bir şekilde şekillendiriyor. Bunu paylaşmak önemli, hikayeler aracılığıyla bağ kuruyoruz, anlatıcılık bizi birleştiriyor. Beni etkileyen hikayeleri paylaşmaya çalışıyorum ve umarım bu hikayeler başka birine de dokunur.

SENZA

Müziğiniz birçok farklı kültürden etkileniyor. Uluslararası deneyimleriniz Senza’nın müziğini nasıl şekillendirdi?

Tüm bunların SENZA’nın sesini ve mesajını derinden şekillendirdiğini söyleyebilirim. Seyahat ederken ve farklı kültürlerle karşılaştıkça, bu etkiler doğal olarak müziğimize sızıyor ve umuyoruz ki, bu da müziğimizi farklı ritimler, melodiler ve bakış açılarıyla zenginleştiriyor. Ancak ilginç olan şu ki, müziğimiz bu karşılaşmalardan olumlu yönde etkilense de, hâlâ derin bir şekilde Portekiz kimliğimize bağlı kalıyoruz.

Bu çeşitli deneyimler, özgürlüğe ve adil bir dünya ihtiyacına olan inancımızı derinleştirdi. Şarkılarımız genellikle kültürel harmanlardan oluşuyor ve birlik temalarını yansıtıyor, ancak bir taraftan da dengeli bir perspektiften bunu yapmaya özen gösteriyoruz. Farklı bakış açılarını kucaklamanın ve anlamanın önemli olduğunu, ancak aynı zamanda çeşitli kültürlerin benzersiz kimliklerini korumanın da kritik olduğuna inanıyoruz. Bu dengeyi müziğimizde saygıyla ele almaya çalışıyoruz.

Amacımız, kültürel çeşitliliğin güzelliğini kutlarken, köklerimize de sadık kalmak. Hem küresel olarak karşılık bulan hem de yerel olarak özgün kalan bir müzik yaratmayı hedefliyoruz. Kültürel alışverişin zenginliği ile bireysel kimliklerin korunmasını aynı anda değerli bulan bir dünyaya katkıda bulunmak istiyoruz. Şarkılarımız aracılığıyla kültürümüzü paylaşarak, her performansta olumlu bir etki yaratmayı amaçlıyoruz.

Müziğiniz geleneksel Portekiz müziğini modern unsurlarla harmanlıyor. Geleneksele bağlı kalırken bir taraftan da yenilikçi olabilmenin formülünü nasıl yaratıyorsunuz?

Bu çok ilginç bir soru. İlham aldığımız müzikal köklere zarar vermemeye özen gösteriyoruz, ancak aynı zamanda sesleri ve estetik anlayışımızı cesur ve maceracı bir şekilde yeniden düşünmek için kendimize özgürlük tanıyoruz. Sanatsal ifademizde yaratıcılık ön planda olsa da Lusofon köklerimize saygı duymayı da asla bırakmıyoruz.

Dinleyicimize sadece ilgi çekici bir müzik deneyimi sunmakla kalmayıp, bizim müziğimizi etkileyen ve ona ilham olan çeşitli müzik formlarına yönelik merak ve ilgi yaratmak da istiyoruz.

Müzikal anlamda farklı geçmişlere sahipsiniz. Peki şarkı yazma sürecine nasıl yaklaşıyorsunuz? Yeni parçalar yaratırken belirli yöntemleriniz veya ritüelleriniz var mı?

Evet, var! Her zaman aynı olmuyor ama var. Seyahat ederken sıkça yeni müziklerin de peşine düşüyoruz. Sokakta, tuk-tuk üzerinde, uçakta veya trende, bir fikir bir anda geliveriyor ve biz de hemen telefonlarımızla kaydediyoruz. Bu fikirlerden bazıları zaman içinde hayatta kalıyor ve bu olduğunda, onları daha da geliştirmeye değer buluyoruz. Bazen bir mısra, bir ritim ya da küçük bir melodik parça oluyor bu ve gerekli ilhamı veriyor.

Küçük bir ev yapımı prodüksiyon stüdyomuz var. Ben (Catarina) sözleri yazıyorum ve genellikle şarkılara yön verecek fikirleri buluyorum. Bu fikirleri tam şarkılara dönüştüren düzenlemeler ve prodüksiyonlar genellikle Nuno’nun sorumluluğunda oluyor – ama bu keşiflere açık bir süreç. Bir fikri bir şarkıya dönüştürmek birkaç saat sürebileceği gibi, bazen birkaç ay da sürebiliyor.

Yakında Sound of Europe Festivali kapsamında Türkiye’de sahne alacaksınız. Buradaki dinleyiciyle bağ kurma konusunda ne hissediyorsunuz?

Sound of Europe Festivali’nde sahne alacağımız için gerçekten çok heyecanlıyız! Türkiye kültürel açıdan çok zengin bir ülke ve müziğimizin orada nasıl bir ilgi göreceği konusunda gerçekten meraklıyız. Türkiye’nin müzikal ve sanatsal tarihi her zaman ilgimizi çekiyor ve bunu birinci elden deneyimlemek için bir fırsat olacak bu festival de.

Portekizce dilini şarkılarımızda nasıl karşılayacaklarını görmek bizi meraklandırıyor. Dilin duygusunun, kelimeleri anlamasalar bile, dinleyicilerle nasıl bağ yarattığını görmek her zaman ilginç oluyor.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin